Şefkatli misin? Peki, Kendine?

24 Ekim 2017

Son yılların popüler konusu kendine şefkat. Peki, nedir bu kendine şefkat?

Öncelikle, şefkat duygusunu tanımlayarak başlayalım. Türk Dil Kurumu, şefkati; sevecenlik olarak tanımlıyor. Bazı kaynaklara göre de acıyarak, koruyarak sevme; sevecenlik gibi tanımları var. Ancak burada nüansı göz ardı etmeyelim; acıma duygusu ile şefkati karıştırmayalım. Acımak, merhamet duygusu ile birlikte başa gelen ya da gelecek bir duruma üzüntü duygusunu da kapsar. Şefkati ise sevgi, sevecenlik, yumuşak davranış, incelikli, sıcak ve içten bir ilgi gibi yorumlamak gerekiyor. En anlaşılır bir örnek verecek olursak, bir bebeğe ya da bir çocuğa baktığınızda hissettiğiniz o duygu.

Başka bir canlıya duyduğunuz o duyguları, kendi içinizde kendinize karşı da duyumsamanız. Size bir derdini anlatan ya da çıkmazda olduğunu düşündüğü bir konuyu sizinle paylaşan arkadaşınıza hangi sözcüklerle, nasıl destek olursunuz? O sözcük ve tavrı kendi yaşantı deneyimlerinizde, kendinize karşı da kullanmanız bir nevi kendinize aynı anlayışla şefkat göstermek aslında.

Kendine şefkat kavramının neyi kapsadığını ve hissettirdiği duyguyu kavrayabilmek bir tek yazı ile mümkün görünmüyor. Derin bir içe bakış yetisi gerektiren ve deneyimleyerek kavranan bir durum.

Herkes bunun farkında olarak içselleştirebilir mi? Hayır.

Zihin oyunlarının farkında olmak, daha derin ruhsal farkındalık gerektiren bu durumu kavrayabilmek gerekiyor. Eğer kişide psikolojik rahatsızlık var ise kendine şefkat göstermede zorlanabilir.

Sosyal medyada kendine şefkati andıran bolca etiketli paylaşımlar görebilirsiniz. Kendimi seviyorum, yaşasın ben gibi :) Burada önemli olan şey derinlik. Kendine şefkat, kendine acımak olmadığı gibi kendini beğenmek de değildir.

Hadi! Bugün kendin için bir şey yap! Çok beğendiğin, kendini özel hissettiren o çantayı al. Kendine bir iyilik yap, kendine iyi davran gibi öneriler de

Yazının devamı...

Çocuk ve Yetişkinlerdeki Pasif Saldırgan Davranışı Nasıl Anlarız? Ne Yapmalıyız?

26 Eylül 2017

Pasif saldırganlık ne demektir?

Saldırganlık, birine zarar verme güdüsü ile hareket etmek ya da bir hedefin gerçekleşmesi için araç olarak kullanmak olarak iki çeşittir. Örneğin; sözle ifade ettiğinizde yerine getirilmeyen isteklerinize karşı bağırmak ya da çekiştirmek gibi davranışlar gösterdiğinizde bu, saldırganlığın araç olarak kullanıldığını gösterir. Sebepsizce zulüm etmek ise saldırganlığın ileri boyutudur. Pasif saldırganlıkta ise bunların hiçbiri olmaz. Aksine kişi sakindir ve saldırgan tanımına asla uymaz.

Bireyin kendi kişiliği ile ilgili algıları, örtük güdülerini ifade etmek için kullandığı kanalları belirler. Kişinin kendine yüklediği benlik sistemi, bunları dışavurumunu yani hangi yola kanalize edeceğini belirler. Algılanan kişilik değiştikçe bu güdünün ifadesi de davranışsal olarak değişir.* Bu ne demektir birazdan açıklayacağım.

Pasif Saldırganlığı nasıl anlarız?

Çocukların yüzde doksanı pasif saldırgan tutum sergilerler. Genellikle uyumludurlar. Bazı çocuklar -yüzde olarak az bir kısma denk gelen grup- isyankârdır. Aslına bakarsanız, uyumlu çocuğu da isyankâr çocuğu da eleştiren anne baba ortaya çıkarır. Doç.Dr. Azmi Varan bir seminerinde şöyle demişti: 'Uyum, çocuğun baskıya uyumudur.' Çocuk, varolmak için uyumlu olmaya çalışır. Yukarıda bahsettiğim algılanan kişilikten kastım bu. Çocuk saldırganlığı açıkça göstermez. Bunun yerine ödev yapmaz, yemek yemez, kıyafetini kendi giymez, servisi için çabuk hazırlanmaz, odasını toplamasını istediğinde bunu yüzlerce kez söylemeniz gerekebilir. Tüm bunlar çocuğun açıkça gösteremediği saldırgan dürtüsünü pasif olarak sergilemesine olanak tanır ve aileye şunu demek ister: “Sana istediğini vermeyeceğim.”

Yetişkinlerde ise, özellikle iş hayatında bu tip insanlarla sık karşılaşırsınız. Yine varolmak için baskıya uyum sağlayan bireyler tepkilerini, işleri aksatma yoluna giderek gösterirler. Bir işi yapmak için üzerine alır ancak ya geciktirir ya da eksik yapar. Eğer patronunuzdan övgü dolu bir söz aldıysanız mutlaka sizin açığınızı bulduğu bir yorum yapacaktır. Şikâyet etme huyu çok olabilir. İşi üzerine alır gibi görünür ancak çaba sarf etmez. Aslında onun da demek istediği şudur: “sana istediğini vermeyeceğim.” Eğer pasif saldırgan kişiliği olan sizin patronunuz ya da müdürünüz ise hatanızı yüzünüze vurmaz ama daha sonra başka bir durumda bunun acısını çıkarabilir. Yine yukarıda bahsettiğim gibi algılanan kişilik değiştikçe bu güdünün davranışsal olarak ifadesi de değişecektir.

Pasif saldırgan tutumla nasıl başa çıkarız?

Çocuklarda bu durumun eleştiren anne baba tavrı nedeni ile ortaya çıktığını söylemiştik. Kabul ve şefkat veren yanınızı daha çok ortaya çıkarmak işe yarar. Okula geçme kalma, ödevini yapmadan gitme gibi bir durumu olduğunda inatlaşmayın, sonucunu kendisinin ödemesini sağlayın. Odasını toplamasında ya da diğer sorunlarda çözüm yollarını birlikte bulmaya çalışın. Şefkatli ve sevecen yanınızı daha çok ortaya çıkarın. Özellikle yavaş yaptığı konularda gerilim yaratmanız çözüme fayda sağlamaz. Sakin ve sabırlı yanınızı geliştirmeye bakın.

Yazının devamı...

Çocukluk Hayallerinizi Kim Unutturdu?

5 Eylül 2017

Sorun şu ki çoğumuz -yani büyük çoğunluğumuz- çocukken kurduğumuz hayalleri unuttuk!

Daha doğrusu unutturulduk. Hem de en sevdiklerimiz ve bize en değer verenler tarafından unutturulduk. (İşin acıklı kısmı da burası)

Şimdi soruyorum size, kaçınız çocukken kurduğunuz o hayali gerçekleştirdi? Daha kötüsü, kaçınız hayallerinizi hatırlıyorsunuz?

Üniversitedeyken hocamız ‘Kendinizi on yıl sonra nerede görüyorsunuz?’ diye bir çalışma yaptırmıştı. Yönlendirici başlıklar altında geleceğimizi hayal etmiştik. Uygulama sonunda bir arkadaşımız ‘En iyi baterist olacağım’ demişti de tüm sınıf gülmüştük bu hayaline. Ne acıklı bir durum gülenler için! Diliyorum hayalini gerçekleştirmiştir.

Bazen çocuklarımın hayallerini dinliyorum. Uzaya gidecek, zaman makinesi yapacak, yaşlanmama makinesi yapacak (ki bu ayrı bir yazı konusu çocuk zihni ve kaygıları hakkında) uzaya gidiş geliş mesafesini hesaplayarak hayatının kaç yılını dünya da olmadan geçireceğini planladığı hayalleri var. Sonra bazen bakıyorum ‘ya olmazsa anne, gerçekleştiremesem ne olur?’ diyor. Yaşı büyüdükçe daha gerçekçi oluyor. Onu hayallerinden kim vazgeçiriyor dersiniz? Çevresindekilerin gerçekçi söylemleri! İşte bu sebeple ara sıra ‘hayallerinden vazgeçme oğlum’ derim.‘ Neden olmasın’ derim. ‘Sen yeter ki hayal et, gün gelir olur’ derim.

Biz yetişkinler her şeyi iyi biliriz. ‘Canım yani hayal ediyor da çok çalışması lazım, şunu yapması, bunu yapması, çok başarılı olması, çok araştırması, çok okuması, çok vıttırı zıttırı yapması lazım’ diyerek atıp tutarız. Evet, bunlar olmalı ama bunu çocuğa söyleyiş şeklimiz de önemli.

En güzel hayalini büyük heyecanla anlatan bir çocuğa ‘şunu yaptın mı, bunu yapmazsan nasıl olacak, hiç öyle şey olur mu’ gibi gerçekçi söylemler de bulunursak ne hisseder? Üstelik o yaştaki çocuk çevreye kulak asma, kim ne derse sen bildiğinden vazgeçme gibi düşünsel beceriyi henüz kazanmış değilken.- Yetişkinlerin bile bazıları kazanmamışken.-

Muhtemelen hayalinden hemen vazgeçecektir ve zamanla bu söylemlere maruz kalarak hayallerini bile unutan bir yetişkine dönüşecektir. Yazının başında sorduğum, kendini hayallerini hatırlamaya zorlayan yetişkinlere dönüşecektir.

Yazının devamı...

Hayat listeniz nasıl?

7 Temmuz 2017

İlk gençlik yıllarımda bir gazete köşesinde ‘kendini iyi hissetmenin, mutlu olmanın 10 yolu’ cinsinden bir yazı okumuştum. (Liste halinde çerezlik bilgiler satmak insanların dikkatini çekmek için o zamanda prim yapıyormuş) O yıllarda pek çok kişi gibi sevdiğim köşe yazılarını biriktiriyordum; yazıyı beğendiğimden uzun yıllar sakladım. Şimdi ise tam olarak içindekileri hatırlayamasam da önce şunu söylemek isterim; ben o köşe yazısında yazanları muhtemelen hayatıma uygulamayı başaramadım. Belki içeriğini beğendiğim birkaç tanesini uygulamaya çalıştım ama başaramadım. Başarmış olsaydım bu yazı yazılmamış olurdu. Diyeceğim şu ki; siz de benim listemi okuduğunuzda uygulamayacaksınız. Çünkü hepimizin yaşam örüntüsü farklı ve bu çerçevede değerlendiriyoruz yaşanılanları. Belki benim listemden hareketle kendi listenizi yaparsanız daha etkili olur.

1. Her şeyi tüm detayı ile planlama; çünkü hayat sen plan yaparken başına gelenlerdir.

2. Belirsizliğe karşı daha esnek ol. Her şeyin bir zamanı var; her şey hemen olsun, belli olsun diye kendini hırpalarsan gerginlikten yıprandığını fark edemeyebilirsin. Olması gereken zaten olacaktır.

3. Emrivakilere karşı aşırı tepki verme. Sürprizler de yaşamın neşesi.

4. Listelerden kurtul. Yapılacaklar listesi, alınacaklar listesi, verilecekler listesi, okunacaklar listesi, diyet listesi, tatilde gezilecek yerler listesi. (Listeden kurtul derken de liste yaptım. Çelişkili ifadeler!)

5. Başkalarının ne dediğini önemseme. Şöyle düşün; sen başkası için yorum yaparken kendi algılarınla yapıyorsun. Başkası da seni kendi algılamalarıyla değerlendiriyor.

6. Geçmişini unutma ama orada takılı kalma. Şimdi ve burada ol. (Popüler söylemler)

7. Düşündüğün şeyi eyleme geçirmek için şartların oluşmasını bekleme, şartları kendin oluştur ve harekete geç, düşünce gücü ile hayalleri henüz gerçekleştiremiyor insanoğlu. Yapan varsa da ben tanımıyorum.

Yazının devamı...

Benlik Saygısı Kazanılmasında Babaların Rolü Nedir?

16 Haziran 2017

Merhabalar, diğer platformlarda yazdığım yazılarda annelik tutumları ile ilgili kimi zaman iç dökmelerimi kimi zamanda olması gerekenleri akademik bilgilerle anlatmaya gayret gösteriyorum. Ancak fark ettim ki babalar ile ilgili bilgi vermemişim şimdiye kadar. Üstelik baba-çocuk ilişkisinin çocuğun gelişimi açısından ne kadar önemli olduğunu bilen biri olarak bu konu hakkında yazmak bugüne kalmış.

Sayıları zamanla azalsa da özellikle lohusalık döneminde babalar kendilerini geri çekmeye daha yatkındırlar. Çünkü bebeğin beslenmesi, bakımı ve anne ile aralarındaki bağ nedeni ile bazen babalar kendilerini dışlanmış hissedebilirler. Bebeğin iki yaş civarı çevreye verdiği tepkiler, oyun oynama davranışının ve dil gelişiminin etkisiyle babalar bu yaştan sonra daha aktif olmaktadırlar. Ancak bu geç kalınmış bir davranış modelidir. Geç kalınmış demektir, çünkü babalık bu yaştan sonra başlamaz. Aslında bebek daha anne karnında iken babaların sevgi, şefkat ve ilgi göstermeleri çok daha önemlidir.

Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmış. Örneğin;

Babası olan ve olmayan çocukların benlik algıları ile ilgili yapılan araştırmada babası olan çocukların olmayanlara göre benlik algılarının daha yüksek olduğu sonucuna erişilmiştir. (Alston ve Williams, 1982)

Yine bir başka araştırmada ilgili ve sevecen bir babaya sahip olan çocukların arkadaşlık ilişkilerinin daha kuvvetli olduğu, otoriter ve ilgisiz babaya sahip olan çocukların çekingen kişilik yapısında oldukları sonucuna ulaşılmıştır. (Aktaş, 1993)

Yapılan diğer araştırmalar babası ile olumlu ilişkiler gösteren çocukların; iç denetime sahip olma, çevreyi keşfetme, bağımsız davranma, sosyalleşme yeteneklerinin daha iyi olduğu sonucunu ortaya koymuştur.

Günümüzde dönüşen aile yapısı ve rolleri ile babalarında aktif ebeveynlik yaptıkları düşünülse de hala geleneksel modelde babaların çokluğu dikkat çekmektedir. Toplumda bu bilincin daha çok artması için akademisyenlerin, sivil toplum kurululuşlarının, eğitimcilerin ve bilinçli annelerin daha çok çaba sarf etmeleri gerekmektedir. Bu anlamda ben;

Yazının devamı...

Boşluğu nelerle dolduruyorsunuz?

9 Haziran 2017

Milliyet Sağlık köşesinde yazmaya başladığımdan bu yana bazı yazılarım diğerlerine oranla çok fazla okunuyor. Özellikle stres, depresyon, takıntılar ile ilgili yazılarım çok okundu. Kişisel internet sitemde de bu tarz yazılarla birlikte tükenmişlik, iyi hissetme, mutlu olmak gibi yazılarım çok tıklanıyor. Siteye gelen arama motoru bilgilerinde sürekli ‘psikolojisi bozuk’ ‘arayışta olan’ gibi kelimeleri aratarak ziyaretçi geliyor. Şu an yeni bir şey söylemeyeceğim zaten pek çok konuşmacının ya da programın konusu mutlu olma, nasıl mutlu olunur, stresten nasıl kurtuluruz gibi konular oluyor ve alanında iyi akademisyenler, sosyologlar, psikologlar tespit ettikleri nedenlerle toplumun gittikçe tükenen ruh hali ile ilgili açıklamalar yapıyor. Bende kendi küçük çemberimi örneklem kabul edersem aynı durumu gözlemliyorum.

Bunun nedenleri ile ilgili de pek çok görüş var elbette; teknoloji, hızlı yaşam, hızlı değişim, sorumluluklar, ekonomik kaygılar, geleceğe güvensizlik, kalabalıklar içinde yalnızlık, sanal sosyalleşme gibi görüşler arttırılabilir. Tüm bunlar bilenen çeşitli çevrelerce irdelenen konular. Bir sebebi de doğadan kopmak;

Şimdi bir çiftçi düşünmenizi istiyorum. Devasa tarlasının ortasında iri bir ağacın gölgesinin altında oturmuş dinleniyor. Bu çiftçi aslında ne yapıyor, toprağın gücünü iliğine kadar hissediyor. Güneşin kavurucu sıcağından kaçarak ağacın gölgesinde dinleniyor. Belki rüzgâr esiyor ve yüzündeki ter damlalarını serinletiyor ancak o anda en çok doğanın gücünü hissediyor. Toprağı iyi mahsul verebilir, vermeyebilir. Bu kaygıları taşıyor da olabilir içinde ve bu sanal bir kaygı değil. Yaşadığı duygular da gerçek ve anlamlı.

İşte bu noktada toplumun genelinin sanal sohbetlerdeki sıkıntılar ile dertlendiği, ‘twitter’daki tartışma içerikleri ile hiddetlendiğini gözlemliyoruz.

Bir gün görüşme esnasında ‘bugün kendimi iyi hissetmiyorum’ diyen bir danışanımın son günlerdeki yaşantısını irdeledik. Altından televizyondaki popüler dizilerden birinin sezon sonunda final yapacağı çıkmıştı. Bunu okuyunca durum çoğu kişiye anlamsız ve saçma gelebilir ancak kişinin mutlu olma, haz alma eylemi gerçek olmayan bir şeye bağlandıysa bittiğinde boşluk hissetmesi çok doğaldır. Şöyle açıklayayım; sorunlardan kaçmak için tv programları, tablet oyunları gibi sanal ve dışsal etmenlere dayanırsanız asıl kaynağı görmeniz gecikebilir.

Sonra şöyle bir sonuç çıkar; kendi gerçek yaşantınızdaki sorunlardan kaçarak rahatlamak için Mustafa Ceceli’nin boşanmasına da tepki verirsiniz, Deniz Seki’nin cezaevinden çıkmasına sevinenlere de hiddetlenirsiniz. Yarışmalar, diziler biter, kayıplar bulunur ve siz asıl çözmeniz gereken gerçek sorunlar üzerine yoğunlaşmamış kendi boşluğunuzla baş başa kalmışsınızdır.

Sevgilerimle,

Dilek Söylemez

Yazının devamı...