Duygusal yeme nedir?

5 Haziran 2020

Danışanlarda yan durum olarak en sık karşılaştığımız durum duygusal yeme durumu. Bu durum bireyin fizyolojik bir açlık hissetmeden olumsuz duyguları bastırmak için yemek yeme isteği duymasıdır. Duygusal yeme fizyolojik açlık gibi yavaş yavaş değil bir anda gelir. Kişi kendini stresli, üzgün, mutsuz, duygusal olarak boşlukta hissettiği zaman gerçekleşir. Bireyler genellikler bu durumlarda kalorisi, yağ ve şeker oranı yüksek yiyeceklere yönelirler. Yenilen yağlı ve şekerli yiyecekler kişiyi kısa süreliğine rahatlatır. Yiyeceklerin oluşturduğu rahatlama etkisi geçtikten sonra bireyler tekrardan duygularla baş etmede zorlanırlar. Tekrar yemeye başlanır ve bu kısır döngü devam eder. Bir süre sonra bu yiyeceklere bağımlı hale gelinir. Özellikle tercih edilen yağlı besinler bireyin dopamin (canlılık) hormonlarını bir anda yükseltip bir anda düşürür. Aynı zamanda şekerli besinler de bireyin serotonin (mutluluk) hormonlarını bir anda yükseltip bir anda düşürür. Bu yiyecekleri tüketemedikleri zaman yoksunluk belirtileri gösterirler; sinirlilik, gerginlik, mutsuzluk gibi.

Bu kısır döngüden çıkmak için öncelikle kişi duygusal yeme yaşadığının farkında olmalıdır. İşe yiyecekleri dengeli tüketmekle başlanabilir, eğer kalorili yiyeceklere bağımlıysanız onları hiç tüketmemek sizi daha çok strese sokacak ve bu yiyecekleri daha çok tüketmek isteyeceksiniz. Ayrıca bu dönemde bolca su tüketimi yapmalısınız. Açlıkla susuzluk birbirine karıştırılabiliyor. Açlık hissettiğiniz an önce su tüketip ardından 15 dakika bekleyin. Açlığınız geçmediyse bir şeyler yiyin. Fiziksel aktivite stresinizi azaltacak ve stresle baş etmek için yiyeceklere daha az yönelmenizi sağlayacaktır. Yemek yeme günlüğü tutmak ve genellikle hangi duyguları bastırmak için yemek yediğinizi not almak gerekir.

Bu duygularla baş etmek için yemek yeme dışında neler yapabilirsiniz? Sizi yemek yemek için tetikleyen duyguları keşfedip temeline inin. Eğer sizi tetikleyen duygu yalnızlıksa biraz daha sosyal olmayı deneyebilirsiniz. Kendinize olan sevginizi göstermenin tek yolu yemek yemekten geçmiyor. Eğer problemlerinizi tek başına çözemiyorsanız, hem duygusal sıkıntılarınız hem de yeme bozukluklarınız için terapi almayı deneyebilirsiniz.

Yazının devamı...

Çocuklarda Mahremiyet Eğitimi

10 Haziran 2019

Herkese merhaba! Çocuklara yönelik istismar haberlerini okudukça insanlığımızdan utanır oldum ve uzunca bir aradan sonra tekrar yazmaya karar verdim. Kulağa pek hoş gelmese de günümüzün çığırından çıkan konularından biri olan çocuk istismarı ve bu istismarı yapan insanlar(!) ile ne yazık ki aynı toplum içerisinde yaşıyoruz. İşte bu yüzden sevgili ebeveynler sizlere büyük sorumluluk düşüyor.

Çocukların 0-6 yaş dönemi gelişim sürecinde mahremiyet eğitimi önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü insan kişiliğinin temeli okul öncesi dediğimiz bu dönemde atılır. Kimi ebeveynler henüz erken veya daha çocuk diyerek mahremiyet eğitimini ileri yaşlara bırakmaktadır ancak bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü bu eğitimin verilmesi çocuğun ruhsal ve cinsel açıdan korunması adına önemlidir. Mahremiyet eğitimi dediğimiz “özel bölge eğitimi” çocuğun kendinin ve diğer insanların özelinin farkına varması, kendi özel alanını koruması, diğer insanların özeline saygı duyması, kendi ile çevresi arasında sağlıklı sınırlar çizmesi, istemediği her dokunuş ve talebe hayır diyebilme özgürlüğüne sahip olduğu bilgilerini içerir.

Peki bu eğitimi kimler vermelidir? Bu eğitim verilirken dikkat edilmesi gereken durum ve davranışlar nelerdir? Çocuklara tam olarak kaç yaşında mahremiyet eğitimi verilmelidir?

Buyurun şöyle devam edelim:

Mahremiyet eğitiminin çocuklara korku ve endişe yaratmadan, günlük yaşamın içinde doğal olarak verilmesi uygundur.

Vücudunun özel olan bölgeleri ve bu bölgelerin gizlenmesi gerektiği çocuğa iki yaşından itibaren anne veya babası tarafından yavaş yavaş anlatılabilir. Ancak bu durumda bir tercih yapmak gerekirse bu eğitimin anne tarafından verilmesi daha uygun olacaktır.

Çocuğun kendi mahremini/özel alanını koruyabilmesi adına öncelikle bu alanı çocuğa doğru ve dikkatli bir şekilde tanımlamak gerekir. Bu bölgeler; dudak, göğüsler, popo ve bacak arasından meydana gelmektedir.

Yazının devamı...

Erkekler Ne İster?

25 Ocak 2018

Günümüze kadar aslında toplum olarak erkeklerin beklentileri üzerinde pek durulmadı, hep kadınlar ne ister diye soruldu ve erkeklerin ne istediği konusunda pek az yorum yapıldı. Peki bir erkek kadından ne ister?

Hayatı kadınlar kadar ayrıntılarda yaşamayan erkeklerin iç dünyasına gelin şöyle bir yolculuk yapalım. Ancak ben burada erkek rahat olmak ister, mutlu olmak ister, en az üç çocuk ister gibi klasik kalıp cümleler kullanmayacağım. Öncelikle kadınlar gibi erkeklerin de beklentileri olabileceği konusunda bir anlaşalım.

Peki bunlar neler?

Erkekler hayatlarını basit yaşamak isterler fazla detaya girmeden yalın, özgür ve kısıtlanmadan.

Erkek kendisine önem verilsin ister. Ailesi ve arkadaşları tarafınca önemli olduğunu hissetmek, toplumda yer edinmek ve değer görmek ister. Geleceğe yönelik atacağı adımlarda her zaman yanında olup ona destek olabilecek, onu yargılamadan dinleyip fikir alışverişi yapabileceği bir eş ister.

‘Sadakat, güven ve açık sözlülük’ bu duygular erkeğin kadında hissetmek istediği en önemli zemin duygulardır. Kadınlar için de önemli olan bu zemin inandırıcılık bakımından erkeklerde biraz daha güç meydana gelmektedir. Erkek güven duyduğu ilişki içerisindeyken kendini rahat hissettikçe sırlarını sizinle paylaşmaya ve size bağlılık göstermeye başlayacaktır.

Erkeklerin kadınlardan beklediği altı çizilmesi gereken bir diğer önemli konu ise sınırlardır. Erkekler bazen kendi arkadaş çevreleriyle bireysel vakit geçirmek isteyebilirler. Bu sizi sevmediği veya artık sizinle vakit geçirmekten hoşlanmadığı anlamına gelmez. Bu noktada kısıtlanan şeyin her zaman daha cazip geleceğini hatırlatmak isterim. Erkek de kadın gibi “biz” den önceki “ben” hayatına ara ara özlem duyabilir. Bu noktada ise eşlerin birbirinin hayatına müdahale etmek yerine aşırıya kaçmadığı sürece saygı duyması hem çifti mutlu eder hem de ilişkinin niteliğini artırır.

Annelerine benzeyen kadınları seçerler. Şefkat duygusunu ilk tattıkları ve kendilerini en rahat hissettikleri yer ana kucağıdır. Bu sebepten anneleri gibi olan kadın onlar için öncelikli ve el üstündedir. Çünkü anne ne olursa olsun gitmez, koşulsuz sever ve güzel yemeklerle karnını doyurur. Bunun farkında olan erkek hayatını bu çizgiye en yakın gördüğü kadınla birleştirmek ister.

Yazının devamı...

Pedofili/Sübyancılık

15 Kasım 2017

Son yıllarda fazlasıyla rastladığım çocuk istismarı haberleri ve beraberinde duyduğum rahatsızlıktan ötürü bu yazıyı yazarak ebeveynleri bilgilendirmek istedim. Halk dilinde “sübyancılık” olarak bilinen “pedofili” çoğu insan tarafından üstü kapatılarak varlığı inkar edilen, ağır bir çocuk istismarıdır.

Pedofili hastaları çoğunlukla çocukluk yıllarında bir istismara maruz kalarak, bunu saklayan ve ilerleyen yıllarda yarım kalan bu travma ile tekrar yüzleşerek, merak giderme peşinde olan kişilerdir. Ancak çocuklukta bu durumu kontrol etme yetisinden mahrum kaldıklarından, çocuklara cinsel saldırılarda bulunarak travmalarını yeniden yaşamak isterler ve bu defa usta olma gayesi taşırlar. Yaşanan bu rol değişikliği, onları üst düzeye çıkarır ve artık kendilerince mağdur değil mağrurlardır. Bu durum tekrarlandıkça ise zevk almaya başlarlar.

Tanı ölçütlerine baktığımızda pedofili tanısı konabilmesi için cinsel etkinlikte bulunan kişinin en az 16 yaşında olması gerekmektedir. Bu kişinin cinsel istismarda bulunduğu çocuklardan en az beş yaş büyük olması aranan ikinci belirtidir. Şahsın çocuklara yönelik cinsel dürtü ya da düşlemlerini denetleyememesi İse bizi tanıya götüren son belirtidir.

Günümüzde pedofili için kesin bir tedavi henüz söz konusu değildir. Ancak bu hastalığa sahip kişiler için dürtü ve davranışları kontrol etmeye yönelik önlemler alınabilir.

Çocuk istismarı denildiğinde yalnızca cinsel anlamda bir boyut akla gelmemelidir. Çocuğa yapılan fiziksel istismar, duygusal istismar ve ihmal de bu boyutun içine girmektedir. Ancak cinsel anlamda yapılan istismarlar anlaşılması ve açığa çıkarılması en zor olanıdır. Bunun sebebi ise çocuğun bunu anlayacak olgunluğa erişmemesi, farklı yorumlaması veya utanç duyarak gizli tutmak istemesinden kaynaklıdır.

Çocuklarımız en çok güven duydukları insanlara karşı korunmasızdırlar.

Değerli anne ve babalar birçok insan pedofili hastası olan bireyleri üstü başı dağılmış, yaşını başını almış, sapa yerlerde yaşayan ve yalnızca sokaklarda yaşayan çocukları seyreden insanlar olarak düşünürler. Ancak pedofiller kimi zaman kapı komşumuz, çok güvendiğimiz arkadaşlarımız, çocuk bakıcıları, öğretmenler, doktorlar, servis şoförleri ve hatta aile bireyleri olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Pedofili hastası bireyler, çocukları tuzaklarına genellikle onların güvenlerini kazanarak düşürürler. Güvendiği şahıslar tarafından yapılan şeyin taciz olduğunu anlayamayan çocuk bazen de onları korumak için sessiz kalır. Pedofilik kişilerin eylemlerini gerçekleştirmek için seçtikleri yerler çoğunlukla çocuğun tanıdığı bildiği, kendini güvende hissettiği yerlerdir.

Yazının devamı...

Fazlalık Ağırlık Yapar

2 Kasım 2017

Ufacık ayrıntılarla mutlu olan insanlar tanıyorum. Kargaşadan uzak. Sevmenin, sevilmenin ne demek olduğunu bilen; sade insanlar, sade hayatlar.

Sahi neydi mutlu olmak?

Başkalarının istediği şaşaalı hayatı dört dörtlük yaşayan da mutlu muydu? Yoksa imrenmelerin gölgesi ve estirdiği rüzgar mıydı mutlu rolü yaptıran…

Gösteriş için yaşanan hayatlar tanıyorum, bütün düzenini buna adamış insanlar. Okumayı sevdiği için değil mesela o kitap çok reklam olduğu için alan ve bir kez olsun açılmayan sayfaları, kitaplığın bir rafına terk eden. Oysa yazar o satırları yazarken ne hayaller kurmuştu. Hayatta böyle değil mi? Hepimiz kendi hayatlarının yazarı ve kimin kapağı daha gösterişliyse o hep daha çok tercih edilen. Asıl olan okunmak, anlaşılmaktı ama pek azımız bunun farkındayız. Varlığını hissetmediğin o mutluluğun sana getirisi neydi ki götüreceklerinden korkuyorsun.

Azla yetinmeyip daha fazlasını istediğin her şey için hak ettiğin ya da hak ettiğinin fazlası olduğunu hiç düşündün mü? Düşün mesela bir defalık sorgula kendini, hayatını, yanlışlarını, sevdiklerini, sevmediklerini, kaybettiklerini, kazançlarını, yaptıklarını ve bundan sonra yapacağın her şeyi. Boşlukta bırakma kendini, bir kabın olsun muhakkak ancak o kabın sınırlarını sen belirle. İnsanların seni sevmesine ihtiyaç duyma ve sevilmediğin için hiçbir zaman üzülme. Kendi çizgilerini çek ve sana iyi gelmeyen kimseyi bu sınırların içine dahil etme.

Seni eleştirenler olacaktır, tutup şöyle bir aşağı çekmek isteyenler. Değer yargılarını saçma buldukları yetmediği gibi guguklu saat gibi her gün sana başarısız olacağını hatırlatanlar da cabası. Günümüzde hepimizin takdir ettiği, tanınmış mucit ve bilim adamlarından bir kaçı olan Bill Gates, Walt Disney, Albert Einstein, Charles Darwin, Isaac Newton, Thomas Edison gibi isimler defalarca başarısız olmalarına rağmen asla vazgeçmeyerek her başarısızlığı bir deneyim olarak nitelendirmişlerdir. Düşünebiliyor musunuz çevre baskısı, dönemin getirdiği bir takım zorluklar ve akranları tarafından alay konusu yapılmış bu insanlar vazgeçmiş olsalardı belki de bugün hayati önem taşıyan bu buluşlardan mahrum kalacaktık. Ayağın taşa takıldığında 1999 defa başarısız olmasına rağmen vazgeçmeyen Edison gelsin aklına.

Hayatını benimse ve sınırlarını zorla. Denenmemiş mutluluk olmaktansa, denenmiş pişmanlığı tercih et. Kendini sürekli yenile, araştır, öğren, başar, bazen düş tekrar kalk, vazgeçme, çabala, yaşa ve deneyimle,

BU SENİN HAYATIN.

Yazının devamı...

Uykusuzlukla Başım Belada

18 Ekim 2017

Çok kıymetli okurlarım bu hafta neredeyse hepimizin zaman zaman yaşadığı uyku problemlerinin hayatımızda ki önem ve gerekliliğine değinmek istiyorum. Öncelikle iyi bir uyku dinç ve sağlıklı bir bedeni beraberinde getirir. Bedenin fiziksel ve psikolojik ihtiyacı olan bu uyku yeterince ve düzenli alınmadığında ise bir takım işlevsizlik ve tökezlemeler yaşanmaktadır.

Gün içerisinde yaşanan bir takım sıkıntılar, geçmiş yaşantılar, gelecek kaygıları, moral bozuklukları, stres vb. kafaya takılan durumlar “yatağa girdikten sonra dön dolaş bir türlü uykuya dalamıyorum” şikayetlerini ortaya çıkarıyor. Zihnin bu denli düşüncelerle meşgul olması da nihayetinde uykuyu kaçırıyor. Dolayısıyla ertesi gün yorgun, huzursuz, uykusuz, agresif bir ruh haliyle güne başlamaya sebep oluyor.

Bir süre sonra bozulan uyku düzeni kişinin iş hayatını, aile yaşantısını, çevresiyle iletişimini olumsuz yönde etkiliyor. Uyku sorununun çözülmesinde ise ilk olarak yaşanan problemin neyden kaynaklandığının bulunması gerekiyor. Sorunun ana kaynağı bulunduktan sonraysa tedavi süreci başlıyor.

Uykusuzluğun birden fazla nedeni olabiliyor ancak araştırmalara göre en bilinenler; yoğun stres ve kaygı, bağımlılık yapan maddelerin (alkol, kafein, nikotin) aşırı kullanımı, ilaçlar, psikolojik rahatsızlıklardır.

Unutmayın uyku sosyal yaşantımızı sağlıklı sürdürebilmek için gereken en önemli hususların başında gelir. Uyku problemi ciddi bir rahatsızlık olmakla beraber, kulak ardı edilmemesi gereken bir durumdur. Eğer kendi başınıza üstesinden gelemiyorsanız mutlaka bir uzmana başvurmalısınız.

Öneriler

*Dengeli ve düzenli beslenin, uyumadan en az iki saat önce yemek yemeyi bırakın.

*Yattığınız odanın (uyurken) loş ışıklı veya karanlık olmasına özen gösterin.

Yazının devamı...

Paranoya

19 Eylül 2017

Paranoya çoğunlukla sorun çözme yetisi olmayan insanlarda sıkça rastladığımız karmaşık duygulara sebep olan ruhsal bir bozukluktur. İlk olarak kaygının meydana geldiği daha sonra ise düşünce çarpıklıkları, kuşku ve hezeyanlarla devam eden bu süreç, gün geçtikçe bir bataklık gibi hastayı içine çekerek yaşamını etkisi altına alabiliyor. Bu sorunun görmezden gelinerek tedaviden kaçılması ise hem paranoyası olan hastaya hem de yakınlarına büyük zararlar vermektedir.

Paranoyası olan hastalar bu bozukluğun farkında olmadıkları gibi bunu farkeden yakınlarına da büyük çıkışlar yaparak kuşku ve hezeyanlarını kanıtlama yoluna gitmektedirler. Yetersiz özgüven ve sorun çözme becerilerinde ki başarısızlık paranoyanın gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Bir akıl hastalığı belirtisi olan paranoya genetik ve çevresel etmenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Kişi bu durumda çevresi tarafından aldatıldığını ve sömürüldüğünü düşünür. Sürekli şüphe duyar, iz sürmeye çalışır ve başkalarının ona zarar vereceğine inanır. Yakınlarına büyük oranda kin tutar, görmezden gelinmeye tahammül edemez ve asla unutmazlar. Sıradan sözleri dahi aşağılanma ve tehdit olarak algılayabilirler. Zaman zaman gerçekle tutarlı olmayan düşüncelere kapılırlar. Aile, arkadaş ve ilişkilerinde karşı tarafın bağlılık ve güvenirliğinden sürekli kuşku duyarlar. Doğruluğuna inandığı bu kuşkunun sonucunda ise bazen pişmanlık bazense öfke ve saldırı tepkileri gösterebilirler. Eleştirilmekten hoşlanmazlar. Sürekli olarak gard almış durumda kendilerini savunarak karşıyı bunaltırlar. En yakınlarına bile güvenmediklerinden ilişkilerinde sürekli huzursuzluk yaşarlar. Sıklıkla yakınlarındakileri kontrol edip, olmadık şeylerden şüphe duyar ve hesap sorarlar.

Paranoya ile birlikte majör depresyon, kişilik bozuklukları, alkol ve madde bağımlılıkları, saplantılar gibi diğer psikolojik rahatsızlıklar da görülebilmektedir.

Bireyin kendini güvende hissetmemesi ve bu duygunun zedelenmesi paranoya ilerlemesinde önemli bir tetikleyicidir. İçinde bulunduğumuz toplumdaki huzursuzluk, tehdit, risk ve tehlikeler paranoid bir tutumun oluşmasını teşvik etse bile kişinin bire bir paranoya hastası olmasını desteklemez.

Gelin kuşkuyu polisiye filminde ki SHERLOCK’a bırakalım efendim.

Herkese şüpheden uzak huzurlu bir hafta dilerim.

PSİKOLOG Ayşe Düşüngülü

Yazının devamı...

Panik Atak Bozukluğu !

5 Eylül 2017

Panik Atak Bozukluğu!

Değerli okurlarım “Benim hayatım hep böyle mi geçecek?” diye endişe etmeyin, uzman yardımı beraberinde stres ve korkudan uzak durarak panik atağı yenmeniz mümkün. Son günlerin yaygın hastalıklarından biri olan panik bozukluk kontrol altına alınması mümkünken ne yazık ki kulaktan dolma ve doğru sanılan bir çok yanlış sayesinde daha da ilerleyerek hasta ve yakınlarını bezdiriyor. Gelin şöyle bir bakalım panik atak nedir ve neler yapılmalıdır?

Kişinin aniden yaşadığı stresli bir olay veya nedeni o an için belirsiz yoğun bir kaygı durumu panik atağı başlatabilir. Panik atak ruhsal açıdan başlar ve fiziksel belirtilerle devam eder. Yaşanan kaygının ne zaman ortaya çıkacağı bilinmez; yemek yerken, karanlıkta, asansörde, uyurken, kalabalık bir ortamda veya bir başına kalındığında görülebilir. Bu durum kişinin bireysel yaşantılarına özgü olarak değişim göstermektedir.

Birey geçirdiği panik atakları yanlış yorumlayarak tekrar yaşamaya yönelik korku duyar ve tetikte bekler. Bedensel duyumlarına daha çok dikkat etmeye, onları izlemeye başlar. Benzer duyumları hissetmeye başladığında aynı şeyleri yaşayacağını düşünerek yoğun bir kaygı ve korku içine girer. Bu durum her insanın hayatı boyunca birkaç kez yaşaması mümkün normal bir seyirdir. Ancak buna bir bozukluk ismini verebilmemiz için bireyin hayatını zorlayacak sıklıkta panik bozukluk belirtilerinin yaşanması ve her defasında bu sürenin uzaması gerekmektedir.

Panik bozukluk belirtileri genellikle kalp krizi belirtileriyle karıştırılmaktadır. Atak geçirildiği sırada kişi kendini ölecekmiş gibi hisseder. Kalp atışları hızlanabilir, nefes daralabilir, gözler kararabilir, vücudun belirli yerlerinde terlemeler, dudaklarda uyuşma, ağız kuruluğu, göğüs bölgesinde sıkışma ve baş dönmeleri yaşanabilir. Nadiren mide bulantısı, karın ağrısı ve bayılmalar görülebilir. Kişi kontrolünü kaybetme korkusu yaşar. Doğru teşhis için mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır.

Geçirilen ataklar genellikle 7-8 dakikaya kadar sürmektedir. Fakat bazen 1-2 dakika da atlatılırken bazen ise 10-12 dakikaya kadar uzayabilmektedir. Bu süreçte beden savaş ya da kaç taktiğini uygulayarak kendine bir savunma düzeneği oluşturur. Ve fiziksel olarak yukarıda belirtilen tepkileri verir.

Panik atak bozukluğu, tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Süreçte mutlaka bir psikiyatrist ve psikologdan destek alınmalıdır. Pek çok hasta yalnız ilaç kullanarak hastalığın iyileşebileceği yanlışına kapılmaktadır. Ancak ilaç tedavisiyle birlikte psikologla terapi seansları ayarlanarak panik bozukluk tedavi edilmektedir. Yalnızca ilaç tedavisi uygulandığı durumlarda ilaç kullanımı bittikten sonra şikayetler aynen tekrarlanabilmektedir. Hatta bazı hastalarda ilaç kullanımına gerek kalmadan yalnızca terapi yöntemiyle bozukluğun ortadan kalkması mümkündür.

Yazının devamı...