Siyah İsa

Geçen hafta mahalledeki katedralde yer alan meşhur “Son Yemek” tablosunu yeni bir versiyonuyla değiştirdiler. Bu versiyonda İsa siyah biri olarak resmedilmiş. Açıklamaya gerek var mı bilmem ama gene de açıklayayım. Katedrale bağlı topluluk bu şekilde Black Lives Matter (BLM) hareketine desteğini ifade ediyor.

St Albans Katedrali 1077’de inşa edilmiş. Norman/Romanesk/Gotik tarzında bugün bile çok heybetli görünen bir yapı. O dönemdeki etkisini hayal edebiliyorum. 167 metre uzunluğunda, 58 metre genişliğinde, 44 metre yüksekliğinde. Tarihin muhtelif dönemlerinde inşaatlar geçirmiş, büyümüş. Binanın yapımı 1893’te bugünkü haline gelmiş.

En sevdiğim kahveyi yapan Charlie’s diye küçük bir dükkân var. Moda’daki kahveciler kadar olmasa da kendi çapında lokal bir yerimiz. Üçüncü nesil olmayan bir lokal kahveci diyeyim. Sabahları oraya kadar yürüyüp kahve alıp dönmek demek katedralin önünden iki kez geçmek demek. Neredeyse her sabah binadaki enteresan mimari bir detayı keşfediyorum. Ayrıca 11’inci yüzyıldan bugüne büyüyerek gelişen yapının zaman içindeki değişimini görmek de mümkün. Aynı İstanbul surlarında ve Türkiye’nin pek çok yerindeki tarihi eserlerde görüldüğü gibi bina ondan önceki dönemlerde inşa edilen yapılardan alınan parçalar kullanılarak inşa edilmiş. Binanın en eski bölümündeki tuğlaların rengi ve dizilişi farklı. Bunların arasında, muhtemelen St. Albans’ın Verulamium olduğu Roma döneminden kalan sütun başlıkları ve bloklar görülüyor. Zaten katedralin girişinin hemen karşısında küçük bir park var. Burası “Execution Point” olarak biliniyor. İnfaz meydanı. Burada 4’üncü yüzyılda yapılar olduğu kayıtlarda var.

Guardian’da yayımlanan 2017 tarihli bir makalede bu ülkedeki genç yetişkinlerin dindarlığa bakışına dair bir araştırmadan söz ediliyordu. 18-24 yaş aralığındakilerin yüzde ellisi hiçbir dine mensup olmadığını ifade ediyor. Yüzde 2’si Anglikan, yüzde 3’ü Katolik olduğunu ifade etmiş. Din İngiltere’de tamamen hoşgörü ve yardımlaşma esası üzerine kurulmuş bir tür ortak düşünce tarzı gibi bir şeye dönüşmüş durumda. Zorlama, dayatma yok. Benim gördüğüm kadarıyla, özellikle yeni nesiller söz konusu olduğunda kiliselerin din politikası, insanlara asgari medeniyet gereği zaten sahip olunması gereken davranışları özendirmekten başka bir şey değil.

Bugün hangi okula girerseniz girin, ister İngiltere Kilisesi’ne bağlı olsun, ister Katolik Kilise’ye, ister devlet okulu olsun, duvarda, değerlerimiz bölümünde çoğulculuk, demokrasi, farklılıklara saygı, bir arada yaşama, bireyin özgürlüğüne ve tercihlerine saygı, yardımlaşma gibi temel kavramlar yazıyor. 

Burada dinin nasıl kendini değiştirip dönüştürmeye çalıştığını gözlemliyorum, tablodaki siyah İsa’dan eğitime ve günlük hayata. Gelecekte bu işler nereye gidiyor sorusuna belki bir yanıt.

İngiltere geleneklerine çok bağlı bir ülke. Ama gelenek demek din demek değil. Din, geleneklerden biri. Pub’a gitmek de gelenek. Pazarları fırında et ve patates pişirmek de.

Kısa film hareketi

IMDB’de şöyle bir liste var: “100 dakikadan kısa en iyi filmler”. Başka bir yerde “90 dakikadan kısa şahane 20 film” listesi vardı. 100 dakikadan kısa aksiyon filmleri. 100 dakikadan kısa romantik komediler... İnsanoğlu kısa film istiyor. 3 saat 30 dakikalık son filmi The Irishman’i arasız izlediğim sinema salonunda ben de benzer hislere kapılmıştım. Acıktım, susadım, dikkatim dağıldı. Martin Scorsese olsa gerçi itiraz ederdi ve haklı da olurdu. Sanatın süresi mi olur? Haklı bir soru. Ama sinema sanatından değil bugün büyük ölçüde entertainment’tan söz ediyoruz. Herkes Fellini, De Sica, Godard değil ki. İnsanların başyapıt olmayan sıradan bir filme neden iki saat vakit ayırması gerektiğini biri açıklamalı (Uğur Vardan bunu da açıklasın). İki saatin ardından çoğu zaman “E n’oldu şimdi” demiyor muyuz çoğu zaman? Netflix’e “The Mission Impossible” gelmiş. İki saat 47 dakika. Bu görev imkânsız deyip geçtim. Sabah erken işimiz gücümüz var. Gerçek hayatta bunlar zor. Kısa film hareketini destekliyorum.