Bu isme dikkat demiştim!

Aylar önce şarkılarından bahsetmiş, albümünü merakla beklediğimi yazmıştım. Sonunda o gün geldi. Leon Bridges’ın ilk albümü “Coming Home” dinleyeni 60’lara ışınlıyor

Ben 1960’ları sırf “Mad Men”den dolayı havalı bulanlardan değilim. O yıllara dair tek kahramanım da Don Draper değil. Kendisine hayranım, bu ayrı. Ama şahane arabaları, kıyafetleri, dekorasyon, mimari, moda alanlarındaki muhteşem dönüşümü falan şimdilik bir kenara bırakıyorum. 60’lara asıl hayranlığımın nedeni müzik. O dönem müzikte gerçekleşen devrimin benzeri, bugüne dek yaşanmadı. Bugün ne dinliyorsanız o günlerde yapıldı, çalındı, söylendi. Gerçek bu, üzgünüm.
Hem bulaşıkçılık yaptı hem şarkı söyledi
Hep bir zaman makinesi olsa ve 60’larda Memphis, New Orleans veya New York’a ışınlansam ya da en azından herhangi bir Brit ortama düşsem diye hayal etmişimdir. Galler olur, Liverpool olur, Londra olur...
Leon Bridges 26 yaşında; Atlanta, Georgia çıkışlı genç bir şarkıcı. Ray Charles’ın şarkısındaki Georgia’dan genç yaşta yola çıkıp Teksas’a gelmiş. Fort Worth’ta bir yandan bulaşıkçılık yapıp diğer yandan sağda solda şarkı söylemeye girişmiş. Gitar öğrenmiş. O coğrafyada zaten gospel, soul ve yanında piyano ya da gitar standart donanım olarak geliyor doğuştan.
2014’te Columbia ile anlaşma imzaladıktan sonra Bridges ufak ufak single’lar vermeye başladı internete. Hepsi de viral oldu. Bunun birçok nedeni sayılabilir ama benim bir müzik yazarı olarak görüşüm bazı şarkıcıların belli dönemlerde anın modasının, trendinin tamamen dışında müziklerle gelip insanlara genlerinde olan ama unuttukları bir şeyleri hatırlatmasıdır.
Bu belki de firmaların, yapımcıların yönettiği ilahi ve ticari bir döngüdür. Bilemiyorum. Norah Jones da böyleydi. Yaptığı tek şey klasik şarkılar söylemekti. The Strokes club müziğinden beyni sulanmış bir nesle punk ile çıkagelmişti. Coldplay’in “Parachutes” ile ilk adını duyurduğu dönemi hatırlamaya çalışalım.
O şarkının yarattığı “bir dakika ya, şarkı diye bir şey vardı arkadaş” hissini... Sharon Jones and The Dap Kings’i düşünelim, Raphael Saadiq’i düşünelim, Lana Del Rey’i düşünelim. Farklı tarzlar olabilir ama hepsi klasikleşen sound’ların, müziklerin, tarzların trendlerden bağımsız olarak her zaman insan kulağında, zihninde ve kalbinde yeri olduğunu kanıtlamıştır.
Leon Bridges ilk albümü “Coming Home”da 1960’ların Amerikan diner’larına, dans partilerine ışınlıyor bizi. Radyolarda Sam Cooke, Little Richard, Chuck Berry, Elvis Presley, Ray Charles, Aretha Franklin çaldığı zamanlar.
Dinleyiciyi 10 tane şahane parça bekliyor
Bu albümün benim açımdan en güzel yanlarından biri de prodüktörleri. Klasik soul isimleri değil. Pek sevdiğim Teksaslı indie progresif rock ekibi White Denim’in üyeleri Austin Jenkins ve Joshua Block. Onların kendi mahallelerinin, kültürlerinin köklerine böyle bakmaları bana ayrıca heyecan verici geldi.
“Albümde bizi ne bekliyor?” sorusunu soruyorsanız hâlâ, onu da söyleyeyim. 10 şahane soul, gospel şarkısı. R&B’nin en klasik ve katıksız hali. Annenizden kalan ya da bir plakçının tozlu rafında karşınıza çıkan eski bir plakta keşfettiğiniz, bilinmeyen ama sizi ele geçiren bir şarkıyı dinlemek gibi. Baştan sona. Hem çok tanıdık hem yeni.
Alkolsüz festival izlenebilir mi?
BAŞLIKTAKİ soruyu geçenlerde New York Times sordu. Bir grup alkolü ve uyuşturucu maddeyi bırakmış insanın kurduğu Soberoo adlı oluşumdan bahsediliyor. Dindar ya da alkol karşıtı veya ahlakçı falan değiller. Sadece alkol ya da herhangi bir keyif verici madde kullanmadan hedonizmin ön planda olduğu bir müzik festivalinde birkaç gün geçirildiğinde insan nasıl hissediyor, bunu anlatıyorlar. Birisi şöyle demiş: “Ne izlediğimi, ne dinlediğimi hatırladım ilk defa.” Bir diğeri dinlediği gruplardan ilk kez farklı bir haz aldığını açıklamış.
Woodstock’tan bugüne çok şey değişti, “sağlıklı festival” mi var sırada bilemiyorum. Pek mümkün görmüyorum. Ama bir yandan bira ve tuvalet kuyruğunda geçirilmeyen bir festivalde acaba müziğe daha fazla zaman ayırılabilir mi hakikaten diye düşünmeden edemiyorum. Tartışılması gerekiyor.
CD
MASA ÜSTÜNDEN NOTLAR
DEJA VU - GIORGIO MORODER
Yetmişli yılların meşhur disko prodüktörü Giorgio Moroder’a bugünkü pek çok star DJ çok şey borçlu. En azından içinde bulundukları kulvarı ilk açanlardan biri o. Daft Punk’ın yeniden parlattığı Moroder’ın albümünde Kylie Minogue, Britney Spears, Kelis gibi starlar var. Ama yetmiyor. Moroder 2000’lerle yarışmak yerine en iyi bildiği şeyi yapmalıydı: Disko.
ALTERNATIVE LIGHT SOURCE - LEFTFIELD
Leftfield’in 1999’da yayımlanan son albümü “Rhythm and Stealth”ten bu yana müzikte çok şey değişti. Leftfield de değişti ve artık Neil Barnes’dan oluşan tek kişilik bir proje. Peki bu albümdeki 10 parçanın durumu ne? Dublaj Türkçesiyle, şarkılar çalışıyor mu? Evet, hem de fena halde. Hepsini bırakın, “Universal Everything”i özellikle dinleyin.