Kovid Anma Duvarı

27 Temmuz 2021

Londra’da Westminster Sarayı’nın tam karşısında Embankment’ta, Westminster köprüsünün güney sahiline bağlandığı yerde, St Thomas Hastanesi’nin hemen yanındaki sahile paralel uzunca bir duvar var. Burası eskiden öyle sıradan bir yürüyüş yolunun yanındaki sıradan bir duvarken bugün üzerinde 150 binden fazla kalp resmi olan bir anma duvarı. Her kalp Kovid’de kaybedilen bir insan ya da aileyi temsil ediyor. Anne babalar, anneanneler, dedeler, kardeşler, akrabalar, arkadaşlar. O kadar çok insan kaybedildi ki pandemide. İnsan kalplerden kıpkırmızı olmuş bu duvara bakarken geçen bir yılda neler olduğunu daha iyi anlıyor. Hepimiz sevdiklerimizi kaybettik. Gerektiği şekilde hatırlıyor muyuz onları?

“Covid Memorial Wall” anıtı hatırlamak için. Yakınlarını kaybedenlerin bir kalp resmi çizip, sevdiklerine, duyulması ümidiyle son bir mesaj gönderdikleri bir yer.

İngilizler hatırlamayı iyi biliyor. Toplumsal belleklerinin en azından bizimkine göre daha güçlü olduğu kesin. Londra’da veya Londra dışındaki kasabalarda, kentlerde herhangi bir savaşta, hastalıkta kaybedilenler için yapılan anma günlerini, anıtları, anma duvarlarını görebilirsiniz. Hatta kiliselerde, bazı evlerin duvarlarında “Büyük Savaş’ta kaybettiklerimiz” notuyla Birinci Dünya Savaşı’na gidip dönmeyenlerin isimleri mermerlere, kapılara kazılıdır. Duvar da gördüğüm kadarıyla bu geleneğin bir devamı niteliğinde.

Geçen akşam gün batımında hem South Bank’te biraz gezineyim hem de London Bridge’e doğru yürüyüp, gençlik ne yapıyor bakayım istedim. Burası bir nevi Moda-Caddebostan sahil şeridi. Çimlere, banklara yayılan ve biten günü bir içecek ve muhabbetle uğurlayanların alanı. Sahil boyunca irili ufaklı seyyar satıcılar, barlar, pub’lar, kitapçılar, restoranlar ve biraz ileride Modern Sanat Müzesi Moma, ne ararsanız var. En soğuk, tatsız, yağmurun suratınıza tükürür gibi yağdığı kış günlerinde bile burası bir şekilde insanların buluştuğu ve biraz olsun stres attığı bir yer. Nehre ve Londra’nın klasik silüetine bakmak, karşıdaki
St. Paul Katedrali’ni görmek, Tower Bridge’e doğru nehri incelemek insanı dinlendiriyor. Ve bana kalırsa, anma duvarının burada olması çok daha anlamlı. Hayatın içinde ama hayatın gerçekleriyle yüzleşebileceğiniz bir ortam var. Yaşam, ölüm, umutlar ve kaybedilenlerin anıları hepsi bir arada.

İşin ilginç yanı, bu duvar herhangi bir sanatçının projesi değil. Pek planlı, programlı bir iş de değil. Gönüllülerin ve sıradan insanların duvara kalpler çizerek başlattığı, kendiliğinden oluşan ve büyüyen bir tür inisiyatif. Yaklaşık bir kilometre uzunluğundaki duvar henüz tamamlanmış da değil. Halen üzerine kalpler ekleniyor. Yazılar, mesajlar yazılıyor. Bu kendiliğinden oluşan dev grafiti ya da duvar resmi halen değişmeye devam ediyor. İnsanlar da daha büyük bir sıklıkla burayı ziyarete geliyorlar. Hem kaybettiklerini duvara işlemek hem de diğerlerini görüp anlamak için.

Yanından yürürken duvarı okumaya başlayan biri binlerce, on binlerce hikâyeye tank olabilir. Kimisi bir satırlık, iki kelimelik, kimisi biraz daha uzun yazılmış hikâyeler.

Hatırlamanın insanı rahatlatan, hafifleten bir yanı var. Gün batımında South Bank sahilindeki banklarda muhabbet ederken bir yandan kaybettiklerimizi düşündük, bir yandan gelecek güzel günlerin hayalini kurduk.

Yazının devamı...

Altın Gün, Black Pumas buluşması

25 Temmuz 2021

Dünyanın saykodelik Türk sound’u olarak bildiği, bizim Anadolu pop, Anadolu rock diye adlandırdığımız 60’lardan 80’lere uzanan dönemde ortaya çıkmış özel müzik türü dünyanın dört bir yanında müzisyenlere ilham vermeye devam ediyor.

Bugün bu geleneğin çağdaş temsilciliğini yapan ekiplerden Amsterdam çıkışlı Altın Gün’ün yeni şarkısı “Kısasa Kısas” bu hafta yayınlanırken bu vesileyle bir süre önce gerçekleşen enteresan bir buluşmadan söz etmek istedim.

Altın Gün ekibinden Daniel Smienk, Amerikalı saykodelik soul grubu Black Pumas’dan Adrian Quesada ile, GRGDN tarafından organize edilen bir online buluşma gerçekleştirdi. Sevgili dostumuz gazeteci Emrah Kolukısa bu görüşmenin moderatörlüğünü üstlendi. Benim da katılmak için sözleştiğim ama son dakika gelişen bir aciliyet yüzünden katılmayı maalesef başaramadığım bu görüşme pek çok açıdan ilgi çekici.

Black Pumas, 2020 Grammy Ödülleri’nde en iyi sanatçı dalında adaydı. Aynı yıl Altın Gün de “Gece” adlı albümüyle en iyi World Music Albümü adayları arasında yer aldı. Ancak bu iki ekibin birbirlerinin müziğiyle tanışması daha önceye uzanıyor.

Tutku hatta takıntı

Adrian Quesada, Altın Gün’ün müziğiyle birkaç yıl önce İngiltere’den bir prodüktör arkadaşının yıl sonu listesinde tanışmış. Facebook’a konan bu listeyi sık sık dinlediği günlerde Altın Gün’ün müziğinden büyülenmiş. Saykodelik Türk sound’uyla tanışması ise 2013’te olmuş. Gerçekleştirdiği bir kayıt sırasında Selda Bağcan’ın “Yaylalar”ını kullanmışlar ve yorumlamışlar (Adios- Natalia Clavier ft. The Echocentrics). “O zamandan bu yana büyük hayranıyım bu sound’un” diye anlatıyor Quesada. “Duyar duymaz büyülendim. İnsanlar bu sound’u tarif ederken saykodelik terimini kullanıyor. Bunu anlıyorum ama benim için bu her şeyden önce “iyi sound”. Ben böyle yaklaşıyorum. Bir şekilde beni kendine çekiyor.”

Quesada, Altın Gün’ün müziğini duyunca derhal ilgilenmiş. Barış Manço, Selda Bağcan ve diğer öncülerin de yer aldığı derlemeleri dinlediğini ve çok etkilendiğini anlatıyor.

Altın Gün’ün hikâyesini de tekrar basçı Daniel’ın ağzından hatırlayalım. “Basçımız (Jasper Verhulst) Türk müziğine hayrandı ve her şey böyle başladı. Bunu hep birlikte bir tutku hatta takıntı haline getirdik. Bu müziği icra etmek istiyorduk tek düşündüğümüz buydu. Türk birilerini aramaya başladık. Erdinç (Ecevit Yıldız) ve Merve’yle (Daşdemir) tanışınca doğru insanlar olduğunu anladık. Her şey bu şekilde başladı. Amacımız Erkin Koray, Barış Manço ve diğerlerini canlı çalmaktı. Ardından albüm kaydetmeye ve kendi orijinal müziğimizi yapmaya yöneldik.”

Yazının devamı...

Eric Clapton, ne olur müziği kurtarma!

25 Temmuz 2021

Eric Clapton geçen Şubat’ta ilk doz aşısını oluyor. Aşının yan etkilerini ağır geçiriyor. İkinci aşının 12 hafta sonra olunması öneriliyor, ancak anlayamadığımız bir nedenden altı hafta sonra ikinci doz aşıyı da yaptırıyor. Bu defa daha ağır etkileniyor. Clapton’ın anlattığına göre, elleri bir donuyor bir ateş gibi oluyormuş. İki hafta sürmüş bu durum ve bir daha gitar çalamayacağını düşünmüş. Ancak Clapton yine kendi ifadesine göre, periferik nöropati hastasıymış. Yani bu etkiler aşıyla mı ilgili, hastalığıyla mı ilgili tam anlayamıyoruz.

Periferik nöropati eller ve ayaklardaki sinirlerde gelişen ve bu bölgelerde zayıflık, uyuşukluk ve ağrılara da neden olan bir rahatsızlık. Wikipedia’da “periferal motor, duyusal ve otonomik nöronların yapı veya fonksiyonlarında bozukluk” şeklinde tanımlanmış.

Birleşik Krallık’ta aşılardan da sorumlu devlet kurumu MHRA (Medicines and Healthcare Products Regulatory Agency) Rolling Stone dergisinin kendisinden konuyla ilgili görüş istemesinin ardından yaptığı açıklamada, aşının olası yan etkilerinin her yerde açıkça belirtildiğini ve bu tip etkilerin görülebildiğini tekrar etmiş.

Ancak konu yan etkilerin de ötesinde anladığımız kadarıyla. Eric Clapton’un kapanmalara, aşıya, Kovid-19’a ve hastalığa karşı alınan önlemlere şüpheyle baktığını yakın geçmişe bakarak da anlayabiliyoruz. Yani onunki anlık gelişen bir reaksiyon değil. Geçen aralık ayında Van Morrison ile birlikte “Stand and Deliver” adlı kapanma karşıtı bir şarkı yapmış ve insanları hastalığa karşı kapanma uygulamasına karşı çıkmaya çağırmışlardı. Bunu yaparken canlı müziği kurtarmak için hareket ettiklerini açıkladılar.

Van Morrison bu şarkı vesilesiyle yaptığı açıklamada müzisyenlerin zor bir dönemden geçtiğini hatırlatarak “aynı gemide değiliz” demeye getirmişti. Art arda gelen kapanmaların bilimsel olup olmadığını sorgulamış, pandemi döneminde işini maaşını kaybetmeyenler bizi anlayamaz” diyerek uygulamaları eleştirmişti.

Ancak kapanmaların yeni hastalık, ölüm ve hastanelerdeki acil servislerin doluluk oranları da dahil olmak üzere pek çok bilimsel projeksiyona dayanarak alındığı bir sürpriz ya da gizli bilgi değil. Rakamlar geçmişe yönelik de takip edilebiliyor. Kapanmadan önce nasıldı, kapanmadan sonra olaylar nasıl gelişti, aşı ve kapanmayla kaç hayat kurtuldu, bu kolaylıkla görülebilir.

Yani Van Morrison’ın sözleri yürekleri soğutmaya yarayabilir ama gerçekleri çok fazla yansıtmıyorlar. Clapton, o dönemden itibaren pek çok platformda müziği kurtarmak çatısı altında aşı karşıtlarıyla hareket etmeye devam etti.

Yazının devamı...

Yurt dışında yaşamak hakkında doğrular - yanlışlar

20 Temmuz 2021

Ne olursa olsun yurt dışına kapağı atayım gerisi kolay:

Yanlış. Gerisi kolay değil. Aslına bakarsanız asıl hikâye o “gerisi” diye pek de düşünülmeyen kısımla ilgili. En büyük golleri oradan yiyorsunuz. Bütün enerjiyi yurt dışına çıkmaya harcayıp, çıkınca ne yapacağını bilemediği için ya da yanlış, yetersiz ve gerçekçi olmayan planlar, hesaplar yaptığından telef olan çok insan var. Ailesinin varını yoğunu bir iki yılda yiyip bitirenlerin acıklı hikâyeleri, başarı hikâyeleri kadar yüksek sesle dillendirilmiyor.

Yurt dışında her şey daha iyi:

Yanlış. Bir defa “yurt dışı” diye yekpare bir yer olmadığı gibi, Avrupa, Amerika gibi görünüşte belli bir tanımı, tarifi ve ortak kültürü olduğu kabul edilen yerler de homojen alanlar değil. Her ülkenin, milletin, şehrin, mahallenin imkânları, kültürü, özellikleri farklı. Aynı şehirde yaşayıp çok farklı hayatlar sürmek de mümkün. Özellikle de çok göç alan büyük şehirlerde. Yani bir kişinin gidip uygun şartlarda mutlu, memnun yaşaması demek herkesin aynı yere gidip, aynı şartlarda yaşayacağı anlamına gelmiyor. İyi - kötü gibi genellemeler yapılamaz. Çok fazla özenilen, imrenilen Batı ülkelerinde de yolunda gitmeyen bir sürü şey var, bir cennet hayatı sürülmüyor. Ekmek aslanın ağzında. Yurt dışına turist olarak gitmekle yaşamaya gitmek arasında çok büyük farklar var, bunu asla unutmayın. Turistik gözlemlerinizin sizi yanlış yönlendirmesine izin vermeyin. İnsanların yaşamaya gittiği yerler sadece Avrupa ya da Amerika değil. Asya ülkeleri, Güney Amerika ülkeleri, Türkiye’den yurt dışına her türlü ülkeye yaşamaya giden insanlar var.

Yurt dışında yalnız kalırsın, sürünürsün, kimse kimseyle ilgilenmez:

Yanlış. Eğer burada anlatılmak istenen “iş güç olmadan anne baba akraba evinde yaşayamazsın, kimse sana bakmaz” gibi birşeyse evet doğru. Yurt dışında memleketindeki sonsuz krediyi ve konforu bulamazsın. Ne kadar hata yaparsan yap gidip kafanı sokup sıcak yemek yiyeceğin ailen yok. Bunları sen memleketinde bıraktın. Devamlı çalışmak, üretmek zorundasın. Hataların ve yapamadıklarınla ilgili suçlayacak kimsen yok kendinden başka. Sana memleketinde verilen ve farkında olmadan sahip olup sömürdüğün, değerini bilmediğin pek çok şeyi burada yeniden kazanmak, hak etmek ve korumak zorundasın. İnsanlar tanımaktan, vatandaş olmanın sana verdiği doğuştan gelen haklarına kadar her şeyi yeniden inşa etmen gerekecek. Ama konu “yurt dışında bizdeki insanlık yok” gibi bir şeyse kusura bakma o tamamen yanlış. “İnsanlık bir tek bizde var” gibi bir düşüncen varsa zaten bundan hemen kurtulmak en iyisi.

Yurt dışına yaşamaya gitmek ülkeden kaçmak anlamına gelir, ben bunu yapmam:

Yanlış.

Yazının devamı...

Rap’in yeni çocukları

18 Temmuz 2021

Türkçe Rap yeni bir dalganın etkisi altında. Büyükşehirlerin yoksul mahallelerinde, zor şartlarda hayata başlayan, rap ile tanıştıktan sonra kendilerini ifade etmenin bir yolunu bulan yeni kuşak, ortamlara çok hızlı bir giriş yaptı. Dev prodüksiyonlu videolar, tanınmış sanatçıların yeni şarkıları kimi zaman üç-beş bin izlenme/dinlenmede kalırken yeni çocukların mahallelerinde çektikleri bolca araba, yıkık inşaat, arsa, post-apokaliptik varoş sokağı, oto yıkamacı/garaj, düşük bütçeli gökdelen terası içeren videolar iki-üç gün içinde milyonlarca izlenmeye ulaşıyor.

Reckol, Çakal, Uzi, Batuflex, LVBELC5, Kuty, Ozo, Hypzex, Critical ve daha nicesi her gün yeni şarkılar ve videolarını internete koyuyor ve inanılmaz bir şöhrete doğru adım adım ilerliyorlar.

Bu şöhret ve beraberinde gelen parayla nasıl başa çıkabileceklerini merak ediyorum. Bu durumda olan her sanatçı için zor bir dönem. Bu noktada akıllı ve gerçekçi ekiplerle çalışmaları, profesyonelliğe adım atmaları gerekir. Ama profesyonellik dediğimiz şey de sisteme girmeyi, sistemin şartlarına uymayı içerir. Bu çocuklar için orijinalliklerini yitirmek anlamına gelir. Zor bir denge.

Yeni nesil rap’in liriklerini biraz dinlerseniz hepsinin mahallelerindeki zor hayat şartlarından, adaletsizlikten, sistemin onları ve onlar gibileri mahkûm ettiği çıkışsızlıktan söz ettiklerini duyabilirsiniz. Her biri, her gün hayatta kalmak için türlü savaşlar vermek zorunda. Bu da liriklerin ana konusu. Ana akım bir medyada bol bol sansürlenecek her türlü sözcük, ifade ve sokak diliyle konuşan bu çocukların görüntüsünü ve tarzını eleştirmeyi bir kenara bırakıp söylediklerini anlamak çok önemli. Yeni nesil rap, Türkiye hakkında yıllarca okusanız öğrenemeyeceğiniz bilgiler veriyor.

Düetler, düetlerimiz

Pop müzik dünyasında düetsiz bir gün geçmiyor. Eskiden iki kişi bir araya geldiğinde düet denirdi, kalıp bu şekilde kaldı. Bugünün şartlarında iki kişi yetmiyor. Bazen üç dört hatta yedi kişiye kadar “düet” görmüşlüğümüz var.

Düet güçlü bir popülerlik aracı. Hem izleyici tabanını genişletiyorsunuz hem de şarkıyı daha enteresan hale getirebiliyorsunuz doğru seçimlerle.

Yazının devamı...

‘Özgürlük günü’

18 Temmuz 2021

Kovid bu ara gündemden düşer gibi oldu. Aşılama başladı diye dünyada genelinde bir rahatlık var sanki. İngiltere’de nüfusun yarısında fazlası çift doz aşı oldu. Büyük bir hızla aşılamalar devam ediyor ve 19 Temmuz’da bir buçuk yıldan bu yana devam eden kısıtlamaların tamamen kalkması ve normale dönüş bekleniyor. Türkiye son bir buçuk yıldır hayat damarları kesilen bir sürü sektör için bugün çok önemli ve adına Freedom Day/Özgürlük Günü adı veriliyor. 

Böyle söyleyince her şey kulağa hoş geliyor ama aslında çok da iyi değil durum. Yani göründüğü gibi her şey eskiye dönecek gibi durmuyor. Her şeyden önce, son iki haftada günlük yeni vaka sayısı 5 binlerden 51 binlere dayandı İngiltere’de. Birçok bilim insanına göre ve basının da bir bölümüne bakılırsa, kısıtlamaların kalkması yangına körükle gitmek anlamına gelecek. 

Ancak aşının etkisi çok belirgin olarak görülmeye başladı. Yeni vaka sayısındaki artış yeni varyantın da etkisiyle artarken hastanelik olma ve ölüm rakamları yeni vaka sayısına orantılı olarak artış göstermedi. 51 bin yeni vaka olduğu gün 19 ölüm kaydedildi. Çok değil birkaç ay önce henüz aşılama bu boyutlarda değilken Birleşik Krallık genelinde günde 250-300 ölüm normal olarak kabul edilmeye başlanmıştı.

1200 kişinin bir günde öldüğü oluyordu geçen baharda ve televizyonlarda yas ilan ediliyordu. Haberler yakınlarını kaybedenlerin gözyaşlarından geçilmiyordu.

Özgürlük günü geldi çattı, kısıtlamalar kalkıyor ancak hayat normale dönecek mi? Yani diyelim ki İngiltere’de her şey iyi gitti, dünyada bir yerlerde hastalık bütün hızıyla devam ederken tek başına bir ülkenin kurtuluşu mümkün mü? Hepimiz öğrendik ki dünyanın bir ucundaki virüsün dünyanın diğer ucuna seyahat etmesi birkaç günden fazla sürmüyor. Kendi ülkem iyi durumda deyip yatamaz kimse. Yani yanıt kocaman bir hayır. Pek çok insan hastalığın seyrini değiştireceği ama asla tam olarak sona ermeyeceği görüşünü dillendirmeye başladı. Bu noktada İngiltere’de Freedom Day’e karşı büyük bir muhalefet var. Aslında çok da haksız değiller. Ancak sanırım siyasi olarak yeni bir kapanma büyük bir sıkıntı yaratacağından toz pembe tabloya herkes inanmak istiyor şu an için.

Kesin olan şu: Aşı işe yarıyor. Hastalığın bulaşmasını ve enfeksiyon sayısını değil ama hastaneye düşme ve ölüm oranını neredeyse sıfıra indiriyor. Şu veya bu sebepten aşı karşıtlığı yapmak, aşıya şüpheyle yaklaşmak, aşı altında komplo teorileri aramak sadece ve sadece hastalıktan kurtulmayı zorlaştırıyor, süreyi uzatıyor. Bu da hem para hem can kaybı demek. Aşı olmaktan başka çare yok. Keşke herkes bunu anlayabilse. Aşı karşıtlığının verdiği zarar virüsün kendisinden daha büyük.

Bu bayram farklı bir şey yapın

Geçen gün öğrendim, Amazon’un Amazon Smile adında bir hizmeti var. Bir hayır kurumu seçiyorsunuz, Amazon bu kuruma sizin adınıza yaptığınız alışverişin yüzde 0.5’i kadar yardımda bulunuyor. Siz harcadıkça şirket de sizin adınıza

Yazının devamı...

İngiltere’de finale saatler kala son durum

11 Temmuz 2021

"It’s Coming Home / Eve dönüyor” Euro 2020’nin İngiltere’deki sloganıydı. Futbolun bir İngiliz oyunu olmasından hareketle kupanın anavatanına döneceği üzerine kurulu hayli duygusal ve İngilizleri harekete geçiren bir slogan bu.

İlk maçtan bu yana sokak röportajlarında radyo şovlarında, sadece spor programlarında değil her yerde ama her yerde “Kupa eve dönüyor mu, ne düşünüyorsun?” sorusu halka soruldu. İnsanların bu konuda hayli inançlı olduğunu ben hem medyadan hem de sokakta gördüğüm insandan anlayabiliyorum.

Bizim Milli Takım varlık gösteremedi, sıfır puan ve sıfır golle döndü ve tartışılan tek konu Euro 2020 için bestelenen şarkıların içeriğiydi. Birkaç şarkı dinledim ya kuru bir saldır/parçala edebiyatı vardı ya da içeriği tam net olmayan bir kaba milliyetçi söylem söz konusuydu. Futbolla, sporla, uluslararası bir organizasyona katılmanın coşkusuyla, güzelliğiyle ilgili değildi hiçbir şarkı. Zaten ne halk tarafından sahiplenildiler ne de tribünde bir karşılıkları oldu.

Birlik olma hissi öne çıktı

Türkiye’nin saldırgan kampanyasının tersine, İngiltere’nin kampanyası bir çeşit ramazandaki yiyecek-içecek reklamları duygusallığındaydı. İnsanları derinden harekete geçiren, birlik olma hissini öne çıkaran, farklı kesimleri bir araya getiren bir iletişim yapıldı ve bu iletişimin temeli de kupanın eve dönmesiydi. “Bizden çalınan kupayı alıp eve getiriyoruz, onları parçalayıp mahvedeceğiz, saldırın” değil. “Kupa bir yolunu bulup eve geliyor” gibi daha pasif bir söylem. Özne kupa, takım değil.

Ayrıca reklamlarda ve resmi görsel filmlerde bir tane bile erkek taraftar yoktu. Maçoluk çağrıştıracak hiçbir görüntü verilmedi. Euro 2020 reklamlarında ve tanıtım videolarında ergen bir kız gördük. Bu da bir yere not edilsin.

Ben eve dönüş kampanyasını baştan beri ilginç buldum. Daha da ilginci, İngilizlerin futbola ve kendi takımlarına yaklaşımıydı. BBC’deki yorumcu Danimarka’ya çalınan penaltıyı “fazla cömert” bulduğunu korkmadan dile getirebiliyordu. Türkiye aynı durumda olsa ve biri çıkıp “O penaltı değildi, bizimki kendini yere attı” dese neler olabilir, siz hayal edin.

Yazının devamı...

Kamu yayıncılığı nedir, müziğe nasıl destek olunur?

11 Temmuz 2021

Geçen bir yılda dünya çapında pandemiden en büyük golü yiyen kesim hiç şüphesiz müzisyenler ve müzik sektörü oldu. İngiltere, müziğin dev bir ekonomi oluşturduğu ülkelerden. 2020’de rekor büyümeyle 5.8 milyar pound’a yükselen müzik gelirleri ki bunun en az 1 milyarı konserlerden geliyor, pandemide rekor ölçüde küçüldü. Kesin rakamlar henüz açıklanmamakla birlikte sektörün gelirlerinin yüzde 65 oranında azaldığı belirtiliyor. 200 bin istihdam bulunan bu sektörde konser ve festival emekçileri tek bir kuruş kazanmadılar bir yıldır.

Bu yaz yapılacağı öngörülen festival ve organizasyonların da Delta varyantıyla zora girdiği konuşuluyor. Yani pandemi ufak ufak gidiyor ama etkisi kalıcı.İngiltere’de tamamen normale dönüş Temmuz ayında gerçekleşecek gibi duruyor ancak konserlerin akibeti net değil.

Durum buyken BBC, yani halkın vergileriyle yayın yapan yayın kuruluşu, bir bakıma bizim TRT’nin dengi, boş durmayalım dedi ve bir dizi seyircisiz konser için harekete geçti bir süre önce.

Bir parantez açayım, BBC müziğe ve müzisyenlere en fazla maddi manevi yatırım yapan yayın kuruluşu belki de. 70’lerden bugüne bir sürü müzik programı, televizyon ve radyo şovuyla müziğe pop, klasik, elektronik, caz ayırt etmeden destek olmuş bir kurum. Yeni isimlere destek olmuş, onlara alan açmış, konserleri ve festivalleri desteklemiş, radyo kanallarıyla müzik sevgisini göstermiş, ülkenin müzik kültürünü yukarı taşımış bir kurum.

Yani halkın vergileriyle pahalı diziler yaptırmak yerine bütçelerini uzun soluklu planlar doğrultusunda kültüre yatırmışlar. BBC’de, ülke içindeki yayınlarda, ne radyoda ne televizyonda reklam yok. Çünkü zaten vergilerle ve televizyon lisansıyla toplanan paralar kullanılıyor. Halkın parası da dikkatle halkın tamamı için harcanıyor. Halka bir kültür kazandırmak için. BBC’nin iPlayer uygulamasını cihazlarınıza indirebiliyor, televizyonunuzda kullanabiliyorsunuz. Buradaki her program, filmler, diziler, maçlar, muhtelif spor karşılaşmaları hepsi ücretsiz. BBC’nin her alandaki müzik dahil belgesellerini burada anlatmama gerek yok. İnanılmaz  bir konser arşivi var. Ne büyük bir kültürel hazine bu uygulama ile halka ücretsiz sunuluyor, anlatamam. Müzikle ilgilenen ve merak eden biri için dönem belgesellerinden, konserlere, röportajlardan filmlere ihtiyaç duyulacak her şey mevcut. Ve tekrar ediyorum ücretsiz, reklamsız.

TRT ne çalışma yaptı?

BBC pandeminin ilk günlerinden bu yana daha önce kayda aldığı Glastonbury Festivali sahnesinden efsane konserleri bu arşive dahil etti. Pandemi boyunca müzik ve konser tutkusunu canlı tutmaya çalıştı. Seyircisiz şovlar ve bir noktadan sonra sosyal mesafeli müzik şovlarına devam etti. Mayıs sonunda Glastonbury’nin yapılamayacağı anlaşılınca burada “Live at Worthy” Farm adı altında beş saatlik seyircisiz ama online yayınlanan biletli bir konser düzenlendi. BBC yayını gerçekleştrdi ve ardından burada kayda alınan konserler şu anda BBC’de yine izlenebiliyor.

Yani ne sektör ne de kamu yayıncılığı boş durmadı. Kültür ve sanat emekçilerine hükümet tarafından doğrudan para olarak verilen destekleri de ayrı tutuyorum. Sanatçılara 1.6 milyar pound’luk bir destek paketi verildi. Bugün müzik emekçilerinin yüzde 80’i gene de hükümetin yardımlarının yetersiz  olduğunu düşünüyor araştırmalara göre. Ve yüzde 34’ü bu sektörü tamamen terk etti ya da etmeyi planlıyor ancak, öylece oturulmadı. Bir şeyler planlandı ve yapıldı. Müzik, kültür korunmaya çalışıldı.

Yazının devamı...