Anılar... Anılar... Gazeteciye vurmak

23 Ocak 2021

Döndük dolaştık, gazetecilere yönelik tehdit ve saldırı mevsimine geri döndük.

Ülke gelişmeyince, toplumsal hayat bir türlü demokrat sınırlar içine giremiyor. Mağara devrini aşamıyoruz.

Saldırı deyince... Başımdan geçen olayı sizlere aktarayım.

Yıl 1978, 8 Kasım günü. Günaydın gazetesinde çalışıyorum. O gün ilk çocuğum doğacak. Eşimi öğle vakti Cerrahpaşa hastanesine götürdüm. Ben gazeteye döndüm, eşimin doğum yapacağını, bir miktar avans almam gerektiğini söyledim. Hayırlı olsun, dediler. Avansı alıp tekrar hastaneye döndüm. İlk oğlumuz Doğan o gece 12 sularında dünyaya geldi. Hemşireler bebeği gösterdi. Tuhaf duygular içinde birkaç saniye bakabildim. Eşim 02 sularında odaya alındı. Ben de yanına girdim. Sohbet ettik. Gayet iyiydi. Gece yanında kalmamı önerdi. Orada izinsiz kalmak pek şık olmazdı, 04 sularında yanından ayrıldım, hastanenin karşısındaki sabahçı kahvesine gittim. Bir çay söyledim. Yanıma orta yaşlı biri yaklaşıp, “Araç lazım mı?” diye sordu. Güvenilmez biri gibi durmuyordu. Birazdan kalkıp Cihangir’e gideceğimi söyledim. Çay bitti. Kırmızı Renault marka bir araca bindik. Beni eve, Cihangir’e götürdü. Arabadan inip apartmanın kapısına yürüdüm.

Tam anahtarı çıkarıp kapıyı açacağım sırada karanlıkların içinden iki genç fırladı. İkisinin de elinde o güne kadar görmediğim büyüklükte tabancalar. “Biz Başbuğ’un adamlarıyız” dediler gibi geldi bana. “Ceketini çıkar” dediler. Üstümde pardösü var. Ceketi çıkarmam için önce onu çıkarmam lazım. Ancak onlar nedense ceketimi çıkarmamda ısrar ediyor. Biri önde, diğeri iki metre geride duruyor. Tabancaların namluları tam alnıma hizalanmış. Ben “Para mı istiyorsunuz?” diye elimi cebime götürürken, öndeki saldırgan daha önce davranıp cüzdanı çekti aldı. Ancak ceketi çıkar muhabbeti sürüyor. Ceketi çıkarırken iki kolumu arkadan bağlayıp götüreceklerdi sanırım. Ben lafı uzatarak vakit kazanmaya çalışıyorum. Bir yandan da içimden nasıl bir kaderin içine düştüğüm geçiyor. Biraz önce çocuğum doğmuş ve ben biraz sonra ölüyorum. Çocuk ömür boyu “Babamı ben doğduğum gün öldürmüşler” deyip duracak. Ne hazin!

Öndeki saldırgan, yumruk mesafesinde duruyor. Ceketini çıkar derken kabzayla alnıma da vuruyor. Tabancayı bir elimle itip suratına yumruk atmayı düşünüyorum. Gözüm arkadakine gidiyor. Onun eli hiç titremiyor. Namluyu tam alnıma doğrultmuş durumda. Kafamı çaktırmadan biraz sola, biraz sağa kaydırıyorum. Namlu aynı hareketle beni izliyor. Eğitim aldıkları belli. Derken, sokağın başında birtakım ayak sesleri duyuldu. Arkadaki “Birileri geliyor” dedi. Öndeki tabancanın kabzasıyla gözümün üstüne müthiş bir darbe vurdu. Yere düştüm. Onlar biraz ötede duran araca binip kaçtılar.

Her tarafım kan içinde. Üst komşunun zilini çaldım. Telefonla Genel Yayın Müdürümüz Rahmi Turan’ı aradım. Sağ olsun tabancasını cebine koyup yarım saatte geldi. Gözümün üstüne sargı bezi koymuşuz. “Bakayım” dedi. Gözümü açınca, görüntüden o da korktu. Hastaneye gittik. Gece vakti ameliyata aldılar. Pek de iyi geçmedi. Sabah vakti iki kişi gelip yanıma oturdu. İkinci Şube’den gelmişler. Olayı sordular. Kısaca anlattım. Sonra tekrar konuşuruz deyip gittiler. Bizim gazete ertesi gün olayı birinci sayfanın ortasında iki sütun verdi. Olayın siyasi bir yanı bulunmadığını, adi bir saldırı olduğunu yazdı. Emniyet öyle açıklamıştı. Ben gözümün tedavisi için Haldun Simavi’nin davetiyle Londra’ya gittim. Dönüşte tekrar işe başladım. O günkü kaos ortamında olayın dosyası “adi vaka” damgasıyla kapatıldı.

Ben o sırada Günaydın’da etkili bir yerde bulunuyordum. İç siyasi haberler şefiydim. Bana veya gazeteye gözdağı vermek isteyenlerin fiili olabilirdi.

Yazının devamı...

Sinir harbi

21 Ocak 2021

Türkiye ile Yunanistan arasında istikşafi (keşif amaçlı) görüşmeler 25 Ocak’ta başlıyor. İki ülke arasında 2002 yılından başlayarak 60 görüşme yapılmış, görüşmeler 2016 yılında FETÖ’cü darbe girişimi sonrasında Atina’nın tavrı üzerine kesilmişti.

Türkiye yeni görüşmelere ABD ve AB’nin yaptırım baskısı altında giriyor. Oruç Reis’ten sonra Barbaros sismik gemisinin de geri çekildiğini geçenlerde Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas açıkladı. Türkiye böylece ABD ve AB’nin baskılarını yumuşatma yönünde davranırken Atina’nın bu durumdan istifade ederek alabildiği kadar tavizi almak için bastıracağı muhakkak.

Yunanistan Başbakanı Miçotakis geçenlerde “Tek sorunumuz kıta sahanlığıdır, biz sadece bunu görüşeceğiz” diyerek neyin peşinde olduklarını açıklamıştı. Atina belli ki adaların kıta sahanlığını kabul ettirmek yönünde bastıracak. Türkiye ise masaya tüm sorunların konulmasını istiyor.

Bu arada Yunanistan Ege’de karasularını 12 mile çıkarmaktan da söz etmeye başladı. Bunun pazarlığına da başlayabilirler.

Karşımızda bizimle anlaşmak için sebep görmeyen, aksine taviz almak için en müsait zamanı bulduğunu düşünen bir devlet var. İşimiz zor.

BAYDIN

Emekli Büyükelçi Uğur Ergun dostumuz anlatıyor...

1991 Körfez Savaşı biterken ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi oturumunu Washington Büyükelçiliğimiz adına ben izlemiştim. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 35 ülkeli koalisyon ABD’nin liderliğinde Saddam’a karşı mücadele vermişti. Senato, bu ülkelerden özellikle Suudi Arabistan ve Mısır’a yardımı ele alacaktı.

Yazının devamı...

‘Hayatımın Haberi’

19 Ocak 2021

Gazete ve televizyonculuk mesleğinde 30 yılı deviren Serdar Akinan, zaman içinde başından geçenleri bir polisiye roman lezzetinde kaleme aldı, “Hayatımın Haberi” adı altında kitaplaştırdı.

Cesur ve dürüst bir gazeteci Serdar Akinan. Mesleğe aşkla başlamış, aşkla sürdürüyor. İlginç sahnelerle dolu kitaptan ilginç bir bölümü aktaralım.

Akinan 90’larda Star TV temsilcisi olarak Washington’dadır. Refah Partisi’nde Yenilikçi ekip içinde yer alan Abdullah Gül bir davet üzerine Amerikan başkentine gelir. Carnegie Endowment’ta bir konferans verir. Konuşmanın bitiminde yönetici “Off the record” bölümüne geçer. Yani artık soru ve yanıtlar ‘yazılmamak kaydıyla’ gidip gelecektir. Bir izleyici sorar:

“Sayın Gül, siz İslamcı gelenekten gelen ve İsrail’i büyük şeytan, Amerika’yı da onun ortağı olarak niteleyen bir liderin partisi adına buradasınız. Size nasıl güvenebiliriz?”

Bu soruya Abdullah Gül şöyle yanıt veriyor:

“Bakın, biz şu anda o partinin içinde, o gelenekten gelen genç bir ekibiz. Elbette iktidara gelinceye kadar bu söylemleri sürdürmek zorundayız. Ancak şunu bilmenizi isterim. Bizlerin muhalefette ne dediğimize değil, iktidara geldiğimizde sizin için neler yapacağımıza güvenmeniz gerekir. Konuşmam da zaten bu iradenin beyanıdır.”

Bu sözler o zaman yazılmamak kaydıyla söylenmiş. Ancak aradan geçen 20 küsur yılda neyin ne olduğu zaten anlaşıldı.

DENKTAŞ

Yazının devamı...

Aşılanma zamanı!

14 Ocak 2021

Türkiye’ye 25 bin doz BioNTech aşısı geldiği ve bazı kişilere uygulandığı söylentileri dolaşırken... Kocaeli Üniversitesi Rektörü Prof. Sadettin Hülagü’nün 30 Kasım 2020’de kişisel Twitter hesabından attığı bir mesaj ortaya çıktı. Sayın Rektör bu mesajında diyor ki:

“Çocukken büyüklerimizin zoruyla aşıya götürülürdük. Covid-19 bizim bu huylarımızı da değiştirdi. 4 hafta önce ilk dozu yapılan BioNTech firma aşısının 2. dozunu bugün yaptırdım. Lütfen Maske, Mesafe ve Temizlik kurallarına dikkat edelim. İşin şakası ve telafisi yok.”

Böylece, Sayın Rektör’ün ilk aşıyı 2 Kasım’da yaptırdığı anlaşılıyor. Rektör Hülagü aşıyı gönüllülük uygulaması içinde yaptırdığını söylüyor.

Aşı uygulaması bugün yarın başlıyor.

Türk Tabipler Birliği’nden Prof. Kayıhan Pala bir ihtimale işaret ediyor. Elde bulunan aşı 3 milyon dozdur. Bir dozu alan kişiye 28 gün sonra ikinci doz verilecektir. 28 gün içinde ikinci parti aşı gelmezse ne olacak? Kimse garanti gelecek diyemiyor zira. O zaman vatandaşlar tek dozla idare edecek!

Planlamaya göre, ilk aşamada sağlık çalışanları ile huzurevlerinde bulunan kişiler aşılanacak. Daha sonra asker, polis, jandarma, adli personel, cezaevinde kalanlar ile çalışanlar, sonrasında da 65 yaş üzeri vatandaşlar aşılama programına dâhil olacak.

Bu sıralama uygulanırsa 65 yaş üstü çok uzun süre aşılanma bekleyecektir.

KOMŞU

Yazının devamı...

Anılar KRİZANTEM

9 Ocak 2021

Sabahın alacakaranlığı... Yağmur yağıyor, hava soğuk. Cam bile açılmıyor rüzgârdan. Karşımızdaki Kısmet Çiçekçisi’nin çalışkan kızı Yıldız Hanım gelmiş, saksıları tek tek dışarı çıkarıyor. Kebapçılar henüz açmadı. Yıldız Hanım sıkı sıkı giyinmiş, bir içeri bir dışarı, taşıyıp duruyor çiçek kasalarını. Uzaktan bakınca çiçekçilik rengârenk, şiir gibi bir iş sanılır. İçine girince manzara değişir. Çiçek koklarken güzeldir, bakarken güzeldir. Kadına hediye ederken güzeldir de... Oraya gelene kadar insanı canından bezdirir, adeta öldürür.



Sene 1973... TRT’den kapı dışarı edilmiş, Ankara’dan ve sansürlü gazetecilikten sıkılmış, Karslruhe yakınlarını mekân tutmuş olan dostum şair Özkan’la mektuplaşmış, “Gel buraya, sana da iş buluruz” mesajını alınca, ver elini Alamanya demişiz. Birkaç gün avarelikten sonra her nasılsa bir kaçak işçilik buluyor, bu defa ver elini Speyer kenti diyoruz. Bir çiçek serasında işçilik. Aman ne güzel... Çiçekler içinde bir yeni hayat başlıyor. Mutluyuz. Alman patronun evi de seranın içinde. Bir aile işletmesi. Güzel de bir kızı var. Her şey güzel. Çarçabuk iş bulmuş olmanın mutluluğu içinde, sabah vakti kolları sıvıyoruz. Bir makine koymuşlar ortaya. Kenarında taşla karışık bir toprak yığını.

-  Sen şimdi bu toprakları bu kürekle makinenin içine atacaksın, diyorlar.

Atıyoruz. Sürekli dönüp duran bir merdane taşla toprağı ayırıyor. Taşlar bir yana, ince toprak öte yana savruluyor. Makinenin boş dönmemesi lazım ayrıca. Sürekli toprak atacaksın içine. Başlıyoruz. Beş on dakika sonra yorgunluk basıyor. Bir saat sonra el ayak kesiliyor. Arada öyle bizim inşaat işçileri gibi küreğe falan yaslanıp dinlenmek yok. Makine boş dönmemeli. Patron uzaktan gözetliyor. İmanım gevriyor. Ama yiğitliğe pardon işçiliğe çok sürmemeye çalışıyorum.

Yazının devamı...

SIÇANIN KUYRUĞU

7 Ocak 2021

Son altı ayın enflasyon rakamlarının açıklanmasıyla birlikte memurlarla emeklilerin maaşlarına yapılacak artışlar belli oldu. Yine kimse memnun değil! Nedenleri mi?

Bir: TÜİK’in enflasyon rakamlarının gerçek enflasyonun altında olduğunu yaşayarak görüyorlar. Dolayısıyla, geçmişte olduğu gibi şimdi de reel anlamda gelir kaybına uğrayacaklarını baştan biliyorlar.

İki: Bizdeki sistemde önce enflasyon yaşanıyor ardından maaş ve ücret artışlarıyla telafisine gidiliyor. Yani, önce cepten paranız alınıyor sonra o para yerine konuyor. Daha doğrusu konduğu söyleniyor. Bu mağduriyet böyle devam edip gidiyor. Siz zamları hep geriden takip ediyorsunuz.

Üç: Sistem hep cebinizden çıkan parayı daha sonra yerine koymak şeklinde olduğu… Fazladan bir para konması söz konusu olmadığı için sıçan kuyruğu gibi hiç uzamıyorsunuz. Ülkenizin sürekli kalkındığı, refahın yükseldiği söylenirken, size enflasyonun üzerinde bir refah payı verilmediği için yaşam standardınız hiç yükselmiyor, hep yerinde sayıyor. Tabii bu TÜİK rakamlarının gerçek olması durumunda söz konusu. Gerçek enflasyon daha yüksek olduğundan gerçekte her yıl refahta artış bir yana mevcut durumunuzda ciddi gerileme yaşıyorsunuz.

Bu sistemden kimsenin memnun olmaması şaşırtıcı mı?

İLKER BAŞBUĞ

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Cumhuriyet gazetesinde, 1961-80 arası olaylarını inceleyen kitabı hakkında yapılan röportajda bir soru üzerine:

“Adnan Menderes, 25 Mayıs 1960 günü Eskişehir’de erken seçim tarihini açıklasaydı, 27 Mayıs askeri darbesi büyük bir olasılıkla önlenebilirdi” diyor.

Yazının devamı...