Ersin’in can dostu ve gelişim

Ersin Korkut’un Survivor’da yarışırken ölen köpeği, daha doğrusu, can dostuyla ilgili haberleri takip ediyorum haftalardır.

Ersin’e kim haber verecek, haber nasıl verilecek, Ersin’in tepkisi, hepsini biliyoruz.

1990’lı yılların başında, oğulları Güneydoğu’da asker olan bir ailenin ev telefonu çalar ama açtıklarında ses gelmez. Arka arkaya iki kere daha olur aynı şey. Aile, her akşam olduğu gibi merakla haberleri izlemeye başlar, oğullarının görev yaptığı bölgede terör örgütü iki askeri şehit etmiştir. Annenin kalbi sıkışır, acaba oğluma bir şey mi oldu diye endişelenmeye başlar.

Baba da panikler, hemen yol yöntem bilen bir komşuyu çağırırlar eve, önce haberi izledikleri kanalın haber merkezini ararlar, kimse açmaz telefonu.

Sonra TRT’yi ararlar, bir muhabir çıkar karşılarına, aile derdini anlatır, muhabir uğraşır ama haberin orijinal metninde de bulamazlar şehit olan askerlerin adını.

Sabaha kadar bir koltukta anne, bir koltukta baba, gözlerini kırpmadan telefonun başında beklerler, ancak öğleye doğru arar oğulları “Ben iyiyim” der.

O geceden aylar sonra yine akşam saatinde çalar telefon, bu sefer kesilmez, gayet net duyulur karşıdan gelen ses, “Oğlunuz şehit oldu” der...

Bu yaşanmış hikâyeyi Güneydoğu’dan Öyküler kitabında okuduğum günden sonra, yöneticisi olduğum her haber merkezinde hem şehit hem de yaralıların adlarını koydurdum bültenlere, her bültenden sonra bir arkadaşımızın telefonlar için nöbetçi kalmasını sağladım.

1990’ların Türkiye’sinde değiliz artık. Yalnızlığın paylaşıldığı bir can dostun ne anlama geldiğini hepimiz biliyor ve hassasiyeti anlıyoruz, geliştiğimiz yanlardan biri bu.

Devlet, şehit haberlerini artık çok daha özenli ulaştırıyor ailelere, o konuda da çok mesafe aldık.

Fakat televizyon odaklı yaşama konusunda halen aynı yerdeyiz hatta daha da kötü durumdayız.

İngilizlerle farkımız

Oxford Üniversitesi bir araştırma yaptı. İnsanlar salgından sonra eskiye oranla halen yüzde 50 daha az hareket ediyorlarmış.
Bizim farkımız şu, evde kaldığımız günlere inat, pandemi öncesine göre çok daha fazla hareket etmeye başladık.
İnanmayan Kilyos sahiline, piknik yerlerine bir baksın...

‘İstemezük’ diye diye...

Taksi plakası meselesi ticari bir meseleden siyasi bir meseleye dönüştürüldü, bizzat İstanbul Taksi Odası tarafından.

Uber’den yeni plakaya kadar birçok konuda “İstemezük” diyor ve garip bir şekilde sonuç alabiliyor sektör.

Uzlaşı yanlısı değiller, dilleri “haklılıklarını” anlatmak değil, sektörden pay alanları ve yolcuları kötülemek üzerine kurulu.

Taksiciler Birliği Başkanı, “Uber San Francisco’da doğmuş, Afrin’de askeri şehit eden hainlerin ürediği yerdir. Uber’e binen de kullanan da vatan hainidir” demişti.

İstanbul’da 5 bin taksi plakası sürecinde söylenen “İstanbul’u kitleriz” lafı taksicilere ait değil.

O konuda haksızlık yapmayalım ama ortaya koydukları gerekçeleri de tartışalım:

İstanbul Taksiciler Odası Başkanı diyor ki, “Son taksi plakası ihalesinden sonra İstanbul’da toplu taşıma çok gelişti”

Londra metrosu 402 kilometre ve 270 istasyonla hizmet veriyor, 7.5 milyonluk şehirdeki taksi sayısı İstanbul’dan fazla.

New York metrosu 392 kilometre ve 481 istasyonla çalışıyor. 19 milyon nüfuslu şehirde toplam 86 bin taksi var.

Buradan bakınca yeni plaka konuşulabilir ama burada plaka tekelini kırıp, emekçileri koruyacak formülü bulmak lazım.

O işin bir yanı ama ben “İstemezük” halinin hep sonuç almasına takılmış durumdayım.

Bugüne kadar bindiği taksinin şoförüyle konuşarak oyunu değiştiren kimseye rastlamadım ben, rastlayan olduğunu da zannetmiyorum.

Siyasette Z Kuşağı’nın belirleyici olduğu bir döneme girdik ve siyaset makamı gençlere bu “İstemezük” tavrından hoşlanıp, hoşlanmadıklarını mutlaka sormalı...

Başyazar adresi

Osman Müftüoğlu, pandemi sürecinde Hürriyet’e başyazar oldu.

Okuyucusu bol olsun da, ben Hoca’nın mail adresine takılmış durumdayım. Hoca, osmanmuftuoglu55@gmail.com adresini kullanıyor başyazar unvanıyla da... Hocam, şu adresi Hürriyet uzantılı yapsanız çok daha şık duracak başyazar etiketi altında.

Shakespeare ve dostluk üzerine...

Eleştiri ne zamandır hoş görülmüyor bizim memlekette.

Hatta dostunuzu eleştirdiğiniz de “Sen nasıl dostsun” diye soran da çok oluyor.

William Shakespeare Sezar’ı öldürdükten sonra Brutus’u şöyle konuşturur:

“Sezar’ı daha az sevdiğim için değil, Roma’yı daha çok sevdiğimden... “

Türkiye’yi daha çok sevme hakkını kaçımız kullanıyoruz acaba?

Sonra oyun ilerler ve Brutus ile Octavius karşı karşıya gelir:

“Bir dost gözü kötülük görmez dostunda” der birisi, öteki cevabı yapıştırır: “Bir dalkavuğun gözüdür, o görmeyen kötülük dağlar kadar büyüse bile karşısında.” Bir baksak, hepimiz, dalkavuk olanlardan daha çok hoşlandığımızı fark edeceğiz aslında.

Not: Hıncal (Uluç) Abi, köşesinden ya da SMS ile eleştirdiğinde sert cevaplar yazıyor bazı arkadaşlarım.

Adam, gazetecilik mesleğini hepimizden daha çok seviyor ve daha iyi olmamız için eleştiriyor, bu kadar da egolu olmamıza gerek yok aslında...