Bu resme iyi bakın

Bu bir tenis kortu. Daha doğrusu, tenis kortunun duvarı. Fotoğraf önceki gün New York Times’ta yayımlandı. Yer Sırbistan. Yıllardan 90’lar. O zaman hâlâ Yugoslavya var. Ama ülke dağılıyor, Müslüman-Hıristiyan birbirine girmiş, Avrupa tarihinin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en kanlı savaşı, en büyük toplu katliamları gerçekleşiyor. Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar birbirinin kanını içiyor adeta. Evler basılıyor, sniper’lar masum kadınları vuruyor, gece gündüz ağır bombardıman altında kentler var. Kim haklı kim değil’e girmem. Savaşta kazanan yok. Haklı haksız da yok. Savaş savaştır ve herkes için yıkımdır. Benim lafım başka.

Yıl 1993. Küçük bir çocuk o dönem işte bu kortta tenis oynuyor. Etraf yıkılıyor, herkes can derdinde... Ama bu çocuk ve bir sürü arkadaşı bu korttalar. Hocaları onları çalıştırıyor. Anne babaları onları bu korta getiriyor. Her gün bombalar iniyor ama hayat devam ediyor.

Kortun duvarındaki silah izlerine bakın. Gece bombardıman, gündüz tenis. Hayat buydu.

Eminim o zaman bir sürü insan şöyle diyordu: “Biz burada can derdindeyiz, siz orada tenis oynuyorsunuz, vay duyarsızlar...” “Burada kan akarken, siz orada tenis oynuyorsunuz ha... Ülke savaştayken hem de ha...”Bu resme iyi bakınEn kolayı vazgeçmek böyle durumlarda. En konforlusu. Mücadele edeceğine vazgeç, kapıl rüzgâra, oh ne rahat. Anne babalar vazgeçebilirdi ama geçmediler. Hocalar bırakıp gidebilirdi, gitmediler.

O günlerde o kortta oynayan yetenekli bir çocuk vardı. Savaş devam ederken 1993 yazında altı yaşındayken keşfedilmişti. Yeteneği o zamandan belliydi ve çalışması gerekiyordu. Savaş başladığında “Hayat dursun, tenis de neymiş” demediler.

Aile aylar boyunca geceyi evlerinin bodrumundaki sığınakta geçiriyor, gündüz hayata devam etmeye çalışıyordu. 14 yaşında uluslararası kariyerine başladı. Bugün dünyanın bir numaralı tenisçisi kendisi. Adı Novak Djokovic o çocuğun.

Savaşlar, terör, krizler geçiyor gidiyor, peki sonra geriye ne kalıyor? İnsan. Hayat devam etmezse insan yetişmezse, nasıl var olacak bu ülke gelecekte? Biz geleceğimizi, barış ve mutluluk günlerimizi inşa etmeye çalışmak yerine bütün gün bilgisayar başında çemkiren, kısır gündemin esiri bir ulus olduk.

Bir şey yapmalı, artık bu böyle olmaz diyenlere sözüm: İşinizi yapın. Ve iyi yapın. İşinize her ne yapıyorsanız dört elle sarılın. İşinizi sevin. En iyi olun.

Taşla sopayla değil, parayla pulla değil, bilgiyle, eğitimle, sevgiyle, tutkuyla, çok çalışarak emek vererek oluyor bu işler.

Twitter’cılık ne güzel!

Böyle uzaktan uzaktan sorumluluk almadan, bedel ödemeden ne lüks, ne güzeldir eleştirmek, bütün gün çemkirmek, ona buna tavır yapmak. Geçenlerde bir vicdanlı tavırlı fenomenimize denk geldim. Çemkirdi çemkirdi, “Neyse bir dakika yemeğim geldi, hadi eyvallah” yazdı. E acıkıyor insan tabii çok çalışınca.
Linç etmeye gelmişler, gazetenin etrafı sarılmış, içindekilerin can güvenliği tehlikedeyken senin önceliğin hâlâ o gazeteye çakmaksa, yüklenmekse eğer, sen ekseninden kaymışsın. Kusura bakma, şaşırmışsın sen.
İmzasıyla, adıyla sanıyla fikir beyan edenleri, basın emekçilerini yaptıkları ve yapmadıkları yüzünden infaz etmek çok güzel, çok eğlenceli, çok rahat Twitter’dan. Özellikle takma isimlerin, temsili fotoların ardından.