‘Borca girmeyin öleyim kızım’

Akciğer kanseri tedavisi gören bir baba kızına söyledi başlıktaki cümleyi.

Alabileceği tüm kemoterapi tedavisini almış, metastazı olan, 4. evre bir hasta sözünü ettiğim baba.

Doktoru immünoterapi tedavisi önerdi, Sağlık Bakanlığı da bu tedaviye onay verdi.

Sağlık Bakanlığı’nın onayına rağmen Sosyal Güvenlik Kurumu ihtiyaç duyulan ilacın parasını ödemekte isteksiz davranıyor.

İlacı ödeme listesinde olmayan tüm hastalar önce mahkemeye başvurup dava açıyor.

Mahkeme ilk olarak bir tedbir kararı alıyor ve 15 bin lira olan doz parasının SGK tarafından ödenmesini istiyor.

SGK, mahkeme kararı uyarınca iki hafta sonra ilacın parasını ödüyor ama hasta ve ailesinden davayı kaybettiği takdirde ilacın parasını geri ödeyeceğine dair bir taahhütname alıyor.

4. evre bir kanser hastası ve ailesine, avukat, dava masrafı açmanın ne manası var? Üstelik pandemi döneminde eve noter getirmek gibi ek riskler ve masraflarla da karşılaşıyor insanlar.

Sürecin en zorlu kısmı, ilk doz ilacın parasını bulabilmek. Bugün dar gelirli aileler için 15 bin lira az bir para değil.

Madem, SGK ilacın parasını ödüyor, o zaman insanları o 15 bin lirayı bulmaya zorlamanın ve para bulununcaya kadar kritik zamanı kaybetmenin ne manası var? SGK, bağlı kurumlar üzerinden ailelere ihtiyaç duydukları ilacı verebilir.

Bu tedavi toplam 6 ay sürüyor, hastaya 3 ya da 4 haftada bir ilaç veriliyor. Yani maksimum 8 doz ilaç kullanılıyor, toplam tedavi maliyeti de 120 bin lira tutuyor. Yaşama tutunmaya çalışan bir baba, kızına “Para bulmakla uğraşmayın, benden sonra bir de SGK borçlarıyla uğraşmayın” diyor ve hayatından vazgeçiyorsa bunu kabul edecek miyiz?

Türkiye kanser hastalarına ücretsiz tedavide dünyanın en ileri ülkelerinden biri, bazı immünoterapi ilaçları da ödeme listesinde, bunları biliyorum. Onca çaba ve masrafa, Sağlık Bakanlığı’nın da onayına rağmen en zorlu dönemeçte gölge düşürmenin ne manası var?

Paris’ten Türkiye’ye sallamak...

Aram diye Fransız yapımı bir sinema filmi var.

İçinde yok yok.

Fransa’dan Dağlık Karabağ’a çatışmaya giden, sonra Fransa’ya dönen Ermeni asıllı bir Fransız vatandaşı Aram.

Paris’te bir Türk generale suikast düzenlenmesinden tutun da, PKK ile silah anlaşması yapmaya ve silahların fiyatını da Türkiye hedeflerine karşı suikastlarla belirlemeye kadar türlü rezillik var filmin içerisinde.

Her neyse, konu film değil, filmin başrol oyuncusu Simon Abgaryan.

Le Figaro gazetesine bir mektup yollamış Abgaryan, Türkiye’ye etmediği hakaret bırakmamış. Ermensitan’ı “Bal, bilim ve gül ülkesi” olarak tanımlamış, “Sizi tepeleyeceğiz” falan demiş.

Daha rahat bir hayat yaşamak için bir başka yerde yaşayıp da, ucuz milliyetçilik yapanlara hep şaşırırım.

Bu coğrafyaya ait her kimlik değerlidir, burada bir tartışma konusu yok.

Sorun, kompleksli, diaspora milliyetçilerinden ve onları rehber kabul eden siyasetçilerden kaynaklanıyor.

Aksi olsa, Erivan hükümeti, “Türkiye’den ithalatı durduracağız, korkmayın kıtlık olmayacak” açıklaması yapar mıydı?

Türkiye Ermenileri, Türkiye Yahudileri

İsrail, Filistin’e operasyon düzenler, bir grup çıkar, Türkiye Yahudilerine kendince laf sokar.

Ermenistan, sivillerin olduğu şehirleri bombalar, bir grup çıkar Türkiye Ermenilerine “Hadi yorum yapsana” der. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı söz ettiğimiz ya da hedef aldığımız insanlar, farkında olan var mı?

Bu ülke vatandaşı Ermeni gençlerin yüzde 92’sinin ana dili Türkçe, UNESCO, Türkiye Ermeni dilini “Kesinlikle tehlikede olan dil” diye tanımladı yıllar önce.

Daha önce yazmıştım, İsrail’e girişte, pasaportumdaki Suudi Arabistan VIP vizesi nedeniyle havalimanında alıkonulduğum zaman, İsrail’in İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli, Türkiye Yahudi’si basın danışmanının kefaletini yeterli bulmamıştı konuştuğum MOSSAD görevlisi.

Herkesin aynı özelliklere sahip olduğu, herkesin aynı şeyi düşündüğü, herkesin tek tipleştiği bir ülke olamayız, olmamalıyız. Hem çok milletli, çok inanışlı bir imparatorluk olan Osmanlı’yla övünüp hem de Türkiye Yahudileri ve Türkiye Ermenilerini kendilerini alakadar etmeyen olaylar nedeniyle hedef almak ne yaman bir çelişki... 

Bir başbakan bunu giyer mi, giymez mi?

‘Borca girmeyin öleyim kızım’

Başbakan Sanna Marin’in yukarıdaki pozu Finlandiya’da ciddi bir tartışma yarattı.

Bir grup Başbakan’ın bu kıyafetini “ucuz” buldu, Finlandiyalı kadınlar sosyal medyada benzer pozlar paylaştılar. Çoğu kişi kıyafeti tartışıyor ama bana gören sorun bakan gözlerde.

Fotoğrafa bakıp da, devamını hayal ediyorsanız, o zaman hemen her kıyafet tercihini eleştirebilirsiniz.

1990’lı yıllarda Meclis TV’de görevli kadınların ayak bileğinin görülmesinden rahatsız olan vekillerimiz vardı bizim.

Yani sorun kıyafette değil, gözün gördüğünü cinsellik üzerinden yorumlayan beyinlerde...

NOT:

Dün Kıbrıs seçimleriyle ilgili yazımda “Yazarlar listesinin başında Türkiye’de FETÖ davasında uzunca bir süre hapis yatmış bir isim var” ifadesini kullanmıştım.

Dün söz konusu ismin avukatı hanımefendi aradı.

İleride kötü niyetli yorumlara engel olmak adına, müvekkilinin, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından haklı bulunduğunu, uzunca bir süre hapis yatmış olsa da sonuçta beraat ettiğini yazmamı istedi.

Ben de notu size iletiyorum...