Özlemek, anmak kolay, zor olanı anlamak

- Deniz Yolları İşletmesi Müdürü Raufi Manyas’ın 16 yaşındaki kızı Bilun,

- İstiklal Caddesi, Yıldırım Apartmanı’nda oturan Bayan Roya Koşnir,

- Bakırköy’den aşcı Hatice,

- Tarlabaşı 19 numarada oturan Satenik Ohannes,

- Topkapı Arpaemini Yokuşu’nda oturan Abdülhamit.

İsimlerinden de anlaşılacağı üzere, bu saydığım isimler farklı inançlara sahip insanlardı.

İnançları farklıydı ama Mustafa Kemal Atatürk’e bağlılıkları aynıydı.

Onlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün 16 Kasım sabahından 18 Kasım 1938 gece yarısına kadar halkın ziyaretine açılan naaşını görmek için sıraya giren ve çıkan izdihamda hayatlarını kaybeden 11 kişiden 5’i.

1938’de  İstanbul’un nüfusu 940 bin olarak tahmin ediliyor. Abartı ya da değil, yaklaşık 600 bin kişinin Dolmabahçe’de Mustafa Kemal Atatük’ün naaşını ziyaret ettiği söyleniyor.

Tek başına üzücü olan bu olay, aynı zamanda on yıllardır devam eden “Atatürk’ün cenaze namazı kılınmadı” propagandasının da başlangıcı oluyor.

18 Kasım günü İstanbul’a gelen Başbakan Celal Bayar ile cenazenin güvenliğinden sorumlu Orgeneral Fahrettin Altay arasındaki konuşma oldukça ilginçtir.

Fahrettin Altay, cenaze namazı kılınmayacaksa “Görevden affımı rica ederim” der, Başbakan Bayar, “Benim babadan kalma hocalığım da var ya, cenaze namazının camide kılınması farz değil farz-ı kifayedir” der.

Celal Bayar’ın bilgisinin kulaktan dolma olma ihtimaline karşılık İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Mehmet Şerafettin Yaltkaya ve Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rıfat Börekçi’den de görüş alınır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 sabahı Dolmabahçe’de kılınır.

Resmi görüşe göre, cenazede daha büyük bir izdihamdan korkulmuştur; gayri resmi görüşe göre, aslında Mustafa Kemal Atatürk için yapılan programda cenaze namazı yoktu, kız kardeşi Makbule Atadan’ın ısrarıyla namaz kılındı.

O döneme dair bir diğer tartışma, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra Ankara’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmasıdır. “Genç Cumhuriyet boşluk kaldırmazdı, seçim şarttı” fikrine bir itirazım yok.

Ancak İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Beyazıt Meydanı’nda yapılan top atışları yıllardır gereksiz gelir bana.

***

“Diktatör” diyorlar ya kimileri,

Cumhuriyet 1923’te kuruldu,

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 17 Kasım 1924’te.

Mustafa Kemal Atatürk hariç, Amasya Genelgesi’ne imza atanların tamamı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndaydı.

Şaşırtıcı değil bu durum, İttihat ve Terakki kökenli bu kadro Mustafa Kemal Atatürk’ün Sivas Kongresi Başkanlığı’nı engellemek için de uğraşmıştı.

Sivas Kongresi’nde ABD mandasının kabulünü oylamaya sunanlar da onlardı.

Çoğu kişi dikkat etmez ama daha sert politikalar güden İsmet İnönü, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduktan beş gün sonra Başbakanlık görevinden istifa eder, yerine daha ılımlı bir isim olan Fethi Okyar gelir.

Siz hiç siyasi rakiplerini yok etmeyen ya da büyükelçilik gibi uzaklaşacağı görevlere atamayan, aksine, milletvekili listesine alan “Diktatör” gördünüz mü?

***

Fethi Okyar karşımıza 1930 yılında bir daha çıktı.

Serbest Cumhuriyet Fırkası Başkanı Fethi Okyar, ilk yurt gezisine İzmir’den başladı, 4  Eylül 1930’da şehre vardı.

İzmir Valisi Kazım Dirik, Okyar’a, güvenlik gerekçesiyle yapacağı mitingden vazgeçmesini isteyen bir mektup yolladı.

Fethi Okyar bu durumu Atatürk’e bildirdi, Atatürk şu cevabı verdi:

“Anlıyorum ki sana konuşma yaptırmak istemiyorlar. Fakat sen ne olursa olsun konuşmanı yapacaksın ve karşılaşacağın engeli bana bildirceksin. Güvenlik için, Başbakan, İçişleri Bakanı ve İzmir Valisi önlemleri almakla yükümlüdür.”

İzmir’de 5 Eylül günü olaylar yaşandı ama Okyar, 7 Eylül’de engellenmek istenen konuşmasını yaptı.

Kurduğu partinin gidişatını gözleyen, CHP’den 14 milletvekili ve kız kardeşinin yeni muhalefet partisine katılmasını sağlayan kaç lider gördünüz siz?

7 Eylül’de Fethi Okyar’ın İzmir’de konuşmasını sağlayan Atatürk, 10 Eylül 1930 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan mektubunda “Ben CHP’nin Genel Başkanı’yım. Bu kuruluşa tarihten bağlıyım. Bu bağı çözmek için hiçbir sebep ve icap yoktur ve olamaz” diye yazmıştı.

1930’da Türkiye’de kurulan siyasi parti sayısı iki değil tam dörttü.

***

Kalamış İlkokulu’nda okurken sahip  olduğum ilk kitap Salih Bozok’un Atatürk ile ilgili anılarının olduğu kitaptı.

Yıllar içerisinde Türkiye’de yasaklanmış olanlar dâhil onlarca Atatürk kitabı okudum.

Tüm kitaplarda dikkatimi çeken üç nokta oldu.

Birincisi, Bozkurt dahil olmak üzere, beğenilmeyen kitaplar bile Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğini teslim etmek zorunda kalmış kitaplardır.

İkincisi, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatına dair tüm bilgilerimiz yarım yamalak.

Mesela Fikriye, Çankaya dönüşünde otomobilde intihar edip öldü diyen kitaplar da okudum, hayır, hastaneye kaldırıldı ve bir hafta daha yaşadı hatta Atatürk Sağlık Bakanı’nı yolladı diyenler kitaplar da.

İnsan Atatürk’ü keşke daha fazla anlatsalarmış bize.

Bir başka nokta, Atatürk ile İsmet İnönü arasındaki gerilimin su yüzüne çıktığı İngiliz diz bağı nişanı tartışması var.

Kimi kaynaklar o tartışmanın Çankaya Köşkü’nde yaşandığını yazıyor, kimi kaynaklar Yalova’da.

Türkiye’de siyasi hayatın önemli kırılmalarından birinden söz ediyoruz oysa.

Bir sürü arkadaşım Salih Bozok’un 10 Kasım 1938’de, intiharından sonra kurtarıldığını ve yaşadığını bilmiyordu.

Salih Bozok’un Atatürk’ün ölümünden sonra intihara çok önceden karar verdiğini, bunu Savarona yatına çağırdığı oğluna söyleyip, annesini emanet ettiğini ve Atatürk öldüğünde ateş edeceği yeri tentürdiyotla işaretlediğini yıllar sonra öğrendim. Tıpkı, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün kaçınılmaz olduğunun Ekim 1938’de medyaya haber verilmesi gibi geç fark ettiklerim de oldu.

Özlemek, anmak kolay, zor olanı anlamak

***

Gelelim Mustafa Kemal Atatürk nasıl bir insandı sorusunun en somut yanıtına...

Sert bir tartışmanın ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine İsmet İnönü 19 Eylül 1937’de Başbakanlık görevinden önce istirahate çekilir, bir ay sonra kadar da istifa eder.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk emri, İsmet İnönü’ye daha fazla saygı gösterilmesi olur ve ilk yaptığı iş de, her ay İş Bankası’ndaki gelirinden yolladığı bin lirayı 3 bin liraya çıkarmak olur.

Bir de 5 Eylül 1938’i yazmak gerekir.

Mustafa Kemal Atatürk hastadır ve aynı günlerde İsmet İnönü de safra kesesi iltihabıyla uğraşmaktadır.

İnönü’nün ağır hasta olduğu bilgisi Mustafa Kemal Atatürk’e ulaşır, Prof. Fissenger’i, İnönü’ye bakması için hemen Ankara’ya yollar.

Ardından vasiyetini hazırlamak ister. İstanbul 6. Noteri İsmail Kunter, Dolmabahçe’ye bir profesörün doktor arkadaşı olarak girer, Mustafa Kemal vasiyetini yazar ve İsmet İnönü’nün üç çocuğunu vasiyete dâhil eder.

Mustafa Kemal Atatürk, gayet iyi biliyordur ki İsmet İnönü’nün kardeşi, adı fazlasıyla akçeli işlere karışan ve hatta Bomonti Bira Fabrikası nedeniyle Atatürk-İnönü gerginliğinde pay sahibi olan Hasan Rıza Temelli, İsmet İnönü öldüğünde yeğenlerine  bakmayacaktır.

Onca tartışma, birlikte çalışmama kararına rağmen, dostunu ve dostundan sonra çocuklarına olabilecekleri düşünen bir yürek en az öğrendiğimiz Mustafa Kemal Atatürk.

***

Lise bitinceye kadar hemen her 10 Kasım’da sahnede olanlardan biriydim, sokakta hiç 9’u 5 geçe tecrübem olmamıştı.

Sirenler çaldığında yolda ya da trafikte durmayanlara çok ama çok kızarak uzun yıllarım geçti.

Sonra kızmamayı öğrendim.

Birincisi, 10 Kasım’da saygı duruşunda bulunmak tıpkı arabanın arkasına Mustafa Kemal Atatürk adını yazmak gibi şekilci bir anma hali.

Gerçekten anlamaya  çalışmadıktan sonra ne saygı duruşunun anlamı kalıyor ne de başkalarına saygı duymayan, tüm kuralları ihlal eden bir arabanın arkasında ne yazdığının önemi kalıyor.

Geçenlerde, herkesin hakkını çiğneyen bir arabanın yanına yaklaşıp, “Arkaya yapıştırdığınız etiket size bir sorumluluk da yüklüyor, farkında mısınız?” diye sordum, “Pardon” dedi karşımdaki.

Bugün 10 Kasım... Anmak kadar, üzerinde düşünmek günü yani...