Dış basında Türkiye ekonomisi

Cumhur-başkanlığı seçimi dış basında oldukça geniş yer buldu. Şu anda yoğunlaşılan konu başkanlık sisteminin güçler ayrılığı prensibi ile ne kadar örtüşeceği. Zira literatürde yapılan ülkeler arası karşılaştırmalar, demokrasinin güçlenmesi ve ayakta kalması konusunda parlamenter demokrasilerin başkanlık sistemin göre daha başarılı olduğunu gösteriyor.

Ekonomi konusunda yabancı basındaki endişelerin iki konuda yoğunlaştığını görüyoruz:

1) Merkez Bankası Bağımsızlığı ve Enflasyonla Mücadele

Türkiye’nin bu konuda yakın dönem karnesi malesef zayıf. Medya aracılığıyla Merkez Bankası’nın eleştirilmesi, faizlerin düşük tutulması gerektiğine dair siyasi demeçler Merkez Bankası kredibilitesini yıpratıyor. Seçim öncesi dönemde, hükümetin büyüme odaklı politikaları ile enflasyonla mücadele amaçlı sıkı para politikasının birbiri ile çatıştığını gözlemledik. Bundan sonraki dönemde para politikası ve maliye politikasının nasıl bir orta yol bulacakları ve Merkez Bankası’nın elinin faiz artırımı konusunda ne kadar rahat olacağı merakla takip ediliyor olacak.

Enflasyonla mücadele konusunda kafalardaki endişe bu konuda iktidardan verilmiş olan sözlerin eksik olması değil. Zaten seçim öncesi dönemde gerek iktidar gerekse muhalefet partileri enflasyonun düşmesi gerekliliği konusunda hemfikirdi. Ancak endişe yaratan unsur enflasyonun ne şekilde düşeceğine ilişkin. Bu konuda yan yollara, denenmemiş fikirlere sapmadan geleneksel faiz aracının kullanılacağına dair somut adımlar görmek istiyorlar. Enflasyonun düşmesi için yapılması gerekenin faizleri yüksek tutmak olduğu konusunda dünya hemfikir. Türkiye’nin de bu yoldan sapmayacağından emin olmak istemeleri doğal. İşin nihayetinde enflasyon tüm dünyanın anladığı bir problem. Çözümü de tüm dünyanın kabul ettiği yöntemlerle uygulayacağımızı duymak istiyorlar.

Enflasyonla mücadele kısa vadede fedakârlık ve kemer sıkma gerektiren bir süreç. Seçimlerin geride kalmış olması hızlı büyüme odaklı politika ihtiyacını da azaltacağı için enflasyonla mücadelede en uygun ortamı oluşturur. Bu fırsatın değerlendirileceğine dair somut mesajlar verilir ve ekonomi yönetimine işin ehli kadrolar atanırsa enflasyon beklentilerinin düştüğüne hem de kurun sakinleştiğine şahit oluruz.

2) Sürdürülebilir Büyüme ve Yapısal Reformlar

Sürdürülebilir büyüme, arkası gelen, bir yıldan diğerine oynaklık göstermeyen büyüme anlamına gelir. İdeal olan, kısa vadede ülkenin potansiyel büyüme kapasitesini zorlamadan büyümektir. Bir sonraki hedef ise büyümenin alt bileşenlerine odaklanmak ve tüketim yerine yapısal reformlara ağırlık vererek yatırım kalemini desteklemektir. Bu şekilde üretim kapasitesi artar ve refah artışı gerçekleşir.

Seçim sonrası dönemde Türkiye ekonomisinde bir yavaşlama kaçınılmaz görülüyor. Zira son üç çeyrekte potansiyelin üzerinde gerçekleşen büyümenin faturası artan dış borç, yükselen kur, enflasyon, ve faiz olarak kendisini gösteriyor. Bu noktada hızlı bir daralma yerine yumuşak bir iniş olması için hiç zaman kaybetmeden yapısal reform programlarının açıklanması, kısa vadede büyüme odaklı politikaların yerini uzun vadede büyüme odaklı yapısal reformların alması ve bütçenin tekrar disipline sokulması gerekiyor.