Yemin töreni

23 Ocak 2021

ABD başkanlarının yemin töreninde sahneye çıkan sanatçılar nasıl bir dönemin başlayacağının işaretidirInauguration, yani bir tür taç giyme seremonisi olarak adlandırabileceğim ABD başkanının yemin töreni, her seçimin ardından haber kanallarında kendine geniş yer bulur. Bu yıl daha büyük bir ilgiyle izlendi. Nedeni de dünya halklarının çekirdeği alıp televizyon karşısına çökerek, “Bakalım Trump nasıl bir iblislik yapacak, yok yok seçimle katiyen gitmez bu” diye merakla bekleyeceklerinin gayet iyi biliniyor olması. Dünya, “Güle güle Trump” diyor ama eminim sosyal medyacılar, sansasyonları sevenler, skandallara bayılanlar öksüz ve yetim. İçin için üzülüyorlar. Bu kadar malzemeyi 20 başkan toplamda vermemiştir.



Benim ilgimi çeken şey müzik. Bu törenlerde muhakkak sanatçılar şarkılar söyler, şiirler okunur. En önemlisi de ulusal marşı bir meşhur isim a capella seslendirir.

2013’te Obama’nın ikinci yemin töreninde Beyoncé seslendirmişti. Trump’ınkini tanınmayan bir isim Jackie Evancho okumuştu. Biden’da ise önceki gün Lady Gaga bu görevi üstlenmişti. Elbette pek çok sanatçı da konser veriyor bu törenlerde. Bruce Springsteen’den Aretha Franklin’e çok uzun bir liste var. Biden’ın seremonisinde önceki gün gene bir Demokrat klasiği olarak Springsteen sahnedeydi. Foo Fighters, Demi Lavato, Katy Perry, Bon Jovi, country yıldızı Garth Brooks (Carter’dan bu yana Reagan hariç bütün törenlerde sahneye çıkmış Brooks), Jennifer Lopez (İspanyolca) notlarımdaki isimler.

Nasıl bir dönem başlıyor?

Yazının devamı...

Kahve temel ihtiyaç mı?

19 Ocak 2021

İngiltere’de şu anda sadece temel ihtiyaçları sağlayan dükkânlar açık. Bunların başında gıda satan yerler geliyor. Çünkü gıda temel ihtiyaç. Ama kahve öyle mi?

Tartışma evde kahve içip içmemekle ilgili değil. Kafelere gidip kahve almakla ilgili. Şu an hastalığın en fazla bulaştığı yerler arasında kahve kuyrukları da var. Kafeler gıda sattıklarından temel ihtiyaç listesinde yer alıyorlar ve açıklar. Müşteri alamıyorlar ama kapıdan paket yiyecek içecek satabiliyorlar. İnsanlar için de sosyalleşebilecekleri ve bir ekrana bakmadan birbirleriyle iki çift laf edebilecekleri yegâne yerler işte kafelerin önündeki kuyruklar. 

Anne baba evden çalışıyor; okullar kapalı olduğundan çocuklar ekstra ilgi istiyor. Eskiden çocuklar okulda, anne baba iş yerinde yemek yerken şimdi evde üç öğün yemek pişmek durumunda. Çamaşırlar dağ olmuş, bulaşıklar almış başını gitmiş, ne yapsın insanlar çıldırmamak için? Kahve almaya gidiyorlar. Çünkü yapabildikleri tek şey bu. 

İlk dalga sırasında insanlar can derdine düştüklerinden, kimsenin kahve falan düşünecek hali yoktu. O ara en önemli şey eve makarna depolamaktı. O günleri atlattık. Tuvalet kâğıdı için kavgalar ettik, videolar paylaştık, espriler yaptık, o da geçti. Topyekûn evde ekmek yapıp Instagram’da paylaştık. Kıtlıkta o kadar çok ekmek yapıldı ki makarnanın, pilavın yanında yedik, onar kilo aldık, gene bitiremedik.

Sonra İtalya’nı, İngiliz’i, Fransız’ı, İspanyol’u balkonlarda şarkı söyledik. Aryalarla birbirimize moraller verdik. Çatılarda spor yaptık. Hepsi ama hepsi bitti ama salgın bitmedi. Korona, çat kapı gelen ve gereğinden fazla kalan misafir gibi. Ev sahibi esnemeye başladı, gözler yatak odasının kapısında ama misafir kalkmak bilmiyor. 

Şu an balkonda şarkı söyleyen birinin videosunun paylaşılma şansı sıfıra yakın. Evde spor baydı. Ekşi maya ekmeğini görmeye sanırım tahammülümüz yok. 

İnsanlar şu ara çocuklarını zapt edemeyen anne babaların çıldırma videolarını paylaşıyor. Hatta BBC’deki haber programlarından birinde bir annenin bir gününe tanık oluyorduk. Şahane bir yapımdı. Tüm gerçekliğiyle bu hayat nasıl sürdürülemez, onu görüyorduk.

İngiltere’de ölüm rakamları tavan yapmış durumda. Televizyonlarda açıklanan grafiklere göre İngiltere’deki günlük ölüm sayıları İkinci Dünya Savaşı’ndaki günlük ölüm sayılarını sollamış. Ama sokaklar bunu yaşayan bir ülkenin sokakları değil pek. Bir tür salmışlık var. Nedeni işte bu sürdürülemezlik. İngiltere’de şu günlerde tartışılan kahve temel ihtiyaç mı meselesine bu açıdan bakıyorum. 

Yazının devamı...

Whatsapp mı, yoksa ne?

12 Ocak 2021

İnsanların kendilerini sergileme ve aynı anda da özel hayatlarını koruma maceralarını giderek artan bir keyifle izliyorum. 

Balkonda çekirdek çitleyip kıs kıs gülerek gelen geçene bakan amca gibiyim. Çünkü bunu yapabiliyorum. İnternet bana bu imkânı sağlıyor. 

Dünyanın neresinde olursak olalım, online deneyim dediğimiz şey artık çekirdek çitleyip balkondan bakmak değil mi zaten? 

Biraz Amerika’daki boynuzlu şaman ve arkadaşları Tommiks, Teksas, Konyakçı Köfteci ve Kaptan Swing nasıl Capitol’ü bastı, ona bakıyorum. “Bak bak, şuna bak” diye, yanımdan geçen ilk insana ekranı gösterdikten sonra ve sosyal medyadaki hesaplarımda paylaştıktan sonra biraz da Boğaziçi’ne atanan yeni rektörle ilgili Metallica esprilerini takip ediyorum. Espri çok önemli. İnternette espri yoksa bir şeyi anlamamız mümkün değil. Espri yap ki paylaşsınlar kanka. 

Onun da formatları var. Bir tanesini seçip gündemdeki olayı ona uyarlamak lazım. Yapmak çok zor değil, herkes yapıyor, anlattırmayın şimdi. Sorun kendinize “Bugün internette kaç espri yaptım?” 

Öte yandan, şu günlerde bir sürü insan ne kadar iyi Metallica dinlediğini ve bildiğini anlatma derdinde. Metallica çalarak protesto falan ediliyor tepeden atanan rektör ve bu çok büyük bir zekâ ürünü olarak paylaşılıyor. İşte bu yeni kuşağın zekâsı var ya...

Konu elbette sulanmış oluyor ve bütün gösteriler, gösterilerin arkasındaki itirazın meşruluğu, haklılığı güme gitmiş oluyor. Çünkü hepimiz hangi şarkısını seversen asıl ve harbi Metallica’cı olursun hangi şarkıyı seversen zaten işi bilmiyorsun onu tartışıyoruz. Neyi tartışacaktık, konu neydi? Aman ne önemi var. Aaa, şu videoyu gördün mü? Hop konu değişir.

Twitter’da çekirdek çitlemek kadar Instagram’da çitlemenin da zevki ayrı. Hem görüntüler daha kaliteli hem de çok nezih bir ortam var. Twitter’ın espritüelliğinden ve avamlığından bıkınca Instagram’a bakıyorum. Burada da insanlar yediklerini içtiklerini, evlerinin her köşesini bucağını, her eşyalarını tek tek paylaşıyorlar. 

Yazının devamı...

Evden çalışma vergisi

10 Ocak 2021

Uzaktan çalışma ya da evden çalışma bugün çalışma hayatını değiştiren en önemli yenilik. Evet, eskiden de vardı ama pandemiyle birlikte norm haline geldi son bir yılda. İnsanlar ev ve özel hayatlarını bir arada kendilerine has gündelik ajandalar ve takvimlerle idare edebilmeyi öğrenmeye çalışıyor. Benim kendi öğrenme sürecim hiç iyi gitmese de ve ofisi özlesem de şu ara sağda solda çıkan haberlere ve fikir yazılarına bakınca ofise dönüşün eskisi gibi olmayacağı hatta belki de hiç olmayacağı anlaşılıyor.

Evden çalışma sınırları ortadan kaldırdı. Ülkeler, milliyetler, etnik kökenler bu yeni çalışma dünyasında gerçekten artık anlamsızlaşıyor. Hangi ülkede olduğunuzun bir önemi olmadığında yani her türlü evde oturduğunuzda hayata bakışınız da değişiyor. Tek sorun, belki saat farkından dolayı çalışma saatlerinin 24 saate yayılmış olması ama bazı mesleklerde mesela basında çalışıyorsanız zaten düzeniniz bu şekilde her zaman.

Peki ama devletler ve bürokratik yapıları bu yeni değişimi göğüsleyebilecek mi? Örneğin, ofisten eve geçenlere maaşlarından kesilmek üzere ekstra vergi getirilmesini öneren bir Deutsche Bank raporu var. Öyle ya, toplu taşıma kullanmıyorsunuz artık evde olduğunuzdan. Maaşınızdan bu düşülmeli diye hesaplar yapıyorlar. Üstelik toplu taşıma var ve altyapısı için bir sürü para harcanıyor. Sizin de toplu taşımaya (vergileriniz dışında) her gün kullanarak katkı sağlamanız üzerine kurulu dünya. Kimse trene, otobüse metroya binmezse bunların parasını kim ödeyecek?

Uzmanlara göre gene biz ödeyeceğiz. Çünkü evde oturarak devleti zarara uğrattığımızdan bu farkı vergi olarak ödememiz lazım.

Öte yandan, pek çok ülkede maaşlarımız yol ve yemek de hesaplanarak hazırlanmıştı. Şimdi şirketler yol kalemini maaşlardan düşmenin peşinde. Ne de olsa işe gidip gelmiyorsunuz. Şirketlere ne bundan. Şirket arabaları, yol için alınan maaşa ek ulaşım paketleri de sallantıda. Öte yandan, iş yerinde yemek de yemediğimizden artık bu paketin de kesilmesi gündemdeymiş. Evden çalışın, ne güzel demiyor kimse. Madem evdesiniz, o zaman para verin deniyor.

Yemeğini iş yerinde maaş paketi içindeki ödenekten harcayarak halleden ya da iş yerindeki tabldot yemeği yiyen bir çalışan artık evde üç öğün yemek pişirmek zorunda. Bu da maliyet demek. Bunu şirketler karşılayacak mı? Okuduğum haberlerde yazılarda böyle bir cengâverlik yok henüz. 

Evden çalışmak harika, şahane muhteşem diyenler ezici çoğunluktalar ve korkarım (ya da korkmam) ofise dönelim demek eski kafalılık falan olacak bir süre sonra.

Dünya cidden değişiyor ama nereye doğru değişiyor, bizi neler bekliyor, bu konular hiç net değil ve acı tatlı sürprizlerle dolu. 

Yazının devamı...

5 maddede 2021 trendleri

9 Ocak 2021

Türler arasında çizgiler giderek azalıyor, stream altın çağını yaşıyor, trap, reggaeton, K-Pop yükselişini sürdürecek, canlı müzik görkemiyle dönecek, sosyal medya önemini koruyacak1 - Türler arasındaki çizgiler yok olmaya devam edecekTürler arasındaki çizgilerin giderek flulaştığı bir dönemdeyiz. Bugün bir müzisyen için rockçı, rapçi, şucu bucu demek giderek imkânsızlaşıyor. Popüler müziği tarif etmeye yetecek kavramlar değil artık bunlar. Türlerin birbirine karışması öncelikle dinleyicinin buna izin vermesiyle mümkün oldu. Dinleyicinin buna izin vermesi de stream servislerinin sonsuz imkânları dinleyicinin önüne sermesiyle gerçekleşti. Stream öncesi dağıtım kanallarında kendilerine yer bulamayan birçok yerel sanatçı ve yerel tür bu sayede yaygınlaştı. Dinleyici yeni şeyleri keşfetmeye devam ettikçe pop müziğin çehresi de değişti. Bugün her tür sanatçının ünlü olma ve sesini dünyaya duyurma şansı var. Eskisi gibi köşeli bir dünya yok.

2 - Stream ve plaklarPandemi müziği değiştirdi. Konserler ve festivaller artık yapılamayınca son 20 yılda büyük bir aşama kaydeden canlı müzik endüstrisi durdu. Stream ise altın çağını yaşadı. Bütün dünyada stream rakamları inanılmaz bir ivmeyle büyüdü. İnsanlar evde oturunca elbette bu çok normal bir sonuç. 2021’de bu büyüme devam edecek. Stream hiç olmadığı kadar yaygınlaşacak. Ancak müzik dinleme biçimimiz sadece stream etmekten ibaret olmayacak. İlginç bir biçimde plak satışları da büyümeye devam ediyor. İngiltere ve ABD gibi büyük pazarlarda pandemi süresince plak satışlarında büyüme gerçekleşti. İnsanlar mümkün olduğunda mutlaka plakçılara gidip albüm satın alıyor. Ancak bugün plak satışlarının büyük bölümü online satışlardan oluşuyor. Stream ve plak, çağımızın müzik dinleme biçimleri olarak öne çıkmaya devam edecek 2021’de de.




Yazının devamı...

Londra’dan Türk mutfağı gözlemleri

5 Ocak 2021

Türk mutfağı dünyadaki saygın mutfaklardan biri mi, yoksa bu pek çok alanda olduğu gibi Türk’ün Türk’e propagandası mı? Bir yerlerde tartışılıyordu geçenlerde. Klasik Türk tipi tartışma olarak geliştiğinden herkes sübjektif argümanlara dayanarak karşısındakini azarlıyordu. 

Yanıtı bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Londra’da kebaba, mezeye ilgi büyük ve pek çok iyi lokanta, kebapçı ve restoran olduğu halde yine de bu alanda boşluk var gibi duruyor. Elbette insanımız boşluk sevmez, anında doldurur. Nitekim mesela bizim yaşadığımız Londra’nın hemen kuzeyindeki İngiliz orta direk kasabasında son bir yılda krize, pandemiye rağmen iki tane yeni Türk mekânı açıldı. Böylece Türk mekânları, mesela dünyada en yaygın olan İtalyan mutfağı mekânlarıyla kafa kafaya geldi neredeyse.

Dünyanın hangi büyük şehrine gitseniz mutlaka bir İtalyan restoranı, pizzacısı, Osteria’sı, yanında bir Uzakdoğu restoranı, suşici, Hint lokantası sıraya dizilmiştir. Bunlara kebapçı/ocakbaşı da ufaktan ekleniyor. (Son bir yıldır bir yere gitmediğimden sıcak gelişmeleri takip edemedim, o ayrı.)

Özetle, bizim mahallede iki tane ocakbaşı, bir tane mezeci, iki adet Türk mutfağı füzyon denemeleri yapan modern restoran, bir tane kebap restoranı, iki tane fast food kebapçı/dönerci vardı. Şimdi bir tane yeni kebapçı ve bir tane de fast food kebap/dönerci açıldı. 

Londra’dakileri saysam  bitiremem. Neredeyse her Higs Street’te en az iki üç tane var.

Bu sayıca artışa ve çeşitliliğe rağmen çoğu yiyecekte bir standart olmaması büyük sorun. Çoğu restoranda dükkânda satılan ürünler bayağı lezzetsiz ve kötü. Çok çok iyi olanlar da mevcut ama topyekûn bir kaliteden, standarttan söz etmek zor. Diğer yaygın dünya mutfakları belli star ürünler yaratmış çoktan ve bunları herkes tanıyor ama bizim starlar daha çok “bilen biliyor” safhasında. Bu anlamda mesela Yunan mutfağı katbekat ileride.

Türk mutfağının reklamı, tanıtımı çok eksik ama bu aslında bir avantaj da. Çünkü bilmeyeni çok ve yeni şeyler keşfetmek her zaman cazip. Tanıştığım pek çok İngiliz dostum iki laf ettikten sonra biz Türklerin hangi restoranlara gittiğini merak ediyor. Yediklerinin gerçekten iyi olup olmadığını test etmek istiyorlar. Bir defasında Kuzey Londra’ya kebapçı turuna dahi gittik pandemisiz günlerde o derece. 

Yeniye olan merak ve ilgiden faydalanmalı bence Türk mekânları ve bu şansı iyi kullanmalılar. 

Yazının devamı...

2020’nin ardından

3 Ocak 2021

İnsanlığa musallat olan koronavirüs kadar tehlikeli başka bir hastalıktan bahsetmek istiyorum. Doğru yerde olma saplantısı. Her tartışmada, her gelişmede, her yeni haberde, her yerde ve her alanda doğru yerde olma saplantısı milenyumun hastalığı.

Önceden “siyaseten doğruculuk” vardı ama bu artık günümüzdeki saplantılı durumu sanırım açıklayamıyor. Siyaseten doğruculuk belli konulardaki pozisyonunuzla ilgili olabilir. Ama her zaman doğru yerde doğru tarafta durma saplantısı daha ileri bir aşama. Bir defa doğru tarafı seçme saplantısı sizi illa bir taraf tutmaya mecbur ediyor. Menemen soğanlı mı olur, soğansız mı konusunda bile ikiye bölünmenin nedeni o. İlla bir tarafta olacaksın ve illa haklı olacaksın. Emin misin?

Siyasi gündemden şehir planlama cinayetlerine, HES’lerden nükleer santral tartışmasına, dolar politikasından doğa katliamlarına... Her zaman yer yerde iki taraflı tartışmalar ve illa doğru tarafı seçme saplantısı. Bunun bizi getirdiği yer, taraf seçme faşizminden başka bir de iki sözde karşıt görüşün birbirini meşru kılması. Ne kadar saçma, gerçek dışı, akıl almaz ya da geri zekâlıca olursa olsun iki görüş, karşılıklı cepheleşilecek iki alan birbirinin sağlaması. Hangi saçma lafı ederseniz edin, insanların yarısı bir tarafı, yarısı diğer tarafı seçiyor. Her seçim yapan doğru tarafta olma saplantısı içinde ve tamamen doğru tarafta olduğuna emin olduğundan herkes haklı. Herkes doğru. Her iki taraf da eşit saygınlıkta. İşte abuk sabuk fikirler, yalanlar ve cehalet hayatımızda başköşeye böyle geçiyor. Brexit de böyle, Trump’ın seçilmesi de böyle, bizim memleketteki tartışmalar da böyle. Arada hiçbir fark yok.

Önce bir haber gündeme oturuyor, üzerine sosyal medyada herkes görüş belirtmeye başlıyor. Sanki herkesin görüşü önemliymiş gibi ve herkes herkesin görüşünü merak ediyormuş gibi büyük bir yalan bulutu içinde ortalık görüş doluyor. 

Hepimiz biliyoruz ki sosyal medyada kimse kimsenin görüşünü okumuyor ve önemsemiyor. Sosyal medya sadece değerli görüşlerimizi insanlıkla paylaşmak için var. Ortalık “İşte bir yıl önceki tweet’im, ben demiştim” diyen insanla dolu. “Ne demiştin, hangi bağlamda ayrıca bu ne anlama geliyor, neyi kanıtlıyor? Bu bizim için neden önemli olmalı?” Baştan sona bir kişisel böbürlenme ve mastürbasyon ortamı devam edip gidiyor. 

Sonra her tür görüşün altına tam tersini iddia eden görüşler yerleşiyor. Böylece her çok mühim görüşün bir de karşıt çok mühim versiyonu ortaya çıkıyor. Daha sonra sosyal medya fenomenleri ve “opinion maker”lar topa giriyor. Ortalıktaki saçma sapan laflar ve görüşler derlenip toplanıp basitçe oylanmaya açık iki bomboş görüş olarak halka sunuluyor. Orijinal tartışmanın ya da haberin bağlamından tamamen kopmuş olarak kendinizi tekme tokat bir şeyi savunurken buluyorsunuz. “Ben neyi savunuyordum, asıl konu neydi?” Bunların artık hiçbir önemi kalmamıştır. 

Dünyada bütün seçimler ve referandumlar artık bu şekilde formüle ediliyor. Bugünün dünyasında seçim ve demokrasi buna indirgenmiş durumda. 

Her çok yönlü, derin, kapsamlı içerik ve bağlamı neticede bu basit formül ve karşıtlıklar demagojisi içinde tarif edildiğinden, hiçbir şey artık kendisi değil. Her kavram, dilde kendisine karşılık gelen sözcükten farklı. İşte kavramların içi boşaldı, klişesi de bunu anlatmak için var. Klişeler iyidir çünkü klişedirler ama doğrudurlar. 

Yazının devamı...