Londra’dan Türk mutfağı gözlemleri

Türk mutfağı dünyadaki saygın mutfaklardan biri mi, yoksa bu pek çok alanda olduğu gibi Türk’ün Türk’e propagandası mı? Bir yerlerde tartışılıyordu geçenlerde. Klasik Türk tipi tartışma olarak geliştiğinden herkes sübjektif argümanlara dayanarak karşısındakini azarlıyordu. 

Yanıtı bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Londra’da kebaba, mezeye ilgi büyük ve pek çok iyi lokanta, kebapçı ve restoran olduğu halde yine de bu alanda boşluk var gibi duruyor. Elbette insanımız boşluk sevmez, anında doldurur. Nitekim mesela bizim yaşadığımız Londra’nın hemen kuzeyindeki İngiliz orta direk kasabasında son bir yılda krize, pandemiye rağmen iki tane yeni Türk mekânı açıldı. Böylece Türk mekânları, mesela dünyada en yaygın olan İtalyan mutfağı mekânlarıyla kafa kafaya geldi neredeyse.

Dünyanın hangi büyük şehrine gitseniz mutlaka bir İtalyan restoranı, pizzacısı, Osteria’sı, yanında bir Uzakdoğu restoranı, suşici, Hint lokantası sıraya dizilmiştir. Bunlara kebapçı/ocakbaşı da ufaktan ekleniyor. (Son bir yıldır bir yere gitmediğimden sıcak gelişmeleri takip edemedim, o ayrı.)

Özetle, bizim mahallede iki tane ocakbaşı, bir tane mezeci, iki adet Türk mutfağı füzyon denemeleri yapan modern restoran, bir tane kebap restoranı, iki tane fast food kebapçı/dönerci vardı. Şimdi bir tane yeni kebapçı ve bir tane de fast food kebap/dönerci açıldı. 

Londra’dakileri saysam  bitiremem. Neredeyse her Higs Street’te en az iki üç tane var.

Bu sayıca artışa ve çeşitliliğe rağmen çoğu yiyecekte bir standart olmaması büyük sorun. Çoğu restoranda dükkânda satılan ürünler bayağı lezzetsiz ve kötü. Çok çok iyi olanlar da mevcut ama topyekûn bir kaliteden, standarttan söz etmek zor. Diğer yaygın dünya mutfakları belli star ürünler yaratmış çoktan ve bunları herkes tanıyor ama bizim starlar daha çok “bilen biliyor” safhasında. Bu anlamda mesela Yunan mutfağı katbekat ileride.

Türk mutfağının reklamı, tanıtımı çok eksik ama bu aslında bir avantaj da. Çünkü bilmeyeni çok ve yeni şeyler keşfetmek her zaman cazip. Tanıştığım pek çok İngiliz dostum iki laf ettikten sonra biz Türklerin hangi restoranlara gittiğini merak ediyor. Yediklerinin gerçekten iyi olup olmadığını test etmek istiyorlar. Bir defasında Kuzey Londra’ya kebapçı turuna dahi gittik pandemisiz günlerde o derece. 

Yeniye olan merak ve ilgiden faydalanmalı bence Türk mekânları ve bu şansı iyi kullanmalılar. 

Şimdi Brexit’in ardından yeni bir çeşit daha eklenebilir Türk fast food’una. Kokoreç. AB’den tamamen ayrılan Ada’da artık teknik olarak kokoreç serbest. Bakalım kokoreççiler Londra’da boy göstermeye başlayacak mı? 

İngiltere’de günlük yeni hasta sayısının 60 binlere dayandığı ve daha da sıkı önlemlerin beklendiği günlerde pek de makul sorular değil bunlar belki de. Ama hayat devam ediyor ve şu ortamda mahallede yeni yerler açılması ve bunların Türk yemek mekânları olması iyi geldi. Yeni şartlara, zorluklara, yeni yerlere uyum sağlamada usta milletiz.

Evden çalışmak

Ev hali esprileri tükendi. Çocukların video call’larda belirmesi sonucu oluşan şirinliklerin sonundayız. “Ofise gitmeye ne gerek var ki onca toplantıyı bilgisayar başında da yapabiliyoruz”lar azalarak yok olma seviyesinde. “Evde zinde kalın” tavsiyeleriyle dolu videolar kabak tadı veriyor. Tanıdığım herkes 50 kilo almış durumda. Birbirimizi yüz yüze gördüğümüzde tanıyıp tanıyamayacağımızı tartışıyoruz.

Şık ortamlarda giyilmek üzere alınan kıyafetler dolaplarda güvelendi. Altlı üstlü eşofman evrensel kıyafet oldu. Eski filmlerde geleceğin insanları hep tayt giyiyordu ya hani. İşte bir bildikleri varmış o senaryoları yazanların. Büyük saygı duydum.

Evden çalışmak harika diyenlerin sesi sanırım eskisi kadar gür çıkmıyor. Aksine, ben “Ofise gitmek istiyorum artık yeteeeeer” diye bağıran bir ses duyuyorum. İç sesim olabilir.

Tahminlerime göre, benim kuşağımdan hiç kimse evde oturmaktan memnun değildir. Hani “İlk üç gününü ben de destekledim” vardı ya. Bu olaya biraz böyle bakıyor bence bizim kuşak. Şimdi delirmenin eşiğindeyiz. Öte yandan, hayatında ofise doğru dürüst gitmemiş, esnek çalışmalar, devamlı iş ve kariyer değiştirmeler yaşayan Z kuşağının hisleri belki farklıdır ama onlar da çoluk çocuk sahibi olduklarında aslında kuşak farkı diye bir şey olmadığını gayet iyi anlarlar. 

Ben artık uzunca bir süre evden çalışmanın nimetlerini falan duymak istemiyorum. Otobüse, metroya, trene binip insanlarla dip dibe işe gitmek, ofiste ofis hallerini yaşamak istiyorum.  

Evden çalışmanız sizin olsun. Bize ofislerimizi geri verin.

Şaka bir yana, gelecekte herkesin evden çalışacağından ve iş dünyasına esnek modellerin hâkim olacağından artık hiç emin değilim. Bence ofise dönüş “büyük” olacak. İnanılmaz bir performans ve konsantrasyon kaybı olduğunu düşünüyorum evden çalışanlarda. Bakalım, bekleyelim ve görelim.