Olafur Arnalds ve Janus Rasmussen’in elektronik müzik projesi Kiasmos bu hafta yeni bir kayıtla çıkageldi.
İzlanda’nın buzlu düzlüklerinden ve Faroe Adaları’nın esintili yamaçlarından dünyaya sesini duyurabilmiş Kiasmos, Olafur Arnalds ve Janus Rasmussen’in elektronik müzik projesinin adı. Arnalds’ı modern klasik müzik dinleyenler yakından tanıyor. Kendisi Rasmussen’in Bloodgroup adlı müzik projesinin ses teknisyeniydi. Birlikte çalışan ikili 2009’dan bu yana aralıklı olarak da olsa Kiasmos adı altında çalışmalarını sürdürüyor.
Ambient / electronica sevenler ya da hiç olmazsa telefonunu eline alıp kullandığı stream platformunda karşısına çıkan ilk ambient temalı listeyi dinlemiş olanlar muhakkak en az bir kez Kiasmos’u da dinlemiştir diye düşünüyorum.
İkili 2024’te “II” adlı albümü yayınlamıştı. Hararetle öneriyorum öncelikle, eğer dinlemediyseniz. Şimdi de “II Reworked” geldi. Reworked konsepti, elektronik müzikte sıkça karşımıza çıkar. Albümdeki
Londra’da sıcak dalgası etkisini sürdürüyor. Normalde her yıl bir hafta sürer geçer giderdi. O bir hafta boyunca da fütüristik felaket senaryoları dinlerdik haberlerde. Şöyle olacak, böyle olacak… Yıllar içinde sinyaller de gelmişti. Mesela 2019’daki ilk ciddi sıcak dalgasında insanlara evden çıkmayın çağrısı yapılmış (evlerde klima yok bu arada), kırımızı alarm verilmişti. Tren seferleri, rayların aşırı ısınıp genleşmesi nedeniyle aksamış, King’s Cross’ta, Thameslink terminalinin bulunduğu alanda büyük kalabalıklar gözleri tabelada bekleşip durmuştuk. Tren seferlerinin yerini otobüs seferleri aldığından ben de o zaman oturduğumuz Londra’ya 20 dakika mesafedeki evime iki buçuk saatte yarı tren yarı otobüsle kasabaların arasından dolaşarak gitmiştim.
2022’deki sıcak dalgası daha sert gelmiş, biraz daha uzun sürmüştü. Bir hafta kadar Londra’da 40 dereceleri gördüğümüz ilk sıcak dalgasıydı bu. Çayırlar tutuşmuş, Londra’nın güneyinde bir ev yanmış, sokaklarda çöpler
Artık bunu yapmıyoruz, biliyorum, tatil çantamıza albüm atmıyoruz. Telefonumuz var ve müziğimizi stream ediyoruz. Ama gene de eski günlerdeki gibi bir tatil hayal etmek ve unutulan bir alışkanlığı yazılarda da olsa geri getirmek güzel.
O eski tatil alışkanlığının adı seçmek. Tatile çıkarken seçeriz. Hangi ayakkabı, hangi şort, hangi mayo, hangi gömlek, hangi tişört? Bunun gibi eskiden müzikleri de seçerdik biz. Albümleri istifler, karışık kasetler doldurur, walkman’imizi hazırlar, düğmeye basar ve klik sesiyle tatili başlatırdık.
Sonraları arabaların CD player’ları tatil müziğimizin merkezi oldu. Bu defa CD’leri yanımıza almaya başladık. O yıllarda arabaların bagajlarına konulan tepsi gibi çoklu CD değiştiricileri gülümseyerek hatırlıyorum. Kısa ömürlü teknolojik yenilikler başlıklı bir yazıda bu konular ele alınabilir belki.
Bu dönemin ardından mp3’çülük geldi. Bu sayede ilk kez her şeyi yanımıza almaya başladık. Bilgisayarda yüzlerce şarkılık CD’ler basıp yanımıza alırdık. Ama bunların da elle
İrlandalı şarkıcı, besteci ve oyuncu Glen Hansard önceki gün 56 yaşında bir trafik kazasına hayatını kaybetti. Hansard, “Once” adlı filmde kendi gibi müzisyen ve oyuncu Marketa Irglova ile birlikte başrollerde yer almış ve filmin müziklerine imza atmıştı. “Falling Slowly” adlı şarkı 2007’de en iyi orijinal beste dalında Oscar ödülü de aldıktan sonra o yıl listelere girerek büyük bir başarı yakalamıştı.
Hansard ve Irglova, hayatta kalma mücadelesi veren iki sokak müzisyenini canlandırıyordu bu filmde. Gerçek hayatta da filmdeki gibi sevgili oldular. The Swell Season adı altında bir süre müzik yaptılar. Sonra kendi yollarına gittiler. Hansard, solo kariyeri dışında The Frames adlı grubuyla da müzik yaptı. Müzisyenliğini aktivizmle birleştiren isimlerdendi. Ülkesinde evsizlerin barınma haklarını savundu, bu alanda çalışan Dublin Simon Community adlı yardım kuruluşunu destekledi. Aralarında Bono, Sinead O’Connor, Damien Rice, Shane McGowan gibi İrlanda’nın çıkardığı en büyük müzisyenlerin de olduğu yardım konserleri organize etti.
&
The Strokes, 2020’deki “The New Abnormal”da prodüktör Rick Rubin ile başladığı işi, yeni albüm “Reality Awaits”te tamamlamaya girişiyor: Yeni gerçekliğin tarifi
The Strokes’un son iki albümü acaba indie rock âleminde en fazla göz ardı edilmiş albümler listesine girebilir mi? 2001’de “Is This It” ile müzik âlemine çok yukarılardan bir giriş yapan The Strokes izleyen yıllarda yarım düzine kadar albüm yaptı ama ilk üç albümle elde ettiği rüzgârı sanki sonraları pek yakalayamadı. Kısa sürede kült grup statüsüne yükseldiler, hızlı turnelerle büyük bir hayran kitlesi edindiler, indie rock âleminin hit şarkıları kategorisinde büyük bir yer edindiler kendilerine, ancak The Strokes bundan ibaret değil. Yıllar içinde değiştiler, yaşlandılar, hayatı yaşadılar ve müzikleri değişime uğradı.
“Comedown Machine” (2013) ve “The New Abnormal” (2020) albümleri, yani grubun beş ve altıncı albümleri, değişimin iyice kendini belli ettiği
İki hafta kadar önce Oxford Street’teki bir mağazanın önünde sıra dışı bir kuyruk dikkatimi çekti. Bu civarda kuyruklar olsa olsa biraz ileride, Mayfair’deki New Bond Street civarındaki lüks butiklerin kapısında olur. Zengin Ortadoğulular ve Asyalılar bir çanta ya da ayakkabı almak için burada içecek almayı bekleyen susamış festivalciler gibi kuyruk olurlar. Kapıdaki güvenlikler de bu zengin kitleyi tek tek ince eleyip sık dokuyarak içeri alırlar.
Oysa bu kuyrukta bekleyenler daha genç ve belli ki başka bir şeyin peşindeler. Uzayıp giden ve yan sokağa dönen kalabalığın neyin peşinde olduğunu anlamak için kafamı kaldırıp mağazaya bakmam yetti. Şehirdeki BTS konserleri vesilesiyle almış bir pop up mağazaydı bu. Bu tip bir kalabalığı Oasis’in yeniden bir araya geldiği turneden önce de görmüştüm. Aynı şekilde Oxford Street’te yani alışverişin kalbinde açılmış bir dev Oasis AVM’siydi bu. şimdi de aynısı BTS için hayata geçirilmiş. Yeni albüm “Arirang” vesilesiyle çıkılan bir turne bu ve grup üyelerinin askerlik
Suki Waterhouse’un yeni albümü “Loveland”de tanıdık bir şeyler var. 34 yaşındaki model müzik kariyerinde yeni bir dönemeçte
Model, oyuncu ve şarkıcı, eskiden beri ünlüler âleminde gezinmiş IT girl Suki Waterhouse’un albümü “Loveland” bir süredir karşıma çıkıyor. Bunu fırsat bilip eski albümlerini de dinledim. Suki Waterhouse’un müziğinde insanı hemen ele geçiren bir şey var. İnsanları hemen ele geçiren ya da bu hissi veren albümler genellikle insanların anılarına hitap eder. Hafızayı dürter. Daha önce bildikleri bir şeyleri hatırlatır. Aşina olduklarını, yoğun ya da heyecanlı ya da keyifli ya da dramatik anları su yüzüne çıkarır. Siz bu neydi, nasıldı diye düşünürken işte bir anda kendinizi bir şarkının çekim alanında ya da bir albümün dümen suyunda bulursunuz.
Waterhouse’un müziği, kendisinden önce gelen, ‘90’lara hatta ‘60’lara kadar uzanan bir dizi kadın vokal ve besteciler geleneğinin çok açık biçimde izinden gidiyor.
Şu an müzik dinleyen kuşak büyük ölçüde stream ile büyüdü. Bu formatın yapısına uygun olarak albüm değil şarkı odaklılar. Uygulama üzerinden algoritmik önerilerle kendilerini besliyorlar. Viral videoların arkasındaki müzikler, kullanıcılar tarafından üretilen içeriklerde kullanılan müzikler, başkalarının dinleyip paylaştığı şarkı ve videolar, stream platformlarında sivrilen diziler ve filmlerden öğreniyorlar şarkıları.
Bu durum günümüzün müzik sektörünün kayıtsız şartsız gerçeği. Bu tip bir dünyada çağın müziği, geçmişin müziği gibi ayırımlar pek yok. Bu aslında yepyeni kapılar aralıyor. Ne demeye çalıştığımı açıklayayım.
Önceki kuşaklar, şu anda çoluk çocuğa karışanlar ve bir öncekiler, yani artık ufak ufak dede olanlar, müziği on yıllar üzerinden algılamaya daha müsaitti. On yılların belli başlı karakterleri vardı ve bunlara uygun bir kulak gelişirdi.
Misal, ‘70’lerde disco, funk. ‘80’lerde new age, electro pop, ‘90’larda grunge