Genç Yetenek Tarık Kaan Alkan

4 Eylül 2019

‘Artık uluslararası piyano yarışmalarında Türklerin adını gören diğer çocuklar endişe duymaya başladılar’ cümlesini sarf eden Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Piyano Anasanat Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Burcu Aktaş Urgun’un öğrencisi 13 yaşındaki Tarık Kaan Alkan başarıdan başarıya koşuyor. Annesi piyano ve keman öğretmeni olan Kaan’ın birçok uluslararası yarışmada derecesi var. Hocasının beni konserine davet etmesi sonucu haberdar olup, keyifle dinlediğim genç yetenek Tarık Kaan Alkan’ın ileride çok daha büyük başarılara imza atacağına inancım sonsuz.

Piyanoya çok küçük yaşlarda başladığını biliyorum. Piyanoya olan aşkını keşfettiğin anı merak ediyorum. Öyle bir an hatırlıyor musun?

Hatırladığım kadarıyla ilk olarak yedi yaşındayken bu duyguyu hissettim. Yedi yaşımdan önce hissettiklerimi tam olarak anımsamıyorum. Çok yetenekli bir müzisyen çocuğun hikayesini anlatan bir film izlemiştim. Film bir biyografi olmasa da gerçekten etkilenmiştim. O filmden sonra piyanoya ve müziğe olan içimdeki tutkuyu keşfettim.

Yaşıtların dışarıda oynarken saatlerce piyano başında olmak büyük bir disiplin ve aşk gerektiriyor. Hiç ‘off’ dediğin bir an oluyor mu?

Küçükken sıkılıyordum fakat şuan çok keyif alıyorum yalnızca bazen zorlandığım bir pasaj üzerinde çalışıyorsam sıkılabiliyorum.

Konservatuvarda olduğun saatler dışında günde kaç saatini piyano başında geçiriyorsun?

Hafta içi günde 2 saat haftasonu ise 4 saatimi piyano başında geçiriyorum.

Yazının devamı...

Türkiye’nin En Hızlı Çeken Yönetmeni; Selçuk Aydemir

19 Eylül 2018

Çalgı Çengi filmi ilk çıktığı zamanlarda çok başka bir zekanın ürünü olduğunu düşünmüş, Selçuk Aydemir’in yaptığı her işi hayranlıkla takip etmeye başlamıştım. İnce mizahı, sahnelerinde zekice detaylar barındırması, kendine özgü çekim teknikleri ile sıra dışı bir yeteneğin temsilcilerindendi. Tam bir Aykırı Zihin olan ve çok az röportaj kabul eden Selçuk Aydemir ile çocukluğundan, düşünce sisteminin temellerinden, setteki ortamdan, insan ilişkilerinden, yetenekleri nasıl keşfettiğinden, varoluştan, bilinçten, vicdandan kısacası hiçbir yerde okuyamayacağınız çok özel konulardan oluşan uzunca bir sohbet gerçekleştirdik. Yeni jenerasyonun deyimiyle röportajın bir noktasından sonra tam bir ‘uçuşa geçiş’ yaşadığımız, beyin fırtınasına dönen bu keyifli sohbet çok özeldi.

Kendinizi birkaç kişilik özelliğinizle tanımlamanızı istesem ne söylerdiniz?

Şüpheci… Ama her şeyden, her kuramdan, kuraldan, her şeyden şüphe eden biriyim. Klasik algısını ve düz yolu sevmeyen biriyim. “Bu böyle yapılır, bunun kuralı budur” denmesinden nefret eden, aşırı hayalperest biriyim. Ama aşırı, normal değil, rüya gördüğümde mesela çok kurmaca dediğim olur. Rüya görmeyi çok severim ama çok az rüya görürüm. Böyle bir şey oldu, soğuttum kendimi rüyadan. Sıklıkla rüyada olduğumu anlarım. Sonra da rüyayı yönlendirmeye başlarım. Ve “Artık uyanayım” dediğimde de, uyanırım. Rüyanın içerisinde “Yok bu gerçek değil” algısına girebiliyorum. İnatçı mıyım? İnatçıydım, ben çok inanmam insanların karakterlerinin değiştiğine ama inatçıydım. Sonra bir şeyler keşfetmeye başladım. İnatçılığın zararlı olduğunu anlamaya başladım yeteneğimle ve işimle alakalı. X kişisi oturuyor, onunla işimle alakalı bir şey konuşuyorum. O kadar garip şeyler yaşadım ki; dünyanın en boş insanında, o en boş cümlesini söylerken, bir senedir cevabını aradığım sorunun yanıtını bulduğum oldu. Bu bir olur, iki olur, sonra dedim ki, “Galiba benim burada anlamam gereken bir şey var, işimle alakalı konularda inatçılık yapmamam lazım”. İşimin dışındaki konularda inanılmaz inatçıyımdır, öyle böyle değil. Mesela sizinle şu an röportajı konuşurken de beynim hep benim işimdedir, projemdedir. Sizi hep inceliyorum mesela, “Bu konuda şöyle, kızı öyle, eşi böyle, tamam bir sürü bilgisi var, o zaman karakterlerimle ilgili bir sürü bilgi alabilirim” gibi. Ve bütün algılarım açılır. Ne varsa almaya çalışırım. Ondan sonra beynim onları işler zaten. Beynim daha sonra bu bilgileri çok garip bir anda çıkartır. “Bak Hoca böyle demişti hatırlıyor musun? Bunu gel şu kitapla kombinleyelim” gibi bir anlaşmam var benim beynimle. O yüzden inatçılığımı işle alakalı kırdım. Ama sosyal hayatımda inatçıyımdır, izoleyimdir. Sosyal olsam da, izoleyimdir. Bugün diyelim ki; 15 kişiyle görüşeceğim, dün sabah 10.00’da başladı akşam 11.00’da bitti toplantılarım. 13 saat toplantı yapıyorum. Yaklaşık 20 kişi, biri gidiyor, biri geliyor. İşimle alakalı olduğu için ne olduğu hiç umrumda değil, 13 saat nasıl geçti hiç bilmiyorum. Onun yorgunluğu nasıl bir şey hiç bilmiyorum. Ama mesela bana şunu yaptırtamazlar: “13 saat boyunca gel, bir yere gidelim, kahvaltıyı orada yapalım, oradan çıkacağız arkadaşlarla bilmem ne kampına gideceğiz, oradan bilmem ne yapacağız”. Öldürseler beni oraya sokamazlar. Daha izole, bir şekilde kendi oyun alanıma çekebileceğim sosyallikleri severim.

Bunları organize ederken bir sıkıntı yaşıyor musunuz? Sonuçlar kafanızda uçuyor mu? Yoksa klasifiye oluyor mu dosyalar?

Klasifiye ediyor tabii canım! İşle ilgili öyle bir şey mümkün değil, çünkü ortalığı dağıtırım. Örneğin şu an benim işimle alakalı bir toplantıdayız daha üçüncü cümleniz ve (diyelim ki) benimle alakalı gitmiyor olay. Saçma bir şey için ben buradayım mesela. Anladım ki benim işimle alakalı değilmiş, bizim ekipten başka biriyle görüşülmesi gereken bir şeye ben çağrılmışım mesela. Orada kıyamet kopar. Beni oraya getirtmeyeceksin. Benden o vakti yeme. Yersen ben senin bütün gününü yerim. Mahvederim senin psikolojini ve çok pis bir yönüm var. Hatta yeni dizide 5. bölümde kullandım onu. Ben halden anlarım. O yüzden bir insanı nasıl darmaduman edeceğimi çok iyi bilirim. Bende de öyle bir şey var, çok rahat çözerim karşı tarafı. Mesela sizle alakalı çok fazla bilgim var şu an, bu kadar az konuşmaya. Ve sizi demoralize edecek şeyi çok rahat bulurum. Hiçbir şekilde sezdirmeden buradan inanılmaz mutsuz kaldırtabilirim. Bir kere daha benle görüşmek istemezsiniz. Ben böyle hallederim sosyal meselelerimi. İstemediğim yerde zorla bulunayım, atıyorum, eşimin arkadaşlarıylayım. Ama istemiyorum ben o grupla bir daha görüşmeyi. Kimseyi kırmadan, dökmeden, küfretmeden, saygısızlık yapmadan, o grubun alfası kimse onu inanılmaz mutsuz ederim. Bunu benim eşim, o gruptakiler, kimse asla anlamaz. O insan benden öyle nefret eder ki, bir daha benle aynı masaya oturmaz.

Bu çok özel bir yetenek ama çok kötü, üst düzey bazı yöneticilerde olan mobingin tanımı bu…

Mobingin dibi bu (kahkahalar). Sevmediğim insanları hayatımdan çıkartmak konusunda, mobingin ete kemiğe bürünmüş haliyim.

Sette durumları nasıl yönetiyorsunuz?

Yazının devamı...

Alzheimer Hastalığı Tedavisinde Yeni Umut; Ultrason Dalgaları

27 Temmuz 2018

Alzheimer hastalığından dünya üzerinde muzdarip olan yaklaşık 50 milyon insan var. Yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte daha da yükselecek olan bu sayı Alzheimer hastalığını çağımızın en büyük sağlık problemlerinden birisi haline getirdi. Hastalığın şu an için bilinen kesin bir tedavisi yok. Elimizdeki ilaçlarla ancak hastalığın gidişini yavaşlatabiliyoruz. Bill Gates gibi elini taşın altına koyan insanlar sayesinde, bir tedavi yöntemi bulunması için büyük araştırma bütçeleri sağlanmaya başlandı. Mümkün olduğunca bu köşeden sizlere Alzheimer hastalığı konusunda yapılan çalışmalarla ilgili bilgiler vermeye çalışıyorum. Bu yazıda da çok yeni bir çalışma sonucundan ve tedavi umudundan bahsedeceğim.

Daha önce yapılmış bazı çalışmalarda, düşük yoğunluklu kesintili ultrason dalgalarının beyin hücrelerinin yenilenmesini tetikleyen moleküllerin salınımını artırdığı tespit edilmiştir. Bu bilgiden yola çıkarak düşük yoğunluklu kesintili ultrasonun Alzheimer tedavisinde kullanılma ihtimali olduğu düşünülmüştür.

Düşük yoğunluklu kesintili ultrason(DYKU) tanısal ultrasondan farklıdır. Yani doktorların sıklıkla istediği ve hastalıkların tanısında kullanılan, vücudun birçok alanına uygulanan ultrasonla aynı şey değildir. Daha yüksek enerjilidir ve ısı oluşturur.

Japonya Tohoku Üniversitesinden bir grup bilim adamı, Alzheimer modeli oluşturulmuş farelerin beynine belirli zamanlarda günde üç defa 20 dakika süre ile DYKU uygulamışlardır. Çalışmanın etkisini artırmak ve sonucunu daha güvenilir kılmak için de Alzheimer modeli oluşturulmuş başka bir fare grubuna plasebo(yalancı) ultrason yapılmıştır. Üç aylık uygulamanın sonunda toplamda 11 seans DYKU uygulanan farelerin zihinsel işlevlerinde düzelme gözlemlenmiştir. Ayrıca yeni obje tanımanın diğer fare grubuna göre kolaylaştığı tespit edilmiştir. Uygulamadan 84 gün sonra yapılan zihinsel değerlendirmenin aynı olması, DYKU etkisinin uzun süreli olduğunu göstermiştir.

DYKU uygulaması Alzheimerli ve Vasküler Demanslı farelerde beyin kan akımını artırmaktadır. Bu etkinin 28 ve 84 gün sonra yapılan kontrollerde devam ettiği gözlenmiştir. Uygulama sonrası gerekli testler yapılıp, fare beyinleri incelendiğinde DYKU etkisiyle beyindeki kan damarlarının yenilenmesi ve şekillenmesini artıran sinyal moleküllerinde değişimler saptanmıştır.

Beyin hücresi olarak Türkçeleştirebileceğimiz nöronların etrafında miyelin adı verilen maddeden oluşan bir koruyucu kılıf vardır. Miyelin üretimini gerçekleştiren hücrelere de oligodenrosit adı verilir. DYKU uygulanan Vasküler Demanslı fare beyinlerinde, oligodenrosit adını verdiğimiz bu hücrelerde de artış saptanmıştır. Bu durumun DYKU tedavisinin aktive ettiği birtakım sinyal moleküllerinin etkisi olduğu düşünülmektedir.

Alzheimer hastalığında beyinde biriken amiloid plaklarının temizlenmesi ve inflamasyonun gerilemesinde mikroglia adını verdiğimiz beyindeki bağışıklık sistemi elemanlarının rolü büyüktür. Sonuçta beyinde biriken anormal proteinler inflamasyona (iltihabi durum/yangı) neden olur. DYKU tedavisinin beyindeki bağışıklık sistemini de aktive ettiği düşünülmektedir.

Çalışma boyunca DYKU uygulamasının herhangi bir yan etkisi gözlemlenmemiştir. Ancak bu uygulamanın tedavi edici etkisinden emin olabilmemiz için fare üzerindeki deneysel çalışmalardan insan çalışmalarına geçilmesi gerekmektedir. Bu amaçla yeni bir klinik çalışma planlanmıştır. DYKU tedavisi ile ilgili daha aydınlatıcı yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Yazının devamı...

"Mizahla Kendimi de Terbiye Ediyorum”

26 Haziran 2018

Kaan Sekban, mizahın yeni yüzü. Aslında O hayallerinin peşinden gidebilecek kadar cesur, eski bir bankacı. Şimdi ise milyonların tanıdığı, Cem Yılmaz’la aynı sahneyi paylaşan, Gülse Birsel’in dizisinde yer verdiği, Ayşe Arman’ın röportaj yaptığı bir oyuncu/komedyen. Hayallerinin peşinden gitme cesareti tek başına bu kadar büyük başarılara ulaştırabilir mi insanı? Tabi ki hayır. İşte burada benim profesyonel alanım devreye giriyor. Bir Nöroloji uzmanı olarak Kaan’daki aykırı zihini daha yakından tanımak ve sizlere bir de bu yönüyle aktarmak istiyorum. Beni kırmadan tüm içtenliğiyle sorularımı yanıtladı ve harika bir sohbet gerçekleştirdik. Gösterilerine biletler birkaç gün içerisinde tükendiğinden, yer bulamadığım 28 Haziran’da Zorlu’daki gösterisine bizi davet ettiği için de ayrıca mutluyum. Hayatın tam ortasından kesitlerin keskin bir zekayla işlendiği Kaan Sekban gösterilerini, reçetelerime de ekliyorum artık. Çünkü gülmek en iyi ilaçtır.

- Annen, baban, yakınların, akrabaların seni nasıl bir çocuk olarak tanımlarlardı?
Çalışkan, çok sorumluluk sahibi; yani olması gerektiği gibi. İyi bir evlat veya iyi bir öğrenci nasıl olmalıysa, ben de hep öyle olmaya gayret ettim, ona ekstra bir çaba sarf ettim aslında. Annem ve babamın ilk çocuğu 9 aylıkken vefat etmiş, ben de o acıyı aklıma getirerek “Çok iyi olmalıyım, onlara layık olmayım, onları çok mutlu etmeliyim” düşüncesiyle hep çok çalıştım. Ortaokul ve lisede de hep takdir getirdim, sonrasında iyi bir işe girdim. Sorumluluk sahibi, kimsenin uyarmasına gerek olmayan, düzenli, temiz, tam bir iyi aile çocuğu olarak bahsederler benden. “Kaan bizi hiç üzmedi derler” mesela.
- Meraklı mıydın?
Meraklıyımdır. Kendim kurcalar, eder, küçükken yarışmalara başvururdum. Herkes meraklıdır ama önemli olan neye meraklı olduğun. Küçüklüğümden beri sahneye çıkayım, kendimi göstereyim, kendimi anlatayım derdi olan bir çocuktum. Küçükken televizyon programlarına başvururdum, çocuk yarışmalarına. Bu durum yaş aldıkça daha çok öğrenme merakına doğru evrildi. İnanılmaz dergi okurum. Nat Geo’lar History’ler. Kitap okursam da daha çok bilgi içeren kitaplar okurum. Roman okumam, beni çekmiyor. Bilgi benim için çok kıymetli. İlgimi çekmese bile Nat Geo’unun her sayısını, her sayfasını reklamlar dahil köküne kadar okurum mesela. Ama büyüdükçe bilgiye evrildi merakım. Küçükken bu dünyayı, içinde bulunmak istediğim sektörü merak ediyordum. Nasıl insanlar var, işler nasıl ilerliyor diye öğrenmek için bütün enerjim buradaydı. Hayran olduğum insanların hayatları nasıl diye merak ederdim bir de. Ama magazinel olarak değil.
- Gözlemliyordun sanırım?
Nasıl yaşıyor, nasıl çalışıyor sorularına cevap arardım. Şimdi yaptığım işte de bu gözlemin meyvesini veriyorum insanlara. Belki de çok farkında olmadığım bir merak varmış ki bilinçaltımda o gözlemler hep o merakın dışavurumu. Bilinçaltımda öyle bir merak var ki, gözlemlediğim her şeyi alıyor, observe ediyor, tutuyor orada. Ve ben onlardan bir mizah üretiyorum şimdi.
- Doğa ve hayvan merakın var mı?
Doğayı ve hayvanları bizim de parçası olduğumuz bir şey olarak görüyorum. Bizim korumamız gereken bir şey değil de zaten yaşam alanımız. Sanki doğa orada, hayvanlar burada, aman biz de onları koruyalım gibi bir yerden bakmıyorum. Doğa zaten evimiz. Evi temiz tutmak, eve dikkat etmek gerek. Ayvalık’ta ya da boğazda leş gibi bir deniz gördüğüm zaman, bir hayvana eziyet edildiği zaman çok üzülüyorum. Benim evimdeki hayvana eziyet edilmemiş olması bir şey değiştirmiyor ki! Bana eziyet edilmiş gibi görüyorum. Doğanın ve hayvanların bir parçası olduğumu hissediyorum. Evimize çok kötü davranıyoruz. Komşularımıza, hayvanlar komşularımız bence. Onlara çok kötü davranıyoruz ve bu beni çok üzüyor. Ne yapılabilir, ne edilebilir diye düşünüyorum. Zaten batıda da çok önemli isimler hep doğayla ilgili işler yapıyor. Mesela Leonardo DiCaprio karbon emisyonları ve doğal hava için uğraşıyor, Ellen Degeneres gorilleri kurtarmaya çalışıyor. Hepimizin böyle şeyler yapması lazım. Doğa ve doğal yaşam çok kıymetli ve hunharca katlediliyor insanlar tarafından.
- Mizah yeteneği zekânın önemli göstergelerinden bir tanesi. Ben şimdi senin düşünsel süreçlerinin en başına dönmek istiyorum. Çocukken yaşadığın olaylardan kıssadan hisse çıkarabilir miydin?
Evet, yapardım. Öğretmenlerimden birine çiçek almıştım öğretmenler gününde çöpe attı o çiçeği. İki sene üst üste aldım, iki sene üst üste o çiçek gözümün önünde çöpe atıldı. O kadar üzülmüştüm ki; “Çingeneden aldığın çiçeği bana mı layık görüyorsun!” diyerek çiçeği çöpe atmıştı kadın. O ben de öyle bir yara açtı ki; benim insanı tarafımı besledi. Küçükken insanları kendime yakın olanlar ve kendime uzak olanlar olarak ayırırdım. Benim gibi düşünenler, benle oynayanlar, benim yakın arkadaşlarım diye. Ve uzak olanlara da burun kıvırırdım. O kadının bu davranışı insanlara olan bakışımı çok düzeltti.
- Kaç yaşlarındaydın?
9-10 yaşlarındaydım. Öğretmenin bu hareketinden sonra kimseyi hor görmedim, kimseye tepeden bakmadım artık. Kimseyi hoş da görmedim, anlamaya çalıştım. Hoş görmek de çok kibirli bir şey çünkü. Hoşgörüden hiç hoşlanmam. Hoşgörü ne ya, sen kimsin? Hoşgörülü denmesinden gerçekten tiksiniyorum. Şurada burnunu karıştıran birini hoş görmeyiz ama dini ve etnik kökenleri öne sürerek “Hoşgörülü olalım” denmesini hiç doğru bulmuyorum. Ne diyorsun, sen kimsin! O yüzden törpüledim kendimi ve daha insan gibi olmaya gayret ettim. Şu an mizahını yaptığım şey de iş hayatımda gördüğüm birçok böyle şey, insana gerçekten böcek gibi davranan tuhaf tuhaf insanlar var maalesef. Zaten mizahım da benim öyle. İstiyorum ki izleyen biri ders çıkarsın, gülüp geçmesin. Gülsün ama desin ki aynı benim yöneticim ya da aynı beni yapıyor. Ya da ebeveyn desin ki aynı biz.
- Bir farkındalık çalışması gibi mi?
Aynen öyle. Boş beleş mizah yapmak istemiyorum. Onu yapanlara da saygım var. O da lazım. Bazıları da sadece güldürmeli. Ama ben onu istemiyorum. Defo deşifre etmek istiyorum. Bu arada defoların hepsi benden başka insanlara ait değil, bana ait defolar da var. Kendimi de terbiye ediyorum ben mizahla. Tabii gözlemlediğim çok şey var çocukluktan başlayan. Öğretmenlerin tuhaf tavırları ama öğretmenlere çok giremiyorum. O kadar zor durumdalar ki, hem sistem tarafından, hem veliler tarafından taciz ediliyorlar, hem de çocuklar tarafından hor görülüyorlar. Öğretmenlerin kolu kanadı kırıldı. Yanlış bir şekilde kırıldı. Evet, bir iki öğretmenimden çok onur kırıcı davranışlar gördüm ama onlar da benim insana insan gibi davranmama vesile oldu. Anne babamdan hiçbir zaman şiddet görmedim, hiçbir zaman insanların içinde rencide edilmedim. Sorumluluğu tamamen bana bıraktıkları bir çocukluk yaşadım. “Ders çalış, şunu yap, bunu yap” hiç demediler bana. Bunlar da olumlu örnekler. Bir gün bir çocuğum olursa, ben de anne babamın bana davrandığı gibi davranacağım.
- İletişim becerilerinin çok iyi olduğunu ne zaman fark ettin?
Eskiden Kalender Ordu Evi vardı. Hala da var da, eskiden daha popüler ve cool bir yerdi. Oraya giderdik biz hafta sonları, babaannem, albay emeklisi büyükbabam, babam, annem, ablam, ben. Yemekler sipariş edilir edilmez ayrılırdım masadan, aslanlı bahçe vardır, oraya gidip, "Arkadaş olalım mı, oynayalım mı?" diye sorardım gelip geçenlere. Kimisi reddederdi, kimisi “Biz oynuyoruz” derdi, kimisi kabul ederdi. Sonra hemen gidip o arkadaşlarımı masaya getirir, annemlere tanıştırırdım. Çok arkadaş aşığı bir insandım. O zamandan açık bir insandım. Kimseyle iletişim kurmakta zorluk çekmezdim. Yeter ki, antipatik gelmesin o kişi bana. Eğer bir yapaylık sezersem çocukluktan beri öyleyimdir, kitlenirim, kimseyle iletişim kurmam. Dünyanın en sıkıcı insanı olabilirim.
- Ama çok fazla yapay insan var Kaan, ben de senin gibiyim.
Annemin bazı arkadaşları "Kaan mı stand-up yapıyor, o soğuk çocuk?" diyormuş. Bazı ortamlarda soğuğum, duruyorum. İstemediğim bir ortamdaysam, samimi gelmediyse ya da yabancı bir ortamsa direkt kilitliyorum kendimi. Mesela geçen bir dizi setindeydim, çok da mutluydum, sevdiğim oyuncularla tek tek oynadım. "Dur Kaan cool ol, antipatik kaçabilirsin” diye telkin ettim hep kendimi. “Cool ol, ezberini yap, işini yap" diyerek kendimi tuttum. Hemen böyle sulu zırtlak olmayayım diye. Ama çocukluktan beri insan tanımak çok heyecanlandırırdı beni. Yurt dışına gittiğimde Birleşmiş Milletler binasını gezdim hemen iki dakikada yaşlı kadınlarla arkadaş oldum orada. Bir muhabbet bir muhabbet. Yeni biriyle tanışmak, sohbet etmek çok hoşuma gidiyor. Eskiden beri biliyordum ki, iletişime açığım ve insan tanımayı çok seviyorum.
- Gözlem yaparken sadece durum saptaması mı yaparsın, yoksa gözlemlerini biriktirip, sınıflandırıp, onlardan sonuçlar çıkarıp, nedensellikleri üzerine de kafa yorar mısın?
Yorarım, tabii ki yorarım. Gözlem çok var beynimde, depo çok sağlam ama birçoğu çöp. Şöyle ki duruyor orada. Bir dizideki bir sahne, bir diyalog işlemiş kafama. Ama oradan bir şey çıkmaz. Şuna bakıyorum ben; gözlemlerimi mizaha çevirdiğimde bunda nasıl bir defo var ve bu defodan insanlar nasıl bir ders çıkaracak diye düşünüyorum. İnsanlarla paylaştığım her gözlemimin bir defo olmasına özen gösteriyorum. Bir defonun altını çizmek amacım.
- “Orada da şunu gördüm, burada da bunu gördüm” deyip ortak bir defo buluyorsun değil mi?
Zaten bunlar hep biriken şeyler. Ben bir nörobilimci değilim ama herhalde zihinde tuttuğumuz şeyler ya bizim kişisel geçmişimizde bir etki yapmış olmalı ki, orada duruyor ya da çok tekrarlanmış olması lazım.
- Öğrenme mekanizması, etiketleyip öğrenme, duygu ile birlikte öğrenme yani.
Evet, o yüzden de bir genel geçer durum ve de defo olması lazım. Benim bir sürü mizah yapan arkadaşım var. “Takside bilmem ne oldu” diyor anlatıyor. Evet, tamam ama buradan ne çıkaracağım ben, ne oldu yani!
- Ne verdin, ne konuda bir farkındalık yarattın diye mi bakıyorsun mizaha?
“Aynı ben” diye anlatıyor, tamam. Ama aynı ben ne? Her gün işe giden insan mı? Ne peki? Evet, her gün işe gitmekse, ona vurgu yap. Her gün aynı şeyi yapmaksa ona vurgu yap. Nasıl bir çıkış yolu öneriyorsun? Ben kendi 1 dakikalık videolarımda hem insanlar gülsün hem ders çıkarsın hem de bir çıkış yolu bulsun istiyorum.
- Ne zaman gözlem yapmaya başladın?
Kendimi bildim bileli gözlem yapıyorum. Anneannemleri, babaannemleri, büyükbabamları hayran hayran seyrederdim. Bence insan kendi kimliğini hatırladığından bu yana 4 -5 yaş civarı yani gözlem yapmaya başlıyor. 4 yaşımı hatırlıyorum ben. Anaokulunda bir Nazmiye öğretmen vardı. Uyumaktan nefret ederdim. Kocaman bir su bardağında çay içerdi ve çay içerek otururdu aşağıda, kimse uyanıyor mu diye yukarı bakardı. Yani hepsini hatırlıyorum. İlkokuldaki neredeyse her günümü hatırlıyorum.
- Bazı insanlar dev hafızalı oluyor.
Bir arkadaşım mesaj atmış; “Ben Cervantes’ten Tarık, seni uzun zamandır takip ediyorum” diye. Çocukla 12 yıl önce aynı kursta 1 ay kadar birlikte öğrenim gördük, onunla ilgili her şeyi hatırlıyorum. İspanyolca ‘da ikimizde zorlanıyorduk. Beynimi yorar mı bu durum?
- Yok, gayet iyi bir şey bu. “ Kimi şeyi çok net hatırlamıyorum” diye gelip danışanlara diyorum ki; “Bazı insanlar dev hafızalı doğarlar, onlardan değilseniz zorlamayın”. Sen gözlemlerini mizahına çok güzel aktaran bir adamsın. “Yakan Beyaz Beynin Ayaz”, “Sobeveyn” gibi skeçlerin var. Benim en çok dikkatimi çekense sosyal medya davranışları üzerinden yaptığın mizah, gizli kuralları olan bir yer burası ve herkes bir çaba içinde. Bu konudaki yorumlarını merak ediyorum.
Stand- up’lar’da da çok ti’ye alıyorum bunu. Delilik. Gerçekten delirdiğimizi düşünüyorum. Olmadığımız biri gibi davranmaya başladık. Çok şizoid bir şey. Sizin zaten Twitter’daki tespitleriniz inanılmaz. Deli gibi retweet de alıyor. Delirdik bence. Instagram’da şizoid bir şey yaşıyoruz, mutluluktan ölüyoruz, Twitter’da da mutsuzluktan ölüyoruz. Instagram’ı izlenim için kullanıyorum. Twitter’ı daha çok siyasal görüşlerim için. Twitter’a mesela videolarımı koymam, izleyen izlesin Instagram’dan baksın. Orada birtakım kurallar var, artık teamül olmuş kurallar var. Garip, herkesin altına yorum yazan, herkesin altına güller koyan bir tayfa var. Kim, kime işi düşerse. Sadece işi düşünce yorumlar yapanlar var. Şimdi benim “Jet Sosyete”de oynadığım ortaya çıkınca 30 – 40 postumu seri bir şekilde like’yan kişiler oldu, tanınmış da kişiler bunlar. Belli de ediyorlar. Tuhaf gerçekten. Televizyona çıkarsan daha önemli oluyorsun, birilerinin yanında görünürsen ancak o zaman iyi bir şey yaptığın ortaya çıkıyor. Böyle saçma sapan bir hale düştü sosyal medya ben de o sanallıkta kaybolmamak ve delirmemek için bu işi sahneye taşıdım. Çünkü görüyorum, fenomen denilen arkadaşlarımın hepsi kafayı yemiş durumda. “Ay kaç takipçim var, ay oraya yazma, ay az görüntülendi, kaldırayım”. Ne anlatmak istiyorsan anlat. Ben mesela seyircime aşığım ama seyircimin içeriğimle ilgili ne düşündüğüyle ilgilenmiyorum.
- Biraz daha açıklayabilir misin burayı?
Şu demek bu; ben seyirci için yapmıyorum bu işi, kendimi eğlendirmek için yapıyorum. Seyirci müthiş bir tevazu ve teveccühle sahiplendi ve şu an birbirimize aşığız seyirciyle. Ben onlara aşığım, onlar da beni çok seviyorlar. Ama hiçbir esprimde hiçbir şakamda eleştiriyi dikkate almıyorum. Almıyorum çünkü ben Sevda ne düşünür acaba? Beğenir mi Sevda bu şakayı diye yapmıyorum bu işi, çünkü televizyon değil benim mecram. Zaten kendi sosyal medyam, zaten kendi sahnem var. Orada özgür olmalıyım. Orada ben olmalıyım ki; insanlara geçsin. Tabii ki bu bazılarını rahatsız edebilir, bazıları beğenebilir, bazıları beğenmeyebilir. Ben olduğum gibiyim orada. Kasmıyorum. Mesela resim koyunca 200- 300 takipçi gider benden, umrumda bile değil. Benim çünkü o. Bazı arkadaşlarım sadece video koyar, takipçi gitmesin daha çok gelsin diye. Benim umrumda değil. Zaten herkes takip etmesin beni, gerçekten istemem. Ama her kesimden insan olsun. Zaten öyle de. Muhafazakâr var, modern var, sağcısı, solcusu, küçük, büyük, yaşlı her kesim var ama herkes olmasın. Ben mizahtan anlamayan insanlara hitap etmek istemiyorum. Onlara mizahı öğretmek gibi bir derdim de yok. Ben mizahtan anlayan kitlemi genişleteyim, onlarla olan ilişkimi gerçek kılayım bu benim için yeterli.
- Sosyal medyada yükseldikçe, daha büyük kitlelere hitap ettikçe, bazı insanlar derin ve tuhaf birtakım psikolojik sıkıntılarını farklı şekilde sana yöneltiyorlar. Tutumunu merak ediyorum böyle durumlarla ilgili. 150 binin üstünde takipçin var ve sen melek olsan, kanatların olsa dahi mutlaka kötü şeyler de yazıyorlar. Nasıl başa çıkıyorsun?
Ama size çok enteresan bir şey söyleyeyim ve lütfen de bunu yazın; gerçekten benim kitlem pırlanta. Şimdiye kadar bir tane bile küfür, hakaret, terbiyesizlik tarzı şeylere hiç rastlamadım. Ama bazen canımı acıtmaya yönelik yorumlar yapanlar da oluyor.
- Kötü söz söylemek için giriyor sosyal medyaya adam zaten.
Evet, ama benim takipçim olmuyor onlar genelde. Benim takipçimse de “Allah Allah diyorum siz benim takipçim olamazsınız, benim takipçilerim yazmaz böyle şeyler”, özür diliyor. Mesela mesaj atıyorum hemen “Neden böyle kırdınız beni” diye. Çünkü ben çok duygusalım.
- O nedenle sordum zaten, senin tepkin ne?
Üzülüyorum, kalın bir deri lazım derler ya bu iş için, bende o yok ve hiç olmayacak. Ve hep üzüleceğim kötü bir yorum gördüğümde. Eğer gerçekten ciddiye alınacak ve elle tutulur şeyler söyleyerek acıtıyorsa canımı “Neden böyle dediniz?” diye soruyorum, arkadaşımla konuşur gibi. Çok anlamsız bir şey, kötü bir şey gelirse karşılığında işte o zaman hiç acıtmıyor canımı. O zaman diyorum ki karşımdaki kişi “manyak”
- Nasıl yapıyorsun? Siliyor musun, engelliyor musun?
Engelliyorum. Geçen gün video koydum ben, birisi demiş ki; “Ben bu videolarınızdan çok mutluyum, beklentim çok yükseldi. Sahne gösterinize geldim ama o kadar beğenmedim”. Sildim, çünkü moralimi bozuluyor. Beğenmediğini neden herkesin içinde haykırıyorsun, haykırma. “Eleştiriye çok kapalısınız”. Kapalıyım, evet. Ben Mevlana değilim. Ben Kaan’ım ve insanım ve kapalı olacağım. Bu kadar basit.
- Hayal kurmak hepimizin yaptığı bir şey ama geldiğin noktaya baktığımda sende daha farklı bir durum var. Acaba hepimizden daha fazla mı hayal kuruyorsun, yoksa hayallerinle ilgili bir stratejimi geliştiriyorsun?
Herkesten daha mı çoktur bilmiyorum ama çok hayal kuruyorum. Mesela çalışırken hep Ayşe Arman’la röportaj yapmayı hayal ettim. Hep Cem Yılmaz’la sahneye çıkmayı hayal ettim. Hep Gülse Birsel’in dizilerinde oynamayı hayal ettim. Ve nasıl güçlü hayal ettiysem, hayal kurdukça kalbim nasıl hızlı attıysa hepsi de gerçekleşti. Kulaklıkla yürüyüşlere çıkardım, o kadar güzel hayaller kurardım ki, kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu. O enerjiyi, nasıl gönderdiysem hepsi oldu. Stratejiye gelince, aslında planlı bir insanımdır ama hiç stratejiyle yaklaşmadım. Hepsi de kendiliğinden oldu bu işlerin. Cem Yılmaz beni kendi buldu, Instagram’dan, mesaj attı.
- Onu biraz daha detaylı anlatır mısın?
Ekim ayıydı sanırım, ben bir kurumsal etkinlikteydim şehir dışında. Bir anda like’lamaya başladı birkaç paylaşımımı, sonra da mesaj attı; “Sevgili kardeşim, müthiş işler yapıyorsun, seyircinle de ilişkin çok güzel, buluşmalara hep devam et” diye. İki gün sonra buluştuk. Ofisine gittim. 10 numara bir insan, iyi kalpli biri. Zeki olması o kadar da etkileyici değil bir insanın, zekâsını nasıl kullandığı önemli. İyi kalpli mi, değil mi o önemi?
- Zekânın kötülükle doğru orantılı olduğunu biliyor muydun?
Tabii, doğrudur. Hem iyi kalpli hem de zeki insanlar zaten taht kuruyorlar. Cem Yılmaz da onlardan biri, Gülse Birsel de, Ayşe Arman da onlardan biri. Geçenlerde bir tweet attım, “Yapmak istediğim her şeyi yaptım, artık bankacılığa geri dönüyorum” diye. Çok hayal kurdum ve gerçekleşti.
- Şimdi yeni hayallerin yok mu?
Ellen Show’a çıkmak hayalim var. Oscar alma hayalim var. O en uçuk hayalim. Olmamaya en yakın hayalim o ama diğerleri olduysa, o niye olmasın. Stratejim yok, yarın ne olacağını hiç bilmiyorum. O da beni çok heyecanlandırıyor. Gerçekten bilmiyorum. Hayallere ulaşınca hayal kurmak daha da zorlaşıyor. Daha büyük hayaller kuruyorsun çünkü.
- Hayallerini gerçekleştirmeye çalışırken çok fazla duvara toslamışsın. Sonra farklı kriterler ve yollar olduğunu keşfetmişsin ama hepsini de reddetmişsin. Ve ortada çok büyük bir başarı var. Ben bunu senin zekan ve kendine yaptığın yatırımlara bağlıyorum. Biraz sektörün kurallarından ve senin bu konuma gelebilmek için bunları nasıl alt edebildiğinden de bahsedebilir miyiz?
Sektör yok aslında. Keşke olsa. Yurt dışındaki gibi; sektör olsa sendika olsa… Kuralları belli ve gerçekten güçlü bir sendikaya ihtiyaç var. Maalesef Show Business dünyası endüstrileşemedi bizde. Hep 3-4 kişinin tekelinde. 3-4 yapımcı, 3-4 menajer ve 10-15 oyuncu. Bunlar etrafında gidip geliyor ve bunlar bütün köşeleri kapmış durumdalar. O yüzden biz her sene dizilerde aynı sıkıcı starları izliyoruz.
- Çok az, oyuncu denebilecek insan görüyoruz. Ben bakamıyorum; güzel ama yeteneksiz insanlar.
Onlar fecaat. Ama gerçek oyuncu da olsa çok az seçenek var. Haluk Bilginer çok büyük bir usta ama niye hep o yaş aralığındaki kişileri o oynuyor. Hep belli kişiler, hep belli insanlar. O çarkın içine girmek için maalesef birtakım etik değerlerden ödün vermeniz lazım. İlla birinin koynuna gireceksiniz anlamında söylemiyorum. Yıkama yağlama yapmak da bana göre olmayan bir etik değer. Çok yanında olmak, çok yakın görünmek, her şeyine yorum yapmak, her şeyini like’lamak, çok yorucu.
- Bunlar etkiliyor mu sence?
Bence etkiliyor. Çok egosantrik tipler var bizim sektörümüzde. Kendini inanılmaz değerli sanıyor. Sorsanız hepsi Oscar’lık oyuncu, hepsi inanılmaz yapımcı, hepsi inanılmaz şovmen. Herkes de o egoları pışpışlıyor. Beş para etmez insanlar da var, işini çok iyi yapanlar da var, çok değerli kişiler de var. Ama çok az sayıda insan olduğu için herkes pışpışlıyor bunları. Sizin öne çıkmanız için o pışpış levelını bir öteye taşımanız lazım. Benim yapabileceğim şeyler değil. Kendime hep örnek aldığım Cem Yılmaz, Gülse Birsel gibi isimlere baktığımda onların da menajeri yok. Cem Yılmaz televizyona hiçbir şey yapmadı, o kadar popüler olmasına rağmen. Hep sahne gösterileriyle tanındı. Sonra da sinema yaptı, müthiş bence, çok etkileyici. Gülse Birsel üretmediği hiçbir işin içinde yok. Ürettiği için Gülse Birsel olarak sağlam. Ben de onları örnek alıyorum ve kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyorum. O yüzden de zannediyorum ki bu kadar hızlı ilgi görmemin ve ustalardan bu kadar hızlı olur almamın sebebi bu. O yüzden de mesela geçenlerde bir romantik komedi dizi teklifi geldi, istemedim. Eskiden olsa atlardım. İçime sinmedi. Fragmanını izledim, iyi ki de olmamış dedim. Belki çok iyi reyting de alır ama istemediğim hiçbir şeyi yapmayacağım. Hiç reklam almıyorum mesela.
- Kitleni hayal kırıklığına uğratmak istemiyorsun sanırım.
Şöyle zannedilmesin, para kazanıyorum, karnım tok diye almıyor değilim, ben açken de bunu almadım. Bir sene önce şahitlerim de var, çok önemli bir elektronik firmasından 35-40 bin liralık teklif geldi. O sırada da hiç param yoktu. Dedim ki; ben bunu alamam, yapamam. Takipçi sayım da 5 bin civarında. “3 tane sosyal medya reklamı var ama siz de paylaşacaksınız” dediler. “Oynarım ama paylaşmam, siz istediğiniz yerde paylaşın, kirletemem Instagram’ımı” dedim. Yanlış anlaşılmasın reklama karşı değilim. Ama “Ay bu çok güzel, bunu da popoma sürüyorum” yapamam.
- Ne isimler yapıyor! “Bunu neden yapıyor?” diye sorguluyorsun.
Çok irrite edici.
- Bana sağlıkla ilgili geliyor, kitle de saf sağlık ya. “Ben insanları uyandırmaya çalışıyorum, siz ne yapıyorsunuz?” diyorum.
Onun için de sektördeki pisliğe düşmemek için, temiz kalarak, bu daha zor bir şey bu arada üreterek, yazarak, yenileyerek bir şeyler yapmak lazım. Ama ben bekleyebilen bir insan da değilim, telefon bekleyerek geçiremem hayatımı. O yüzden de kendi yolumu bir şekilde bulduğum için çok mutluyum.
Seni şu an kendini gerçekleştirmek için büyük uğraşlar veren ve bunun farkında olan nadir insanlardan biri olarak görüyorum. Sen kendini ne kadar gerçekleştirdiğini düşünüyorsun?
Çok büyük bir adım attım ve yoluma girdim. Yoldayım artık. Yolculuk başka bir kavşakta. Şu an başka bir kavşağa döndüm. Ve yine yolda devam ediyorum. Yolun çok başındayım. Ama yoluma girdim. Bazen gaza basıyorum, bazen mola veriyorum. Ama yolum belli. O yola girdiğim için çok mutluyum. Kendimi gerçekleştirebildim mi? Yok, daha var.
- Mutluluğunu, öfkeni ve hüznünü nasıl yaşarsın?
Hüznümü içimde yaşarım. Hüznümü kimseye aksettirmeyi sevmem. Bu kitabı okuyan arkadaşlarım dedi ki; “Sen neler yaşamışsın, hiç bize anlatmadığın şeyler” ortama negatiflik yaymayı sevmiyorum, içime atıyorum bazı şeyleri. O canlı yayınları yaparken de, evde bir tartışma olurdu, sinirim bozulurdu, gözlerim dolardı ama oturur o canlı yayını yapardım. Çok içimde yaşıyorum. İçime attığım için birçok şeyi, mesela negatif şeyler, onları öğütüyorum, onları mizaha çevirip, pıt döküyorum.
- Kalmıyor yani içinde.
Evet, kalmıyor.
- Peki, en güvenli kalen ve kaçış noktan neresi?
Ailem, ailemin dizinin dibi. Bayılıyorum onlara. Onlarla tatile gitmeye, onlarla yemek yemeye bayılıyorum. Koşa koşa onlara gidiyorum.
- Ben konunun uzmanı olarak senin üstün zekâlı, yetenekli bir birey olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu kavram üzerinde epey bir duruluyor ve veliler çocuklarına evlerinde uzaylı varmış gibi davranıyorlar. Okullardan ve toplumdan büyük beklentileri var. Herkesin çocukları önünde saygıyla eğilmesini bekliyorlar. Siz çocukken aileniz böyle bir durumun moda olmadığı için farkında değillerdi, kimse de önünüzde saygıyla eğilmedi değil mi? Ne diyeceksiniz?
Ben hep devlet okulunda okudum bir kere. İlkokul, ortaokul, lise üniversite. O yüzden de şımarma gibi bir durumum yoktu zaten. Hocaların da şımartma eğilimi yoktu, eli sopalı hoca da vardı. Bence bu övünme durumu hep vardı ama şimdi sosyal medyayla iyice moda oldu. E şimdi “Aç göster şeyini” muhabbeti nereden var? İnsanların çocuklarıyla tuhaf bir övünme ihtiyacından. Bu biraz Ortadoğu toplumlarına has bir şey bence. Batıda bu kesinlikle yok. İnsanlar, ebeveynler kendi hayatlarında başaramadıkları her şeyi fersah fersah çocuklarına yüklüyorlar ve onların yapmalarını bekliyorlar. Mesela benim babam da Anadolu Lisesi kazanmamı çok isterdi. Çünkü kendi çok parlak bir öğrenci değilmiş. Ben çok parlak bir öğrenciydim ama Anadolu Lisesi sınavını kazanamadım. O kadar da parlak değilmişim belki de. Ben kazansaydım, o da benim oğlan Anadolu Lisesi’ni kazandı diye hava atacaktı belki de. Aslında övünme hep vardı, sosyal medya işin içine girdiği için form değiştirdi. Bunu hiç sağlıklı bulmuyorum. “Sobeveynler” de buradan çıktı. 9 yaşına geldiğinde çocuk İngilizce biliyor, ikinci dile geçmiş oluyor. Birçok ülkeyi gezmiş, Disneyland’a 3 kez gitmiş oluyor. Büyüyünce ne yapacak bu çocuk, marsa mı gidecek? Bir şeyleri de yaşamamış olsun. 4 yaşında çocukla yurt dışına çıkmanın hava atılacak bir tarafı yok bence.
- Hatırlamıyor zaten!
Hatırlamıyor. Her şeye de doymasın çocuk. Sonra mutsuz bir YouTube gençliği çıkıyor ortaya. Tuhaf tuhaf tipleri izleyen çocuklar ortaya çıktı şimdi de. Bir şeyleri de yaşamayıp, bir şeyleri de özlemesi lazım bence. Tabii velilerin de işi çok zor. Çünkü kendileri dikkat etse, başka arkadaşlarında görüyor, o da istiyor bu sefer. Biraz da çocukları serbest bırakmak lazım. Her ne kadar çocuk sesi bir yerden sonra gürültü gibi gelse de, sitede bazen sabahtan başlıyorlar koşmaya, pazar akşamına kadar. Koşsunlar, delirsinler, enerjilerini akıtsınlar istiyorum. Çünkü sabahtan akşama kadar hep bununlalar. Kendi yapamadıkları şeyleri çocukları yapsın diye inanılmaz bir baskı kuruyor aileler. Ben ilkokul 3’ten beri hep dershaneye gittim. Olabilir mi böyle manyak bir şey! Hafta içi okula gidiyorum hafta sonu dershaneye gidiyorum. Okula alternatif bir eğitim sistemi olması mümkün olabilir mi? Okul, üniversite sınavını kazanmak için yetmiyordu ve dershaneye gidiyorduk. Böyle saçma bir şey olabilir mi?
- Kurumsal hayatta sıkıntılar yaşadın. Kitabında da anlatıyorsun. Sana sıkıntılar yaşatmış insanları eskiden çalıştığın bankana gidip de gördün mü? Sana karşı tavırları değişti mi?
Hiç yapmadım, hiç de çağırmadılar. Zaten ben oradayken çalışan birçok yöneticim başka bankalara gitti. Orada çok kişi kalmadı. Değiştiğini sanmıyorum. Bankalar çok çağırıyorlar. Ama bu kitabın ve skeçlerin birçok başka yerde etkisi oluyor. “Artık daha dikkat ediyor yöneticimiz” diye mesajlar alıyorum. Ya da yöneticiler kendileri mesaj atıyorlar “Ben artık çok dikkat ediyorum” diye ama bir anda değişecek bir şey değil bu.
E-mail: Twitter: @drsevdasarikayaFacebook: Anılar Silinirken Sosyal Medya PlatformuInstagram: @dr_sevda_sarıkaya

Yazının devamı...

"Müzikte Yetenek Sadece Bir Başlangıçtır!"

28 Mayıs 2018

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir bilimsel çalışmanın sonucuna göre, küçük yaşlarda enstrüman eğitimi, çocukların zeka gelişimini pozitif yönde etkiliyor. Müzik eğitimi hem hayatta bir disiplin kazanmak açısından hem de yaşamın mücadelesi içerisinde ileride bir dinlenme alanı olması bakımından çok önemli.

Birçok yetenekli hatta bir kısmı çok özel yetenekli ve ülkemizi dünyada temsil eden öğrenciler yetiştirmiş ve yetiştirmekte olan Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Piyano Anasanat Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Burcu Aktaş Urgun ile çocuklarda müzik eğitimini konuştuk.

Çocuğunuzun yetenekli olduğunu nasıl anlarsınız, piyano eğitimi kaç yaşta başlamalıdır, öğretmen seçiminde nelere dikkat edilmelidir, özel yetenekli çocuklar konusunda nasıl bir yol çizilmelidir, 40 yaş sonrası müzik eğitimi nasıl olur gibi birçok konuda oldukça aydınlatıcı bilgiler verdi. Bir konservatuvar velisi olarak bilmediğim birçok şey öğrendim. Hem çok keyifli, hem de bilgi dolu bir röportaj oldu.

Çocuklarda müzik yeteneği nasıl fark edilir ve değerlendirilir? Sizin yönteminiz ne?

Öncelikle mutlaka bize yani profesyonellere getirmeleri lazım çünkü aileler farklı yorumlayabiliyorlar.

Ne gibi, nasıl yorumlar?

“Çok güzel dans ediyor, müzik duyduğu zaman hemen oynamaya başlıyor” gibi ifadelerle geliyorlar ama her çocuğun, hepimizin doğasında müzikle birlikte hareket etmek, şarkı söylemek var. Sesimiz ilk enstrümanımız aslında, bunu kullanabilmesi harika ama bu yetenekli olup olmadığının bir göstergesi değil. Bize geldiğinde ilk baktığımız şey ise; ses duyuyor mu, duyduğu sesi bir şekilde size geri verebiliyor mu? Bunu anlamak için de çeşitli yöntemler var.

Yöntemleri biraz açar mısınız?

Yazının devamı...

“En Büyük Organı Egosu Olan İnsanlar Var”

18 Nisan 2018

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan psikiyatri hekimi olmasının yanı sıra modern çağın filozoflarından birisidir bence. Birlikte çalışabilme onuruna erişebildiğim kıymetli Hocamın her söyleminde, her hareketinde bir öğreti vardır. Sorulacak çok fazla soru olmasına rağmen aralarından seçme yapmak zorunda kaldım. Mutluluğun sırrı, evlilik kavramı, sosyal medya bağımlılığı, psikolojik savaş gibi merak edilenleri konuştuk. Gerçekten kaçırılmayacak ve çok özel bir sohbet oldu. Bir psikiyatrist ve bir nöroloğun sohbeti normal röportajlardan biraz farklı oluyor elbette. Keyifli okumalar diliyorum…

-Yaşam ve kendi varoluşunuz üzerinde hangi yaşlarda düşünmeye başladığınızı merak ediyorum. Hayata dair ilk saptamanız neydi?

Ben Kuleli Askeri Lisesi'ndeyken kamplarımız olurdu. Orada boş vakitlerimde tellerle devri daim makinesi yapmaya çalışırdım. “Bir makine hiç durmadan nasıl çalışır?” diye düşünürdüm. Meraklı bir yaklaşımım vardı. Liseden sonra, üniversite için 69 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesine geçince varoluş felsefesiyle ilgilenmeye başladım. Beyazıt'taki sahaflardan öğrenci harçlığımla kitaplar alırdım. Öğrenciliğim tam da siyasi kutuplaşmaların olduğu 12 Mart dönemine denk geldi. Ama ben felsefi arayışlara merak sardım; varoluşla, inançla, ölümle ilgili konuları sorgulamaya başlamıştım. Üniversitede, Beyazıt'ta bu konularla ilgili daha çok materyal olunca ben de daha çok okuma yapma fırsatı buldum. Çeşitli sohbetler de oluyordu, Kubbealtı'nda, Milli Türk Talebe Birliği'nde... Oralarda da, hikmetli konuşan kişileri dinlemeyi seviyordum.

-Ben 5-6 yaşlarındayken şöyle bir farkındalığa varmıştım: “Ben kızım ve erkekler hep daha önde, kız olduğum için onların 2 katı okuyup, çalışmalıyım ki onlarla eşit olabileyim”. Bu benim çocukluğumda yaptığım ilk saptamaydı mesela. Sizin de var mı?

İlk ve ortaokulu Merzifon'da okudum. Dedelerimizin mezarlarını merak ediyordum çünkü mezar taşları yoktu. O zaman babama sordum neden bizim atalarımızın mezar taşı yok diye. Babam harf devrimi çıktığında bir kaymakamın gelip, kütüphane ve mezar taşları da dahil eski yazılı her şeyi 300 metrelik bir çukur kazıp, gömdüğünü anlattı. O zaman bu durum beni “Kitaplar neden yok edilir?” düşüncesine sevk etti. Merzifon'da halk kütüphanesi vardı, ilkokulda bütün çocuklar oynarken oraya giderdim, ders kitapları dışında şeyler okurdum. Annem yönlendirirdi, düşün o zamanlar ilkokulu bitirebilmiş sadece. Dayılarımdan biri Türkiye'nin ilk kardiyologlarındandı, diğeri diş hekimiydi. Babam da edebiyata meraklıydı. Yahya Kemal'le ilgili kitapları vardı. Bizim evde kitap okumayla ilgili bir kültür vardı. İlkokuldan mezuniyetim aklıma geliyor, evimiz büyük bahçeli, çok çiçekli bir evdi. Mezuniyet töreninde çiçek yoktu. Hocanın konuşması sırasında, ben de gittim bahçedeki bütün çiçekleri toplayıverdim onun için, bütün sınıf beni alkışlamıştı mesela. İlkokula 5 yaşında başladım, okumakta güçlük çekiyormuşum, annem de beni okumam için zorluyormuş, zora gelince sobanın altındaki kediyi görüp "Anne ben kedi olmak istiyorum" dermişim. Yine ilkokuldaydım, okula tek başına yürüyerek gidip geliyordum. Merzifon'da tavşan dağında rüzgar esiyordu. Rüzgara karşı yürüyemedim, ağlayarak eve döndüm, annem beni görünce güldü, elimden tutup, okula götürdü. Bunlar çocukluğumla ilgili ilk aklıma gelen anekdotlar.

-Son dönemde insanların en büyük sorunlarından biri mutsuz hissetmek... Acaba mutluluğun tanımı mı değişiyor insanların zihinlerinde. Siz bu mutsuzluk durumunu nasıl yorumluyorsunuz?

İnsanların mutsuz hissetmesinin 3 nedeni var. Bunlar da modernizmin beraberinde getirdiği nedenler: Birincisi; beklenti düzeyinin yükselmesi. 50 yıl, 100 yıl öncesine göre insanların hayattan ve kendinden beklenti düzeyleri yükseldi. Birkaç elbiseyle bir mevsimi geçirirken, şimdi dolabında 20 tane elbise var ama çoğunu kullanmıyor. Oysa bir insan 10 sene hiç kıyafet almasa var olanlar ona yeter. İhtiyacından fazlasını alıyor, moda ve tüketim kültürü insanı devamlı yeni şeyler almaya itiyor. İhtiyaçlar yapay bir hale geldi, ihtiyaç 1’se önceden, şimdi 10'a, 20'ye çıktı. Sırf üretimi artırmak için tüketimi yüksek tutmak gerekli. Bu da insanlara ‘varlık içinde yokluk’ hissettiriyor. "Filanca kişide var ama bende yok", "Benim elbisem modaya uygun değil", "Arabayı aldığımın üzerinden 1 sene geçti, değiştirmeliyim" gibi... Yapay bir mutsuzluk oluşuyor. İnsanlar alışveriş yaparken temel ihtiyaçlara göre değil, toplumun takdir ve övgüsüne göre hareket ediyorlar.

-Yapay mutsuzluk dediniz anlatırken, açabilir misiniz biraz?

Yazının devamı...

Prof. Dr. Hüsrev Hatemi’yle Bir Hoş Seda

13 Şubat 2018

Hekimlik ve şairlik aynı bünyede buluştuğunda şifa bulmamak mümkün değildir. Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden Değerli Hocam Endokrinoloji bölümü emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Hüsrev Hatemi’nin hastalarının yıllarca ona bağımlı olmasının sırrı tam da bu bence. Bir şair inceliğinde hastalığın kalbine ulaşıp, ilmi ile binlercesine şifa dağıtmak. Farklı fakat birbirini besleyen alanlarla aynı anda uğraşan ve başarıya ulaşan tam bir "Aykırı Zihin" O. Sözü uzatmadan, sesinde huzur bulup, anlatımıyla büyülendiğimiz insanlardan olan Prof Dr. Hüsrev Hatemi ile yaptığımız sohbete bırakıyorum…

Kıymetli Hocam, sizinle yapılmış röportajları ulaşabildiğim kadarıyla incelemeye çalıştım. Düşünsel süreçlerinizin çocukluğunuzun erken çağlarında şekillenmeye başladığı net bir şekilde anlaşılıyor. Ben size ilk olarak, hatırladığınız ilk anınızı sormak istiyorum.
En eski anım (ikiz biraderin de aynı) şöyledir; Kurtuluş Modern Apartmanında servis kapısını vuran Kapı görevlisi Mıgırdıç Ağa, anneme çöp var mı diyor. Annem bir iki adım içeri giriyor. Mıgırdıç Ağa iki 3-4 yaşında pijamalı ikizi görünce, kendi etrafında dönerek “karatavuk tepeli, kulakları küpeli” diye bir oyun havası söylerken annem geliyor. Utanıp ciddileşiyor ve biz 76 yılından beri bu ilk siyah beyaz klipi aklımızda tutuyoruz.Bir de biz küçükken annem hava almaya götürüyorum diye bizi Feriköy mezarlığına götürürdü. Birader ve ben onunla giderdik. Annem orada tanımadığımız ölülerin mezarı başında ağlardı. Biz de öylece dururduk. Biz 6-7 yaşındayız. Beş yaşında ölen Erhan diye bir çocuğun mezar taşı, üzerinde de fotoğrafı var. Annem orada mezarın başında oturmuş. Çocuğun ailesi ile birlikte ağlıyordu. Hüseyin’le ben orada pisi pisi otu koparıyorduk. Annem mezarlıktan hiçbir şey koparılmaz diye kızmıştı. Hemen korkup bırakmıştık. Cenaze merasimleri olurdu. Bir defasında dört tane kasketli adam, çok yaşlı kefene bürünmüş bir kadını taşıyorlar ve annem de başka bir mezarın kenarında oturmuş bakıyordu. Biz tabi ki kötü etkilenirdik. Annem bizi böyle şahıslarla karşılaştırdığı için, hemen hemen her gün hayat ve ölüm hakkında düşünürdük. Babamın haberi olmazdı. Çünkü annem “Başkalarına söylemeyin sizi gezdiriyorum.Yakınımızda da park yok.” derdi. Neyse ki bu 4 veya 5 defa sürdü. Sonra bize çok fena tesir ettiğini anladı ve artık gitmeyi bıraktık.İkiz olduğumuz halde birader çok zırhlıdır, sağlam bir ruhla doğmuş. Ben çok düşük ağırlıklı doğup, sonra kurtarıldığım için, daha dayanıksızdım. O dönemde serum tedavisi karından cilt altından veriliyormuş. 1950’lere kadar serum tedavisi şöyle; devlet sadece yatak parası öderdi. Dar gelirli halk pahalı ilaçları ödeyemezdi. Tekel rakı şişeleri toplanıp sterilize edilirdi. İçerisine hastane imalatı olan serum konur, tekrar sterilize edilir, karın cildi altından verilirdi genellikle. Türkiye’de çocuklara damar içi serum tedavisi ancak üniversite hastanelerinde, Cihat Tahsin Gürson ve Olcay Neyzi gibi hocalar tarafından 1950 lerin ikinci yarısında başladı...Okul öncesi çağlarda şiirler yazmaya başlayan bir çocuk olarak, edebiyata düşkünlüğünüzden dolayı, ilkokul arkadaşlarınızın sizi “tuhaf” gördüğünden bahsetmişsiniz. Bu durumun sizin iç dünyanızda ne gibi etkileri oldu? Bu farklılığın aslında özel ve bahşedilmiş olduğunu ne zaman fark ettiniz?Onların diline takılanları biz de söylerdik. Devlet Demiryolları, GS/FB/BJK yedi golleri, beşten fazla atmayın GS/FB/BJK’yi ağlatmayın. Ama hiç olmazsa haftada bir veya iki defa benim ve Hüseyin’in ağzından bir Aşık Kerem veya Garip mısrası çıkınca, bizi ara sıra garip şeyler söyleyen tuhaf kişiler olarak görürlerdi.Şöyle bir anımız vardır; 1945 ve yer Şişli’de Talatpaşa İlkokulu. Atatürk Lisesinde de bu durum değişmedi. Bir gün boş geçen bir derste bir Azeri türküsünden sonra bize sordular; Güzeldi ama Acemce miydi? Sözlerini Farabi mi yazmış? Bu olay da 1954 de idi.Tuhaf görülmemiz 1956 yani Üniversiteye kadar sürdü. İlkokulda tuhaflıktan üzülürdük. Ortaokuldan itibaren Türkçe veya Edebiyat öğretmenlerinin iltifatları ve elimizden düşürmediğimiz Epiktetos, evde de Kur’an mealleri sayesinde teselli bulmaya başladık.Meraklı bir çocuk muydunuz? Sorgulamalarınız daha çok hangi yöndeydi? Cevapsızlık kabullenişe dönüşür müydü?Kabullenişe dönüşmezdi. Ben çok soran ikizdim. Birader sessizce içinden cevap arardı. Ben sorularımla etrafı bıktırmış ve “patavatsız” tanınmıştım. Yedi yaşında iken “Anne bizim tanıdığımız ablaların hepsinden, evlenişlerinden sonra bebek haberi geliyor, o halde kümesimizde horoz olmasaydı tavuklar yumurtlamazdı değil mi?” demiştim. Annem gülme ile kızma arası “Büyüyünce söyleriz şimdi sorma” demişti. Benim sorum ciddi ve samimi idi. Fakat Hüseyin bana o sırada lahavle çeker gibi bakıyordu.Çocukken doğa ve hayvan merakınız var mıydı?İkimizin de başta kediler sonra kuşlar sonra ayı ve diğer hayvanlara karşı ileri derecede merakımız vardı.Neden ayı ilk sıralarda?Kronolojik olarak sıralarsam ayı sevgisi hemen kedi ile beraber başladı. Ayı nedense ikimize de korku ile karışık sevgiyi hissettirirdi. Psikiyatride belki öyle izah edilir. Biz 4-5 yaşındayken 2. Dünya Savaşı içinde çok bunalıyoruz, gece karartma yapılıyor. Alman teyyaresi geliyor diye evin bodrumuna indiriliyoruz. O bunalım sırasında bodrumun odunları arasında ağ kurmuş örümcekleri seyrediyoruz. O havadan aileyi çıkarmak için babam ancak hayatımızda iki defa yazlık kiraladı. Çamlıca Kısıklı’da bir bağ evi idi. Gece erken yatırıldığımız için, gece bizimkilerin yaz serininde aşağıda sohbet ettiklerini duyunca onların yanına gitmek istedik. Sonra ikimiz birden aynı şeyi gördük. Karanlık koridorda birdenbire kırmızı gözlü beyaz bir ayı bize bakmaya başladı. Kardeşim ve ben aynı anda birbirimize dönüp “ayı” diye bağırdık. Ondan sonra koşarak kaçtık. Bize su içirdiler. Ayıyı öyle görünce hem korktuk hem de sempati beslemeye başladık. Aynı şey maymun için de geçerliydi. Ayı ve maymun görmek isterdik. Babamın da hatası bizi kandırmasıydı.”Ayı öyle dağa çıkıp da kolay kolay yakalanamaz ben size bunu söz veremem” demesi gerekirdi. İlkokul başlayana kadar inanıyorduk ki babamın bir gün gönlü olacak, bir taksiye atlayacağız, Çamlıca taraflarına gidip dağ denen duvar gibi bir yüksekliğe tırmanacağız, orada ayı bizi bekliyor olacak. Dağdaki ayıyı bir gün yakalayıp eve getireceğiz. Ama 4, 5, 6 yaş her gün bununla geçti. İlkokul başlamak üzereyken anladık ki, babayla taksiyle giderek dağa çıkılıp, ayı yakalanmaz. Herhangi bir konudaki karar verme süreçlerinizde mantık ve hissiyat arasında bir denge var mıdır? Bir ağırlık varsa, hangi yöndedir? Fevri taraflarınız var mıdır? Arasında bir denge var mıdır? Bir ağırlık varsa, hangi yöndedir? “Sen bana akıl fikir vermiştin/Suç bende Rabbim ben çuvalladım” mısralarını 63 yaşımda yazmıştım. 50 yaşımda ise ; “Bu vallon yürek Flaman beynime hükmünü dinletecek sonunda” mısrasını yazmıştım (Bruxelles Şarkısı). Belçika’daki Valonları duygu sembolü, flamanları akıl sembolü olarak görmüştüm.Öğrencilik dönemlerimden beri sizi dinlediğimde, izlediğimde hep bir huzur hissederim. Bir de bebeksi bir masumiyet… Dışarıya başarıyla aktarabildiğiniz bir huzur var. Bu huzuru iç dünyamızda sağlamak, dengede olmakla ilgili sırra varmak bir yolculuksa kendinizi bu yolculukta nerede görürsünüz? Bunu nasıl sağladınız?Çocuklukta başlayan klasik dua değil de devamlı bir şekilde direkt Allah’la konuşma hali hissederdim. Çocukluktan beri Peygambere ve Allah’a derin sevgiyle bağlıyım.Görünüşümde Huzur varsa eğer ben bilmiyorum, insan kendini dışardan gözleyemez. Bunu daha önce de 1980’li yılların başında profesörler kurulunda, benim de hocam olan Anesteziyolojinin başındaki Sadi Sun bir gün bana üzgün bir yüzle “Hatemi ya, ben sana bir şey soracağım, çok merak ediyorum. Bana direkt samimi olarak söyle bu yüzündeki huzur nedir? Hepimiz hayatta nelerle karşılaşıyoruz, kurulda YÖK’ün getirdiği yenilikleri tartışıyoruz. Herkes bir türlü üzgün. Sende ilgisiz birisi değilsin. Ama senin yüzündeki bu huzur, bir dini inanış bir takikatse bize de söyle öğrenelim Hatemi” demişti. Ben tarif edeceğim şekilde bir şey bilmiyorum ama sizin bu söylediğiniz bana enteresan geldi. Bu zamana kadar düşünmemiştim. Siz şimdi sorana kadar Sadi Sun olayını unutmuş gibiydim. Sizinki ikinci oldu. Niyesini düşünmedim ama öyle hissediyorum ki Allah’la direkt irtibat halinde hissetmemden dolayı olabilir.Tıbbiyeye yönlenmenizin özel bir nedeni var mıydı? Bende biraderden biraz daha az teoloji merakı varken, biraderin benden çok az biyoloji merakı vardı. Rahmetli Ağabeyimiz Prof.Dr. Nadir Hatemi Tıp Fakültesine girince bende de tıp sevgisi çok arttı.Bir hekim olarak, sanat/edebiyat yönü yüksek olan hekimlerin daha iyi şifa dağıttığını düşünmüşümdür. Hekimliğin aynı zamanda bir sanat olduğu konusundaki düşünceleriniz nelerdir?Hekimlik sanattır. Fakat bir hekimin bu yönü narsistik şekilde kullanıp reklam yapmaması, sanat yönünü kendi kendini eğitmekte kullanması gerekir.Öğrencilik dönemlerimden hatırladığım bir şey var. Hastanede herhangi birisinin çocuğu olacaksa, mutlaka Hüsrev Hoca’ya isim için danışalım derlerdi. Kelimelerin kökenleri ve isimler üzerine olan ilginiz ne zamandır mevcut?İkimizde de isim merakı Lise-1’den başlayarak hep sürdü. Sene olarak 1990’lardan sonra etimolojik kökenlere merak da başladı.En çok ne zaman “kendiniz” olduğunuzu hissedersiniz?Bir Türk müziği parçasını dinlerken.Birçok kıymetli eser vermiş yazar/şair olarak size bu soruyu yöneltirken bile çekiniyorum. Günümüzde tabir-i caizse “kamyon arkası edebiyatı” kitapları revaçta. Hemen hepsi de “Çok Satanlar” sınıfına girdiği için yayınevleri bunlardan vazgeçemiyor. Gerçek edebiyatı seven çocuklar yetiştirmek ve yozlaşmadan kurtulmak için anne-babalara ve yayınevlerine sizce ne görevler düşüyor?Maalesef sağanak tedbirler sel gibi yaz yağmuru gibi gelip geçiyor. Eski devirde kültür ve iman azar azar fakat sürekli yağar, derinlere işlerdi. Ortaokul mezunu olan babamın arap harfleri yazısı da latin yazısı da benimkinden çok güzeldi. Üstelik bu özellikleri 24 yaşına kadar İran Azerbaycanı sonra da Tiflis’te edinmişti. Bizde de durum böyleymiş zaten. Zor şartlarda büyümüş dedelerimiz sadece İstanbul’da değil mesela Üsküp’te, Harput’ta, Şam’da güzel el yazılarıyla güzel ifadeli metinler ortaya koyarlardı. Günümüz şartlarında Zeki Müren durumu özetlesin “Bir yaz yağmuru gibi geçiverdi aşkımız, ızdırabın zevkini içiverdi aşkımız”. Yani insanların ruh halleri artık sağanak şeklinde irfan ve yine sağanak şeklinde isyan yağmurları ile besleniyor. Çocuk yayınlarından periler kayboldu. Keloğlan kayboldu. Yerlerini uzay savaşları, makineli tüfekler aldı. Bizde Çocuk kitaplarının bozulması 1970’lerden sonra başladı. Sonraki bütün çocuk yayınlarını suçlamak istemem. Ama 1980’lerde evlere şenlik bir çocuk kitabı görnüştüm. Yazar ilkokul çocuklarına sınıf farklarını ve sınıf kavgasını anlatmaya çalışıyordu. E-mail: drsevdasarikaya@gmail.comTwitter: @drsevdasarikayaFacebook: Anılar Silinirken Sosyal Medya PlatformuInstagram: @dr_sevda_sarıkaya

Yazının devamı...

Bu Çorbada Hepimizin Tuzu Bulunsun

5 Şubat 2018

Türk milletinin en önemli özelliği nedir diye sorsalar, hiç şüphesiz merhameti diye yanıt verirdim ben. Mesleğim gereği bunu en iyi gözlemleme şansı olanlardan birisiyim. ABD’de araştırma için bulunduğum dönemde, hastaneye başvuran Alzheimer hastalarının birçoğu ilerleyen zamanlarda kalabilecekleri bakımevlerini araştırıyorlardı. Bizde ise Alzheimer ya da diğer tür Demansların tanısını hasta yakınlarına açıkladığım anda, daha da bir kenetleniyorlar. Hep birlikte hastanın refahı için neler yapabileceklerini en ince detaylarıyla araştırıyorlar. Ve bunu çok da güzel başarıyorlar. Kocaman bir sevgi çemberi ile hastalarını sarıp sarmalıyorlar.

Peki bunlardan neden mi bahsettim? Bu sabah e-postama gelen bir mesajla haberdar olduğum ve çok anlamlı bulduğum bir projeyi sizlere anlatmak için. Dünyaca ünlü birçok şef bir araya gelerek Suriyeli mültecilere yardım amaçlı bir yemek tarifi kitabı çıkarmışlar. Adı da “Suriye için Çorba”. Tüm geliri de Suriyeli mültecilere bağışlanacak. Bu kitabın Türkçesini de sloganı “herkesin iyiliği için” olan Hayykitap çıkarmış. Öyle tahmin ediyorum ki böyle konularda oldukça hassas olan insanımız sayesinde ihtiyaç sahibi birkaç kişinin yüzü gülecek. Tüm geliri Suriyeli mültecilere bağışlanacak olan bu kitapla birlikte çorbada sizin de tuzunuzun olmasını istiyorsanız tüm kitapçılardan temin edebilirsiniz. Kitabın arka kapak yazısı şu şekilde;

"SURİYE İÇİN ÇORBA

İnsanlık İçin Merhametli Tarifler

Bu çorbada sizin de tuzunuz olsun. Çünkü kitabın geliri Suriyeli mültecilere bağışlanacak. Onlar da sıcak çorba içebilsinler diye...

Bu kitabı, ne zaman bir kaşık çorba içseniz Suriyeli mültecileri hatırlamanız için yayımladık. Ve kitabı satın aldığınızda o mazlum ve muhtaçlara yapılacak yardıma ortak olmanız için... Dünya milyonlarca Suriyeli mülteciyi hayal kırıklığına uğrattı. Dünyanın en zengin ülkeleri bile bu insanlık dramına sırtını döndü, duyarsız kalmayı seçti. Yemek yardımına olan ihtiyaç çok fazla ve gün geçtikçe de büyüyor. Dünyaca ünlü şefler ve yemek yazarları Suriyeli mültecilerin acılarını hafifletmek için Suriye için Çorba’da bir araya geldi. Her birinin bir tarifle katıldığı proje, çarpıcı fotoğraflar ve nefis çorbalarla dolu bir yemek kitabında hayat buluyor. Siz de bu anlamlı projenin bir parçası olabilir, yaşam savaşı veren Suriyeli mültecilere temel gıda malzemeleri ulaştırmamıza yardımcı olabilirsiniz. İşte tariflerini vererek kitabı katkıda bulunan ünlü şef ve yemek yazarlarından bazıları: Mark Bittman, Anthony Bourdain, Alice Waters, Paula Wolfert, Yotam Ottolenghi, Claudia Roden, Greg Malouf, Ana Sortun, Sami Tamimi, Aglaia Kremezi, Carolyn Kumpe, Wendy Rahamut, Joe Barza, Sally Butcher, Troth Wells, Garrett Melkonian, Alexis Couquelet, Fernando Gomez, Jane Hughes, Nur İlkin, Aline Kamakian ve Sheilah Kaufman."

Sevgi ile kalınız!

Facebook: Anılar Silinirken Sosyal Medya Platformu

Yazının devamı...