Kapının önüne konan şeyler

"Kapının önüne konmak” Türkçemizde çok da olumlu anlamları olan bir deyim değil. İşe yaramayan bir şeylerden kurtulmak demek. Ama nötr bir anlam içermiyor. Biraz nankörlük, vefasızlık var bu deyimin alt metninde. Çöpe atmak da değil. O bile daha iyi. Kapının önüne konmak nedense daha dramatik bir olumsuzluk.

Deyim diyorum ama TDK deyimler sözlüğünde “kapının önüne konmak” diye bir şey bulamadım. TDK’ya göre olmayan bir deyimimiz bu ama biz kullanıyoruz. Artık işimize yaramayan bir şeyden kurtulmak anlamında. Duygusuzca, saygısızca bir şeyler var kapının önüne konmakta. 

Nesneler gibi insanları da kapının önüne konabiliyor ama bu ayrı bir konu. Kullanılıp kapının önüne konan insanlar tanımışızdır hepimiz. Lafı uzatmayayım. Neden böyle negatif bir şey kapının önüne konmak bilmiyorum. Teknik olarak çöpe gitmek daha üzücü olmalıyken kapının önü daha üzücü bizim dilimizde. Buna bir bakmak lazım bir ara.

İngiltere’de kapının önüne konmak bizdeki gibi süper-über-ultra aşağılayıcı bir şey değil. Gerçek hayatta kapının önüne konan şeyler hakkında ne zamandır yazmak istiyordum. Londra’ya yerleştikten sonra aklımı kurcalayan bir konu bu. Çünkü burada Türkiye’de yaşadığım yerlerde görmediğim bir alışkanlık kapının önüne bir şeyler koymak. 

Gerçek hayattan bahsediyorum. Sokakta yürürken evlerin önündeki bahçe duvarlarının üzerine, kapıların hemen eşiğinin yanına, kimi zaman pencere pervazlarında bazı nesneler görüyorsunuz hep. İşe yaramayan eşyalar, oyuncaklar, bisikletler scooter’lar, ayakkabılar ve kitaplar. Saksılar, bitkiler, çiçekler... Bir keresinde yepyeni puset vardı. Ne ararsanız var kapı önlerinde. Çöp değil. Çünkü hepsi iyi durumda kullanılabilir durumda nesneler. Sadece artık sahibinin işine yaramayan nesneler.

Sabahları düzenli yürüyüşlere çıkan biri inanılmaz ganimetlerle eve dönebilir. Biz de taşınırken bir sürü kitap ve CD’yi evet CD, kapının önüne koyduk ve hepsi de kendine gidecek bir ev buldular. Fi tarihinde okunmuş ve artık kütüphanede kendine yer bulamayan Jo Nesbo polisiyeleri önce gitti. Ardından Monocle dergileri. Monocle dergileri dünyadaki zevkü sefadan ve iyi yaşamdan bahseden dergiler. Yeni sayılarında dergiye pozitif bir şeyler koymak için hayli zorlanıyor olmalılar. Ben artık almayı bıraktım ve eskilerine yeni evde yer de bulamadığımdan kapının önüne koydum. Kapış kapış gittiler. Herhalde pandemi öncesi eski dünyayı hatırlamak istedi insanlar. Sonra diğer kitaplar...

Bahçe katına yeni taşınan Fransız çift de yan duvara Fransızca öğreten kitap seti bırakmıştı. Bayağı rekabet oldu. Acaba önce bizim kitaplar mı gidecek Fransızca kitapları mı? Açıkçası bu seti görüp kahve almaya gidip geri gelmem arasında 15 dakika var. Ben alacaktım ama önce davranmışlar. Olsun nasılsa ganimet eksilmiyor. Önceki gün marketten dönerken “American Psycho” DVD’sine rastladım. Yanında da “Yengeç Dönencesi” kitabı. Set olarak konmuş sanırım. Başka bir duvar üstünde “lütfen alın” yazılı bir karton kutuda oyuncaklar vardı. Kapı önüne en zor konanlar oyuncaklar. İnsan üzülüyor ama aslında yeni birine gidecek olmaları güzel değil mi? Evde gün yüzü görmeyen bir kutuda yıllarca kalacaklarına başka bir çocuğu mutlu edecekler.

Zaten işin ana fikri de bu. Kullanmadığın ne varsa başkasına ver o kullanır. İnsanlar kapı önüne konmuş şeyler almakta bir sakınca görmüyorlar. Gurur meselesi falan da olmuyor. Basit ve etkili bir  geri dönüşüm mekanizması.

İngiltere’de eski eşya, eski giysiler, mobilyalar hiçbir şey atılmıyor.  Çöpe gitmiyor yani. Başkası alıp kullanıyor. Teknik olarak bu çok büyük bir endüstri aynı zamanda. Yardım kuruluşları bu eşyaları bağışlayabileceğiniz yerler. Ve mağazalarında eski eşyaları temizleyip onarıp satıyorlar. Fiyatlarının ucuzluğuna inanamazsınız. İnanılmaz çocuk kitapları, tabak çanak, ufak tefek ev eşyası, resimler, tablolar, lambalar, ayakkabılar, elbiseler, aksesuarlar. Kızım pek çok kitabını üç kuruşa bunlardan aldı. Kullandı ve aynı şekilde eskiyenleri yeniden bağışladık. Bir kitap bu sistemde defalarca satılarak gelir elde ediyor ve hayatına devam ediyor. Bu tip çalışan mobilyacılarda inanılmaz eşyalar tasarımlar bulmak mümkün. Gidip yepyeni bir şey almaya ve bir ton para  vermeye gerek yok.

İşin bir diğer yanı da sokaklarda bulunan ikinci el giysi ve ayakkabı konteynırlarına atılan elbiselerin oluşturduğu dev ekonomi. Bunlar yetkili yardım kuruluşları tarafından toplanıp ikinci el kıyafetleri ihraç eden şirketlere satılıyor. Bu şirketler bu giysilerden “vintage” ürünler elde ederek satıyor. Ya da toplu olarak ihraç ediyorlar. 

Afrika’da insanların yüzde 80’inin ikinci el kıyafet giydiğini ve kıyafetlerin bu süreçlerle oraya ulaştığını biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Açıkçası önceki gün Anthony Bourdain’in “Parts Unknown” adlı programının Kenya bölümünde öğrendim.

Bütün bunlar bana kapının önüne konmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını söylüyor. Peki sizce Türkiye’de geri dönüşüm sistemi nasıl çalışıyor? Biz artık ihtiyacımız olmayan şeyleri başkalarıyla paylaşıyor muyuz? Her şeyden önemlisi başkasından bu tip bir eşyayı alıp kullanacak bir kültüre sahip miyiz? 

Sistemin işlemesi için hem vermeyi hem de almayı bilmek lazım. Ben kendime soruyorum bu soruları siz de sorun ve dürüstçe yanıtlayın.