‘Dünyayı dolaştın, şimdi de biraz yakın çevreni keşfet!’

Geçenlerde denk geldiğim bir online booking/turizm sitesi reklamında şöyle deniyordu: “Dünyayı dolaştın, şimdi de biraz yakın çevreni keşfet!” 

Kovid sonrası ilk reklamlardan olduğundan ilgimi çekti. Hem turizmin gideceği yönü hem de yeni turistin psikolojisini özetliyor bir bakıma bu reklam.

Bugüne kadar dünyayı dolaştın. Ne kadar klişe varsa yaptın. O restoranda yemek yedin, o müzeyi gezdin, o meydanda o meşhur noktada durup selfie’ni çektin, o meşhur sahile gittin, hani o şey dizisindeki kadının koştuğu yolda koştun, yediği yerde yedin. Bunları yaptın. Eşe dosta da kanıtladın Instagram’a koyarak. Şimdi virüs geçse de artık bunları yapman zor. Hem sağlığın, hem cebin risk altındaysa hayat tarzını değiştirmekten başka şansın da yok elbette.

Tabii turizmciler hadiseye bu açıdan bakmıyor. Kendi pozitif açılarını getiriyorlar. Getirmek zorundalar. “Bu krizden bir fırsat doğar mı” adlı, artık krizlere gire gire sormaya alıştığımız o soru
yine karşımızda. Ve anlaşılan yanıt da belli. 

Yeni dünyada biraz da etrafını keşfet. Kendi mahallene, şehrine, ülkene odaklan.

Global turizm insana dünyayı tanıma fırsatı verdiği iddiasındaydı. Mesela bir ayda dört hafta sonunu dört ayrı ülkenin popüler şehirlerindeki popüler mekânlarda geçirebilirsin. Bunu yapınca şöyle düşünüyor insan: “Ha oraya gittim, evet orayı da biliyorum, orayı da keşfettim ben geçen hafta.”

Pardon ama hiçbir şey bilmiyorsun. Hiçbir şey de keşfetmedin. Yurt dışında yaşamaya başlamadan önce ben de bu durumun çok farkında değildim. Ben de iki gece kalıp iki tane lokantasını, iki kafesini ve bir Air Bnb evini gördüğüm her şehir için “Biliyorum ben orayı yeaaa” modunda takılıyordum.

Hayır, hiçbir şey bilmiyordum. Hatta ileri gideyim, en ufak bir fikrim dahi yokmuş. Bir şehri azıcık tanımak, çekingen ve mütevazı bir sesle “Ben burayı birazcık biliyorum” demek için gereken süre
1 yıl arkadaşlar. Bir yıldan önce ne yaparsan yap turistsin. O şehrin düşünce tarzını, insanını, o şehrin seni getirdiği noktayı anlaman için bu zamana ihtiyacın var. Üstelik kitlesel turizmin en gözde merkezleri olan adını  sanını herkesin bildiği en popüler şehirler de bu açıdan bakıldığında çok büyük bir soru işareti. Ben önceden en az 15 kez Londra’ya seyahat etmişimdir. Sorsan “Tabii biliyorum Londra’yı” derdim. Ama bomboş bir sözmüş bu. İngiltere’ye taşındıktan ancak yaklaşık 2 yıl sonra burası nasıl bir yer azıcık biliyorum deme şansını elde etmiş kabul ediyorum kendimi. Burada daha uzun süre kalmış olanların düzeyine gelmem için o süreyi de geçirmem şart. Bunun başka yolu da yok.

Kitlesel turizmin yüzeysellik üzerine inşa edilmiş olması yeni bir keşif değil elbette biliyorum. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başladığını kabul edebileceğimiz bu tip turizm, yani “sıradan insanların eğlenmek, hoş vakit geçirmek için gezebilmesinin mümkün olması” tamamen bunun üzerine kurulmuş durumda. Sana anlatılan hap hikâyeleri dinle, sana sunulan yemekleri ye, çok bir şey düşünme, rahatla ve önemli bir şey yapmış olmanın huzuru ve tatminiyle evine dön.

Yeni nesiller için turizm farklı bir şey olacak anlaşılan. Yeni turizm sizi dünyanın öbür ucuna değil, burnunuzun dibine bakmaya zorluyor. Etrafınızdaki köyler, kasabalar, kimsenin umurunda olmayan sahiller, dağlar, bayırlar artık daha önemli. Hafta sonları arabayla ulaşabileceğin yerlere gidebilecek insanların turizm alışkanlıkları, anıları, hikâyeleri de değişik olacak tabii ki.

Bakalım insanlar yakın çevrelerini keşfedecek mi? Gördüklerinden memnun kalacaklar mı?