Atatürk’ün adı...

CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu, internet ortamında yapılan Taksim Toplantıları’nın onur konuğuydu.

Atatürk’e atfen üç kez “Gazi Mustafa Kemal” ismini kullanınca CHP eski milletvekili Uluç Gürkan:

“Atatürk adını kullanmamak tercihiniz mi?” diye sordu.

Kaftancıoğlu’nun yanıtı şu oldu:

“Kişilerin isimlerinden söz ederken, belirli alışkanlıklarla bunların özel atıflarla kategorize edilmesine karşıyım. Yıllardır kullandığım gibi bu şekilde ifade etmek, kendime ait hissettiğim bir ifade olduğu için tercih ediyorum.”

Atatürk’e sıradan vatandaş cümle arasında Mustafa Kemal diyebilir.

Ancak CHP İstanbul İl Başkanı’nın bu ifadeyi belli bir amaçla kullanması farklı oluyor.

Bu ifadeyi siyasal İslamcılar Cumhuriyet devrimlerine karşı oldukları, özenti sosyalistler ‘Kurtuluş Savaşı’nın liderine tamam ama Cumhuriyet devrimlerine hayır’ anlamında kullanıyor.

Tartışma geçmişte de yaşanmış. Atatürk’ün adını anmaktan kaçınanlar sürekli “Gazi” diye söz edermiş. Falih Rıfkı onlara “Gazici” adını takmış.

Tarihi şahsiyetler iyisi ve kötüsüyle bugün soy isimleriyle anılır: Napolyon, De Gaulle, Stalin, Lenin, Troçki, Churchill, Hitler, Mussolini, Franco, Gandi, Mandela, Tito vs...

Bu şahsiyetlerin isimleriyle oynayarak siyasi sinyal verenlere pek rastlamazsınız. Bizim açıkgözler hariç.

DARBEDAR

Hafta sonunda 12 Eylül’ün 40. yıl dönümü nedeniyle ekranlarda ve gazete köşelerinde pek çok yorum yayımlandı. Yorumların hemen tümü Kenan Evren’e ve darbelere lanetli cümleler içeriyordu.

Kenan Evren 1980-83 arasında darbe lideri, 83-89 arasında cumhurbaşkanı idi. 89 yılından vefat ettiği 2015’e kadar geçen 26 yıl boyunca halkın arasında bir emekli olarak dolaştı. Sorgulanması için yeterli zaman vardı. Bugün arkasından atıp tutanlar sağlığında susup oturdular. Gittiği yerlerde alkışlandı.

Bu muhteremi Cumhurbaşkanı Gül 2010 yılında Çankaya Köşkü’nde kabul etti, saygıyla ağırladı. Evren sağlığına gösterilen ihtimamdan dolayı Abdullah Gül’e teşekkür etti.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri solu ezdi, sağın önünü açtı.

Sağ taraf o yüzden pek de şikâyetçi değildir 12 Mart ve 12 Eylül’den. Şimdi estirilen rüzgâr o yüzden biraz yapay kalıyor.

CUMA NAMAZI

Geçen cuma akşamı kanalları dolaşırken gözümüz Diyanet TV’de “Diyanet’e Soralım” adlı programa ilişiyor.

Program konuğu Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanvekili Zeki Sayar.

Zeki Bey tek tek gelen mesajları cevaplıyor.

Bu arada güzel örnekler, yararlı nasihatler de veriyor.

Derken bir izleyiciden şöyle bir soru geliyor:

“İş yeri sahibi cuma namazına gitmeme izin vermezse bunun günahı ona mıdır, bana mıdır? Ne yapmam gerekir?”

Zeki Bey, cuma namazının farz olduğunu belirttikten sonra özetle şu tavsiyeyi yapıyor:

- Eğer iş yeri sahibi cuma namazına gitmenize izin vermiyorsa o iş yerinden ayrılın. Yüce rabbimiz sizin rızkınızı da bir biçimde verir.

10 milyon işsizin bulunduğu bir ülkede... Kişinin ne iş yaptığını, o alanda iş olup olmadığını, evinde kaç nüfus beslediğini sormadan, “Patron cuma izni vermiyorsa işi bırak” tavsiyesini ağzımız açık dinledik.

Diyanet İşleri Başkanlığı zamanın neresinde duruyor?

FEN

İTÜ Öğretim üyelerinden Deniz Tunçalp Twitter üzerinden çağrı yapmış:

“Türkiye’nin en iyi liselerinden İzmir Fen Lisesi’nin online eğitim zamanında bilgisayarı olmadığı için sıkıntı çeken ihtiyaç sahibi öğrencilerine yeni bir bilgisayar bağışlamak isteyen kişiler veya şirketler olur mu? Toplam 12 öğrenci için bilgisayar arıyoruz.”

İzmir Fen Lisesi’nde 12 öğrencinin bilgisayarı yoksa varın gerisini düşünün.

Deniz Tunçalp bir öğrencinin mesajını da aktarıyor:

“Babam aylık 3 bin alıyor, yılda 36 bin eder, online eğitim için bir bilgisayar istedim, ortalama düzgün bir bilgisayar 5-6 bin civarı, yani yıllık gelirin 6’da birini bilgisayara vermeli ve bu imkânsız; evde 7 kişi yaşıyoruz.”

NOT: Deniz Tunçalp’e Twitter üzerinden ulaşabilirsiniz

TABURE

Bu mini fıkra internetten...

Profesör bir öğrenciyi kürsüye çağırıp “Dersi anlat” demiş.

Öğrenci başlamış anlatmaya, “Şimdi kürsünün üstüne çık, devam et” deyince, öğrenci kürsüye çıkıp anlatmaya devam etmiş.

- Kürsünün üstüne bir sandalye koy, üstüne çık devam et.

Öğrenci denileni yapmış.

- Şimdi sandalyenin üstüne tabureyi koy, devam et.

Öğrenci artık düşmemek için dengesini kontrol ederek konuştukça sözlerinde tutarsızlıklar başlamış. Hoca dersi bitirirken noktayı şöyle koymuş:

- İnsan yükseldikçe dediklerinde tutarsızlıklar olur, çünkü artık beyin söyleneni değil, bulunan yerden düşmemeyi önceler.

KAFE

Maske, mesafe, temizlik diyoruz. Bu arada sıkı bir maske kontrolü de var. Cezalar yazılıyor. Peki, temizlik konusunda nasıl ve ne kadar bir çaba var?

Kadıköy’de birkaç kafe gezdik. Kafelere dışardan da baktık.

Bir müşteri kalkınca diğeri oturmadan masanın dezenfektanla silinmesi gerekirken... Bunu hemen hiç kimse yapmıyor.

Daha da kötüsü... Kafelerin ve lokantaların tuvaletleri felaket. Pislik kol geziyor. Kiminde tuvalet kâğıdı bile yok.

Mutfakların temizliğinin daha iyi olmadığına emin olabilirsiniz.

Bunların kontrolü yapılıyor mu? Biz görmedik.

Ne belediyeler ne il sağlık müdürlüğü elemanları var görünürde.

Maske kontrolü niye var, temizlik kontrolü niye yok? Meçhul.

O zaman... Boşuna temizlikten söz etmeyelim.