Amerika'nın öpücüğü ne kadar önemli?

Amerika'nın öpücüğü ne kadar önemli?


Bizim millet olarak kendi gücümüzü ve performansımızı değerlendirme konusunda ciddi bir sorunumuz var bence. Ya sınırlı başarıları abartıp, amiyane tabirle "gaza geliyoruz" ve kendimizi dünyanın hakimi ya da şampiyonu gibi görmeye başlıyoruz ya da gerçek gücümüzü ve başarılarımızı küçümseyerek kendimizi dış güçlerin insafına ya da merhametine terk edilmiş, biçare bir ülke gibi görüyoruz.
Bu ikinci tür algılayışın bir örneği şu anda ekonomiyle ilgili olarak yaşanıyor. Bir yıl önce krize sürüklenen iki ülkeden Arjantin'in bugün çok daha kötü bir noktada bulunmasını, buna karşılık Türkiye'nin krizden çıkış sinyalleri vermesini birçok kimse IMF'nin ve tabii onun arkasında duran ABD'nin desteğine bağlıyor. Özellikle 11 Eylül sonrasında Türkiye'nin ABD gözündeki öneminin artmasının Türkiye'ye destek sağlanmasında, buna karşılık Arjantin'in "hava almasında" belirleyici olduğu ifade ediliyor.
Türkiye'nin bugün daha ümitvar bir noktaya gelmesinde ABD ve IMF desteğinin payı var kuşkusuz ama Türkiye ile Arjantin arasındaki farkı yalnızca Amerika'nın öpücüğüne bağlamak tamamen yanlış. Yanlış olmanın ötesinde Kemal Derviş'e, ekonomi yönetimine ve çok zor şartlar altında bu krizi yaşarken metanetini kaybetmeyen, dayanışma olanaklarını devreye sokarak ayakta kalmaya çalışan halkımıza da haksızlık etmiş oluyoruz, böyle düşünmekle. Türkiye zor koşullarda zor kararları aldı ve uyguladı, şimdi bunun karşılığını görüyor.

Euronun 12 Avrupa Birliği (AB) ülkesinde yaşayan 305 milyon kişinin ortak parası olarak tedavüle çıkmasına yalnızca iki hafta kaldı ama yılbaşından itibaren ulusal paraları yerine euroyu kullanmak zorunda kalacak olan Avrupalıların önemli bir bölümü yeni paraya kuşkuyla bakıyor. "Euro alanı"nı oluşturan 12 ülkede bugün bir referandum yapılsa söz konusu ülkelerin bazılarında ulusal paralarını korumak isteyenlerin sayısı da euroya geçmek isteyenlerin sayısını aşabilir gibi görünüyor.
The Wall Street Journal gazetesinin bu yılın eylül ve ekim aylarında euro alanına dahil sekiz ülkede (Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Hollanda, Belçika, Avusturya, Finlandiya) ve euro alanı dışında kalan beş ülkede (İngiltere, İsveç, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti) toplam 11, 750 kişiyle göreşerek gerçekleştirdiği kapsamlı kamuoyu araştırması euronun hangi ülkede ne kadar benimsendiği konusunda iyi bir fikir veriyor.

Eurocular azınlıkta
The Wall Street Journal'ın araştırmasına göre Almanların yalnızca % 23'ü, Finlilerin % 30'u, Fransızların, İspanyolların ve Avusturyalıların % 32'si euroyu kullanmaya hazır. "Euro alanı" içindeki sekiz ülkenin toplamında da bu oran % 35'te kalıyor. Euroyu kullanmak istemeyen ve "kendi ulusal paramızı kullanmaya devam etmek istiyoruz" diyenlerin oranı ise Finlandiya'da % 67'yi, Fransa'da % 62'yi, Almanya'da % 57'yi, İspanya'da % 53'ü ve söz konusu sekiz ülkenin toplamında % 52'yi buluyor. Yalnızca İtalya ve Belçika'da euroyu kullanmak isteyenlerin oranı ulusal parayı kullanmaya devam etmek isteyenleri geçiyor.
Halen euro alanı dışında bulunan ülkelerden İngiltere'de de "hiçbir zaman euroya geçmek istemiyorum" diyenlerin oranı % 53'ü buluyor. Buna karşılık henüz AB üyesi olmayan Macaristan'da halkın % 69'u, Çek Cumhuriyeti'nde de % 62'si ulusal para yerine euronunu kullanılmasını istiyor.

Sınıfsal yaklaşım
Wall Street Journal'ın araştırması Avrupalıların gelir düzeyleriyle euroyu benimseme düzeyleri arasında yakın bir ilişki olduğunu gösteriyor. Yüksek gelir gruplarında euroyu benimseyenlerin oranı (% 45), reddedenlerin oranını (% 41) aşarken düşük gelir gruplarında euroyu benimseyenlerin oranı % 27'de kalırken reddedenlerin oranı % 60'ı buluyor. Bu veriler, AB çapında tek bir pazar oluşturmanın ve tek bir paraya geçmenin aslında Avrupa sermayesinin projesi olduğu ve toplumun önemli bir bölümünün bu hedefleri benimsemediği yolundaki iddialara da destek sağlıyor. Öte yandan 14 - 29 yaş grubundaki gençlerin % 40'ının euroya geçmeye hevesli olduğu, 50 + yaş grubunda ise bu oranın % 27'ye düştüğü görülüyor.
Euro yerine kendi ulusal paralarını kullanmaya devam etmek isteyenlerin bir bölümü, ulusal kimliğin en önemli simgesinden vazgeçmemek isteği ve alışkanlık gibi nedenleri öne çıkartırken bir bölümü de ulusal paralardan euroya geçiş anında zarara uğrayabileceklerini düşünüyor. Bunlar arasında euroya geçiş sürecinde gizli fiyat artışlarıyla karşılaşacaklarını düşünenler en büyük grubu oluştururken sahte banknotlarla aldatılma ve alışverişte para üstünü tam alamama kaygısı taşıyanlar da hayli fazla.

Karapara ziyafeti
Bu arada euro bölgesi ülkelerinde yasadışı yollarla kazanılan ve çeşitli nedenlerle banka sistemine girmemiş olup yastık altında ya da kasalarda saklanan ulusal para cinsinden banknotların da büyük bir hızla harcanmaya başlandığı ve bunun özellikle bazı AB ülkelerinde yıl sonu alışverişinin canlı geçmesinde belirgin rol oynadığı belirtiliyor. Örneğin kayıt dışı ekonominin % 20 - 25 dolayında olduğunun sanıldığı İspanya'da Mercedes ve Ferrari gibi lüks otoların ve diğer lüks malların talebinde ciddi bir patlama olduğu, İtalya'da da benzer bir durumun yaşandığı belirtiliyor. Bu nakit para canlanmasının talebi öne çekmesinin 2002 yılındaki satışları olumsuz etkilemesinden kaygı duyuluyor.
Öte yandan tedavülde bulunan 280 milyar mark tutarındaki banknotlardan yarısının Almanya dışında bulunduğu ve bunların önemli bölümünün şimdi banka sistemine girmeye başladığı anlaşılıyor. Bugüne dek tedavüldeki banknotların 70 milyar marklık bölümünün bankalara döndüğü söyleniyor.

İyi söyleşi yapmanın ne kadar zor ve zahmetli bir iş olduğunu yıllar önce Cumhuriyet gazetesinde çalışırken yaşayarak öğrenmiştim. Sevgili Neşe Düzel ile sevgili Nilgün Cerrahoğlu bu zorlukları aşıp ilginç söyleşiler yapabilen iki gazeteci. Yaptıkları işe nasıl özen gösterdiklerini biliyorum. Şimdi her ikisi de söyleşilerini kitap halinde toplayarak iyi bir iş yapmışlar. Neşe, çeşitli alanlardan kişilerle yaptığı, saklanmaya değer söyleşilerini "Türkiye'nin Gizlenen Yüzü" (İletişim Yayınları) başlığı altında toplarken söyleşilerinin temel hedefini de açıklamış oluyor. Nilgün'ün Om Yayınevi tarafından "Annem Batıya Gidin Dedi" adıyla yayımlanan kitabında ise Türkiye'yi dışarıdan izleyen yabancı ünlülerle yapılmış söyleşiler de var.