Protesto kursu!

25 Şubat 2020

Kültürel farklılıkların ortadan kalktığı ortak alanlar giderek yaygınlaştı son 10 yılda. Belli büyük şehirlerin belli mahalleleri, sokakları dönüşümler başkalaşımlar yaşayarak aynılaştı. Hangi şehre giderseniz gidin arka planlar ve içinde bulunduğunuz mekânlar birbirine benziyor. Kafeler, restoranlar, sanatsal mekânlar ve bunun gibi ortak alanlar benzeştikçe bu mekânların getirdiği kültürel kodlar da benzeşiyor. Mekânlarla birlikte insanlar da aynılaşıyor. Ya da biz öyle sanıyoruz. Bazı şeyler çok farklı. Geçenlerde Tate Modern’ın programına göz gezdiriyordum. Çocuklar için protesto kursu var. 5 yaş altı çocuklara “Protesto yapmayı keşfedin” diye kurs açılmış. Neler var programda diye göz gezdirdim: “Standart kalıplara itiraz etmeyi, gençliğin değiştirme gücünü kitap ve oyunlarla keşfedin” deniyor. “Protesto Nasıl Yapılır” konulu uygulamalı bir workshop’ta katılımcı çocuklar bir protestoyu baştan sona örgütlüyor ve hayata geçiriyorlar. Bizde bu kurs açılsa kim çocuğunu gönderir?

Ne güzeldir influencer’lık

13-38 yaş arası deneklere sorulmuş: Hayalinizdeki meslek ne? Yanıtlara göre artık insanlar bu soruya futbolcu olmak, pop yıldızı olmak şeklinde klasik yanıtlar vermiyor. Artık herkes influencer olma peşinde. Influencer’ların gelirlerine dair bir sürü spekülasyon dolaşıyor ama yakın tarihli araştırma bu konuda da bilgiler veriyor. Morning Consult tarafından yapılan araştırma ve yayınlanan rapora göre Tik Tok en fazla kazandıran platform. Instagram giderek “out” olurken story’ler de en etkili araç olmaktan çıkmış. Bugün Tik Tok’ta belli başlı bir influencer tek sponsorlu post için 120-190 bin dolar arasında ücret alıyormuş. Tik Tok’ın bu kadar gözde olması şaşırtıcı değil. Facebook’a artık bitti çünkü anne babamız, anneannemiz, bütün teyzeler ve akrabalar oradalar ve ne yazsanız okuyup altına yorum yazıyorlar. Twitter’a girdik yıllar önce biraz eğleniriz diye. Devletlerin resmi hesaplardan birbirine laf soktuğu bir yer haline geldi. Başkanlar atar yapıyor, siyasetçiler trollüyor; tat tuz kalmadı. Instagram’da her şeyin çok düzgün olması sinirlerimi bozuyor. Tik Tok’a gücüm yok, aşırı sıkıcı geliyor. Benim gibiler için en güzel ortam Whatsapp oldu galiba. Kamusal alandan özele yolculuk.

Fiberglas tanrı

Adam bahçesinde fiberglastan Trump yapmış, önüne çiçekler, tütsüler koymuş, eğilmiş dua ediyor. Hindistan ziyareti öncesi Trump’a iyi niyet duaları yolluyormuş.

Hindistan’dan ajanslara geçilen bir fotoğraf bu. Hindistan’a giden ve yaşadığı metafizik deneyimi anlata anlata bitiremeyen insanlar tanımışsınızdır ya da bu mevzulara dair bir yerlerde mutlaka karşınıza bir belgesel ya da makale çıkmıştır. Hayata başka türlü bakmak, kendini yeniden keşfetmek, kültürel olarak farklı bir boyuta geçmek, ruhsal arınma...

Bu tip arzuların adresi 1960’lardan bu yana Hindistan. Gitmedim, daha fazla yorum yapmam doğru değil. Ama bundan böyle metafizik, Hindistan, ruhsal arınma lafları duyarsam soracağım en az bir sorum var.

Yazının devamı...

Zorlu PSM Caz Festivali

23 Şubat 2020

Bir gün gene eskisi gibi zengin kadrolu festivallerimiz olacak mı? Bu sorunun yanıtını bazen cidden merak ediyorum. Dünyada festival coşkusu tam gaz devam ederken biz 2000’lerin başında gelişen bu önemli kültürü kaybetmek üzereyiz. Biz kamplı gecelemeli festivalleri memlekette yaşadık. H2000’i, Rock’n Coke’u, Parkorman’daki J&B Techno Festivalllerini, Radar Live’ları güzel anılarla hatırlıyoruz. Z kuşağının böyle bir şansı pek yok gibi. İnşallah “alpha”lar bu tip kültürel zenginlikleri yaşayabilirler. Kuşaklararası dileklerin ardından sadede geleyim.

Yaz festivallerine ait afişlere ve festival kadrolarına dair haberlere göz gezdirirken Zorlu PSM Caz Festivali 2020 kadrosu açıklandı. Heyecan verici isimler var. Zengin kadrolu, türler arası geçişlere izin veren programa sahip festivaller her zamankinden daha önemli bugün. Çünkü dinleyicinin kulağı artık eskisi gibi muhafazakar değil. Her türe ve müziğe açık. “Her Müziğin Caz Festivali” bu bakımdan isabetli bir slogan olmuş. İnsanların yeni müzikle tanışmaları için emin olun algoritmadan çok daha etkili bir yol bu tip festivaller.

Angel Olsen’dan Wishbone Ash’e açıkçası türler ve onyılları birbirine eklemleyen bir kadro olmuş. Bütün isimleri saymaya yerim yok ama şöyle ilk bakışta dikkatimi çekenleri saymak isterim.

Tove Lo şu an kariyerinin zirvesinde alt pop sevenler kaçırmaz. Temples yeni albüm turnesinde, İngiliz usulü psychedelic rock/pop seven buyursun. Alexandra Savior son dönem favorilerimden, yeni nesil Lana Del Rey havasında. “But You”yu dinleyin. Roy Ayers’ı izlemek her caz ve müziksever için görev olmalı. Suede’i eski bir dost olarak görüyorum. Yola yeni albümleriyle şahane bir şekilde devam ediyorlar. Rufus Wainwright’ın vokali, neşesi/hüznü yeter. Deneysel müziğini folktan senfonik standartlara geniş bir yelpzede icra eden çok yönlü Fransız sanatçı Woodkid’in performansı merak konusu. Elbette yeni albümün ardınan şu ara canlı performanslara ağırlık veren Metronomy, fusion/progressive sevenler için Jaga Jazzist, yaratıcı indie These New Puritans, çölden Touareg esintileri getirecek Tinariwen güçlü isimler.

Yazının devamı...

Yavaş yavaş acele etmek

22 Şubat 2020

Karbon ayak izine önem veren müzisyenler arasına Kevin Parker da katıldı. Parker bir “aziz” değil ama bu dünyadan da değil pekTame Impala’nın yeni albümü “The Slow Rush” 14 Şubat’ta yayınlanmıştı. Şu ara yayınlanan en dikkat çekici albümlerden biri. Kevin Parker geçen hafta bir dizi röportaj verdi. Bunlardan anladığımıza göre karbon ayak izi sıfır olan konserler planlanıyor. Coldplay de birkaç ay önce aynı yönde bir açıklama yapmıştı. Kevin Parker daha mütevazı. Parker, “Karbon ayak izimizi tam olarak sıfırlayamasak da azaltabiliriz. En azından konuya dikkati çekmiş oluruz” diye konuşuyor.

 




Albüm muhtemelen 2020 yıl sonu listelerinde en iyiler arasında yer alacak. Parker, artık tek başına bestelediği ve kaydettiği Tame Impala müziğinde farklı bir seviyeye geldi. Bunu da müziğinin ve şarkılarının son üç albümde giderek kişiselleşmesine bağlıyor. Kendim hakkında ne kadar açık konuşursam müzik de o kadar tatmin edici oluyor demiş. Parker kozmoloji okumuş. Psychedelic pop gibi kendine has bir türe odaklanan bir grup için hayli isabetli bir geri plan.
“Bundan ne öğrendiniz” diye sorunca, “uçsuz bucaksız uzayda her şey birbirinden ne kadar uzak ve ne kadar yalnız” diye cevap veriyor: “Müziğinizi buraya inşa ettiğinizde dünyevi meseleler çok geride kalıyor.” Parker bir “aziz” değil, ama bu dünyadan da değil pek. Başka bir dünyadan müzikleriyle bize sesleniyor gibi. Ya da şöyle ifade etmek doğru olabilir: Parker, yaşadığımız dünyada başka türlü bir varoluş olabileceğini kanıtlıyor.

Yazının devamı...

Beyoğlu’nu kurtarma planı

18 Şubat 2020

Adı bu değil. Beyoğlu Kültür Yolu Planı olarak açıklandı. İçeriğine baktığımızda yine bir sürü tadilattan söz ediliyor. Tadilat ve inşaat ile Beyoğlu’na ve genel anlamda kültüre herhangi bir katkıda bulunulması mümkün değil. Ben, yetkililer bunu son 10-15 yılda yaşanan tecrübelerle anladılar diye düşünüyordum ama sanırım yanılmışım. En azından yetkililer arasında sayıları az da olsa birileri bunca yıl sonra “O masaları sokaktan kaldırmayacaktık, Beyoğlu’na hiç ilişmeyecektik” diye düşünüyordur diye hayal ediyordum. Ama durum
öyle değil.

Bir defa planlama konusuna itirazım var. Ülkeler plan yapabilir. Ekonomi, sağlık, eğitim planlanmalı. Ama her şey planlanamaz. Kültürel hareketler planlayabildiklerimizden değil, planlayamadık-larımızdan ortaya çıkar. Zapturapt altına alamadıklarımız bize kültürel hareketler olarak geri döner. Bizi zenginleştirir ve dönüştürürler. Çünkü kültürel hareketler tepkiden doğar. Tepkinin nasıl olacağını kestirmek, nereden filiz vereceğini bilmek zor.

Dadaistleri kimse öngöremedi. Fotoğraf makinesi icat edildiğinde bunun resim sanatında yaratacağı değişiklik planlı değildi. Olamazdı da. Picasso’dan Breton’a  geniş yelpazede çok yönlü bir akım ve bu akımın yarattığı insanlar olmayacaktı belki. Kim tahmin edebilirdi bu isimlerin ekol olacağını, kendilerinden sonra         kuşaklar boyu etkilerinin devam edeceğini.

90’ların en bariz şekilde Nirvana ve grunge ile tarif edilen derin nihilizminin elbette siyasi nedenleri var. Reagan ve Thatcher’ın 80’lerin sonunda gerçekleştirdikleri sağ devrimlerinin etkilerini göz ardı edebilir miyiz? Grunge’ı kim planlayabilirdi?

90’lar Türkiye’sinin siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmeleri 2000’lerde rock müzikteki yükselişin temelindeydi. 2000’lerin ortalarından itibaren rock zirvedeyken rap gelişiyordu. Rap müziğin yükselişi ve 2010’ların sonunda yarattığı büyük patlama planlanabilir miydi? Son 20-30 yılın siyasi ve ekonomik kırılmalarının yaratacağı etkiler ve tepkilerin doğası hesap edilebilir miydi? Rock, rap ya da indie müzik nasıl yükseldi, belediyeler rap okulları mı açtı, ilkokulda indie müzik mi okutuldu? Ya da bakanlıklar dev rap merkezleri mi açtılar?

Beyoğlu’na da bakış bu şekilde olmalıdır. Beyoğlu’na ekonomik bir meta olarak değil, yaşayan bir kültürel hayvan gibi bakmanız lazım. Vahşi bir hayvan. Evcilleştirilmesi imkânsız bir hayvan. Onu planlamak, düzeltmek, desteklemek veya geliştirmek işe yaramaz. Bu şekilde tarif edilen hiçbir müdahale Beyoğlu’na yaramaz. Devlet eliyle, belediye eliyle olacak işler değil bunlar. Yapılması gereken plan yapmamaktır. Ellememek, ilişmemek, dokunmamaktır. Temel hizmetleri götürün, güvenliği, asayişi sağlayın, geri çekilin. Beyoğlu kendini toparlar. Şu anda toparlıyor da.

Buna ters herhangi bir turistik hamle Beyoğlu’nun yaralarını sarmasını zorlaştırır. Geciktirir. Galata Port deniyor. Galata Port Beyoğlu değildir. Galata Port’tan bir kültür doğmaz. Turistlerin gelip göreceği steril bir yer olur Galata Port o kadar. “Ne kadar Avrupai” denecek bir yer. Bugün dünyanın bütün büyük şehirlerinde bu tip çabalar duvara tosluyor. Atina’da, Roma’da, Lizbon’da, Detroit’te, Stockholm’de durum hep benzerdir. Beyoğlu’na dair plan yapmak buzul gölünün suyunu boşaltmaktır. Uzungöl’ün çevresine beton dökmektir. Tarihi yarımadaya gökdelen dikmektir. Beyoğlu, bakış açımızı değiştirirsek önemli bir değer olarak hayatını sürdürür ve hizmetlerine devam eder.

Yazının devamı...

Gelecek et yemeyenlerin (galiba)

16 Şubat 2020

Et yerine geçen ama et olmayan yiyeceklerle, eğer Londra’da yaşıyorsanız çok daha fazla karşılaşıyorsunuz. Yüzde yüz bitkilerden üretilmiş ürünler, yiyecekler. Bizde olsa gülüp geçilir, esprileri yapılır. Soyadan Adana falan sanırım et sever bir millet olarak bize hâlâ çok uzak. Ama dünya başka bir yöne doğru evriliyor.

Bugün herhangi bir restorana ya da kafeye gittiğinizde, yani teması veganlık ya da vejetaryenlik olmayan sıradan bir kafeden bahsediyorum, karşınıza mutlaka normal menü yanında bir de vegan ya da vejetaryen menü çıkıyor. Ayrı bir menü yoksa mutlaka menünün bir kısmı buna ayrılmış oluyor.

İş yerlerindeki yemekhanelerde her gün, et yemeyenler için çeşitli öğünler dışında et görünümlü ama et olmayan yiyecekler çıkıyor. Fast food restoranları da bu doğrultuda menüler çoktan hazırladılar. Yani et yememek “niş” bir şey değil. Hatta et yememek kitlesel olmaya doğru evriliyor ve ben bunu Londra’da çok net bir biçimde görebiliyorum.

Geçenlerde okuduğum bir haberde görünüm ve besleyicilik anlamında etin yerine ikame edecek yiyecekler geliştirme ve bunları büyük ölçeklerde üretme konusunun milyar dolarlık bir endüstriye ve büyük bir rekabete dönüştüğü anlatılıyordu. İngiltere’de bugün Burger King, KFC gibi zincir fast food restoranları kendi ürünlerini geliştiriyor. Süpermarketler kendi markalarıyla ürettikleri yüzde yüz bitki kökenli et ikamesi yiyecekleri giderek daha ön raflarda sergiliyorlar. KFC yüzde yüz vegan “chicken nuggets”ı menüsüne koymuş mesela. Fast food’çulara hiç gitmiyorum ama süpermarketlerde bu gelişimin tanığıyım. Gerçek sanıp bitki özlü malzemelerden ve soyadan üretilmiş sosisleri alıp eve geldiğim oldu. Bu sosisler biraz farklıymış diye düşünürken hadiseye uyandım. Görüntü aynı. Lezzet hiç fena değil. İşin aslı bu tip ürünler hem de sağlıklı oldukları sürece eti gerçekten de aratmazlar. Hamburger köfteler, vegan bolognese sosları da çok satılanlardan. Bunların lezzetli olduklarını söyleyebilirim. Ben mesela bean burger (fasulyeden hamburger) de çok sevdim.

İçinde havuç olan bir karma bitkisel karışımdan hazırlanan minik sosisleri de. Bunlar burada tanıştığım yiyecekler ve her yerdeler.

Bitkilerden yapılanlar dışında bir de kök hücreden et üretimi gibi benim hiç anlamadığım ama gelecekte sanırım yaygınlaşacak bir alan var. Yani et yiyeceğiz ama bunun için kimseyi öldürmeyeceğiz şeklinde özetlenebilecek bir genetik çalışma. Bu konu felsefi
olarak da tartışılabilir.

Uzun lafın kısası, et yemeyenlerin insanlık üzerinde kesin bir etik ve ekonomik zafer kazanması uzak bir ihtimal değil. Geleceği devamlı robot,  yapay zekâ, big data, sürücüsüz araba ekseninde düşünmemek lazım. Geleceğin sofrası bugünkünden çok farklı olacak.

Yazının devamı...

Murda’nın yeni albümü

15 Şubat 2020

Müzik evrenimizde birkaç ay önce yer etmeye başlayan Murda, kızı Doğa’nın adını verdiği yeni albümünde bizi on iki şarkıyla buluşturuyor

Adı “Doğa”. Murda’nın kızının adı Doğa. Albümün kapağındaki görselde ve muhtemelen gelecek olan videolarda da henüz bir bebek olan kızına yer veriyor Murda. Şarkılar her ne kadar sert sözlere sahip olsa da “Doğa” sevimli minik bir bebek ve çocuğu olan herkesi bir noktada kalbinden yakalayan bir hareket bu.

Murda (Önder Doğan) hayatımıza birkaç ay önce girdi. Yurt dışındaki rap sahnesini özellikle takip etmeyenlerin tanıdığı bir isim değildi. Ezhel ile birlikte bir dizi şarkı yapınca, bu onun için bir dönüm noktası oldu. Şarkılar hit olunca Murda Ezhel ile birlikte Volkswagen Arena’yı ağzına kadar doldurdu ve sanırım hayatı bu noktada aniden değişti. Hollandaca, Almanca, İngilizce rap yapan Murda Türkçe şarkılar yazmaya başladı ve bu onun için büyük bir sıçrama oldu. Murda’nın müziği Latin, trap, raggae unsurlarına sahip. Sözleri akıcı ve Türkçeyi gayet iyi kullanıyor. Sempatik ve neşeli birine benziyor ve bu özellikleri şarkılardan bize geçiyor. Murda Türkiye’de hızla artan popülerliğinin farkında ve bu dalga zirvedeyken boş durmak istemiyor. Albüm bu açıdan tam zamanında geldi. Bu bir anlamda Murda’nın bir dönem ünlenen gelip geçici şöhretlerden olmak istemediğinin de işareti.

Bugün YouTube Türkiye’de en popüler 10 sanatçıdan biri. Onun yerinde olmak için her şeyini verecek bir sürü sanatçı var ve bu başarı çok kısa sürede geldi. Sanırım albüm biraz olsun orada tutunmak için bir şans.

Albümdeki on iki şarkıdan “Eh Baba” ve “Nereye Kadar” daha önce single olarak yayınlandı. “Pırlanta” Ezhel ile birlikte yaptıkları yeni şarkının adı. O da popüler olacaktır. Albümde bir diğer popüler isim olan Zeynep Bastık ile yapılan “Güneş” adlı şarkı da bir diğer hit adayı. Murda, Almanya sahnesinden Eno, Summer Cem gibi başarılı rapçilerle ortak çalışmalar yapmış. Albüm yayınlamak demode sanıyordum. Demek o kadar da “pase” değilmiş. Buna da ayrıca sevindim.

Eno, Ferrari’sini sattı herhalde!

Yazının devamı...

Sevgililer Günü sosisi

11 Şubat 2020

Sevgililer Günü yaklaşıyor. Kalpli şeyler günü. Sevgililerin kalpli nesneler eşliğinde yemeğe çıkacağı gün. Birbirlerine şirin hediyeler alacakları gün. “Aşkım seni çok seviyorum” günü. “Anti” sevgililer günü insanlarının gerim gerim gerildiğini hissettirmeme günü. “Bu kadar saçma ve anlamsız bir gün nasıl olabiliyor da bu kadar ciddiye alınıyor” şeklindeki makul ve mantıklı soruyu bastırıp içine atma günü. Sabır ve psikolojik direnç haftası.

Yılın bu zamanları bana hafiften daral gelmeye başlıyor. Kafamda iki tip tartışmaya başlıyor. Sevgililer Günü’nün tüketim alışkanlıklarını tetiklemek üzere uydurulmuş bir gün olduğunu anlatmaya çalışsam, bir yanım şöyle diyor: Sanki biz bilmiyoruz. Esnaf da işte böyle günlerde iş yapacak üç kuruş kazanıp evine ekmek götürecek, ne olur yani. Biraz eğlen, çok gerginsin.

Buna karşılık diğer ses gürleşiyor: İyi de birader, Sevgililer Günü yüzünden bir sürü sevgili kavga edip duruyor. Hem senin Sevgililer Günü fiyatlarından haberin var mı? Durumu olan var, olmayan var.

Diğer ses stratejik ve zeki: Amma sıkıntı yaptın, bu kadar asabiyet romantizmi öldürür.

Sizin anlayacağınız, bir delinin kuyuya attığı taşı bir sürü akıllı uğraşsa da çıkaramıyor. Çünkü bu konu açıldı mı sevgililerin canı sıkılır, tadı kaçar. Haklı da olsan antipatik olursun. En iyisi, sürüye uy, çık yemeğine, al hediyeni kurtul.

Ben her zaman “anti sevgililer günü” insanı olduğumdan ve bu konuları hep aynı kısır döngüler içinde tartışmaktan sıkıldığımdan zamanla konuşmayı bıraktım. O andan itibaren de çok eğleniyorum. Geçen gün markette Sevgililer Günü’nde satın almak için şahane bir şey gördüm mesela. Sevgililer Günü sosisi. Marks & Spencer (İngiltere’nin yaygın gıda marketi) müşterilerden gelen talep üzerine bu yıl “Love Sausage” yani “aşk sosisi” adlı ürünü iki farklı boyda üretmiş ve raflara koymuş. Ben geçen yıl ilk gördüğümde inanamamıştım. Bu yıl da talep patlaması olduğuna inanamıyorum.

Aşk sosisi 458 gramlık kalp şeklinde okkalı bir sosis. Ortasına da iki yumurta kırılmış. Sembolizmler havada uçuşmakta. Fiyatı 6 pound. Eve gidip kutusunu yırtarak fırına koymak yeterli. 15 dakika sonra iki kişilik şahane bir Sevgililer Günü yemeğiniz oluyor. Sosis, yumurta, mum ışığı, aik sosisiyle acayip bir romantizm dalgası sizi ele geçirecek.

Yazının devamı...

Corona ırkçılığı

9 Şubat 2020

Londra’nın kalabalık meydanlarında, istasyonlarda, merkezi caddelerde ağzı kapatan maskelerle dolaşanlar çoğaldı. Ülkedeki üçüncü corona vakası da resmi makamlarca açıklandıktan sonra insanların günlük konuşmalarında artık daha fazla virüs var. Toplu taşımada hapşıran, aksırıp tıksıranlara endişeyle bakılıyor. Hele ki Asyalı görünümlü biriyseniz. Sanki bütün çekik gözlüler virüs taşıyor gibi tepkiler veriliyor. Doğu Türkistan’da yaşananlara tepki için İstanbul’da Çinli arayıp bulamayınca Kazak ve Moğol döven göstericilerden ne farkı var şu “Corona ırkçısı” İngilizlerin bana söyler misiniz?

Geçenlerde Çin asıllı İngiliz vatandaşı bir gazetecinin uzun uzun tane tane “Lütfen Çinlilere karşı ön yargılı olmayın” mesajı verdiği bir video dolaşımdaydı. Çinli ve çekik gözlü Uzakdoğululara potansiyel tehlike gözüyle bakılıyor. Londra’da henüz değil ama İngiltere’nin diğer bölgelerinde marketlere alınmayan Uzakdoğu-lulardan söz ediliyor haberlerde.

Irkçılığın her türlüsünü gördük yaşadık. İnsanlık tarihi spordan politikaya, iş dünyasından günlük yaşama pek çok alanda sistematik ırkçılık gördü. “Gripte ırkçılık” da 2020 yılının sözlüklere armağanı olsun. Ağzını kapatan vatandaşlar hep Çinliler, Uzakdoğulular. Hasta olmasalar da “Bakın tedbir aldık, lütfen bize karşı ön yargılı olmayın bütün Çinliler corona virüse yakalanmıyor” demek istiyorlar sanırım.

Her gün bir kez daha şunu anlıyor insan: Medeniyetin canı çok tatlı. En ufak bir tehditte anında çirkinleşiveriyor o güzel dünya.

Bana ‘font’unu söyle

Günümüzde her konuda ikiye ayrılmak moda gibi bir şey. Trend diyelim. İnsanlar herhangi bir mesele karşısında “evet” ya da “hayır” olarak ikiye bölünüyor. Hayatta sadece iki seçenek varmış gibi. Bu yaklaşım ülkelerin yönetiminden günlük hayata kadar bu şekilde kalıplaştı. Bir şey ya iyidir ya da kötü. Ya doğrudur ya da yanlış. Nüanslar ortadan kalktı, düşünce tarzları da iyice kabalaştı. Bakın geçenlerde insanların font’lar üzerinden de ikiye ayrıldığına dair bir yazı okudum. Font yani harf karakterlerinden “serifli” yani “tırnaklı” olanlar muhafazakâr, “serifsiz” yani “tırnaksız” olanlar modernmiş. Bu pek de yeni bir bilgi değil. Gazeteler, dergiler, reklam dünyası font’ların dilini gayet iyi bilir. Ama “What’s in a Font?: Ideological Perceptions of Typography” (Font nedir?: Tipografinin İdeolojik Algıları) başlıklı çalışmayla bu bilimsel olarak incelenmiş. Makale geçenlerde yayımlandı.

Yapılan araştırmaya göre mesela Times New Roman kullanıyorsanız, acayip muhafazakârsınız. Yeniliklere kapalısınız. Onun yerine Gil Sans ya da Arial kullanıyorsanız modernsiniz. Yeniliklere açıksınız. Bu haberi okuduğum CNN internet sitesi serifsiz karakter kullanıyor. Yani pek modernler. Buna karşılık Financial Times’ta serifli karakterler var. Daha muhafazakâr mı yapar bu onları? Ya da mesela serifsiz modern karakterler muhafazakâr bir yayını modern yapar mı? Siz bu yazıyı serifsiz karakterlerle görüyor olacaksınız. Ben “Georgia” kullanarak yazıyorum. Serfili karakterlere alışığım. Serifsiz karakterlerle basılan kitapları okumakta zorluk çekiyorum. Bu beni ne yapıyor? Muhafazakâr mı? Yahu font severken de mi politik olacağız? Bir fontlarda bölünmediğimiz kalmıştı.

Çevreyi kirleten plaklar

Yazının devamı...