Dünyanın virüs sınavı

Koronavirüs salgını dünya çapında milyonlarca insanın yaşam şeklini önemli ölçüde değiştirirken gelişmelerin uluslararası jeopolitik ve tek tek ülkelerin siyasi istikrarları üzerinde kalıcı izler bırakma olasılığı giderek artıyor… Özellikle de Çin’de salgın başladığında olayı ciddiye almayan ABD ve Avrupa ülkeleri açısından. Çünkü tehdidi algılayamadılar, dolayısıyla da önlem almakta geciktiler. Hem de ABD istihbarat teşkilatı CIA’nın aylar öncesinden uyarılarına rağmen…

Gelinen an itibarıyla da dünya genelinde vaka sayısı en yüksek ülke olan ABD koronavirüsün merkez üssü durumunda. ise kâbus sürüyor. Koronavirüsü kaynaklı ölümlerin sayısı 10 bini aştı. İspanya’da da hayatını kaybedenlerin sayısında ürkütücü bir artış var…

Ve hepsinde de sağlık sistemleri çökmüş durumda…

O nedenle de küresel virüs korkusu kadar ülkesel önlemler açısından siyasilerin de sorgulandığı bir süreç içindeyiz. Tıpkı tarih yapraklarındaki salgın örneklerinde yaşandığı gibi. Tıp tarihi üzerine çalışmaları olan yakınçağ tarihçisi Kırklareli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı

Prof. Dr. Mesut Ayar anlatıyor:

“Bu konularda özellikle toplumun nerede durduğu algısıyla devletin tutumu önemli… Hastalıklar sırasında aslında sınanan şeylerden biri de devlet yönetiminin hem meşruluğu hem de kabiliyeti. Bakın bugünkü dünyada hastalık nedeniyle bazı yönetimlerin sorgulandığı bir sürece girdik. İşte deniyor ki Çin başarılı ABD başarısız, Almanya başarılı İtalya çöktü, İspanya’da aynı şekilde. Bugüne kadar çok konuşulmamış sağlık sistemleri, yoğun bakım ünitelerinin sayıları falan ne kadar önem arz ediyormuş halbuki. Geçmişte de böyle bir şey var. Çünkü halk niye devletin varlığına ihtiyaç duyuyor, inanıyor öncelikle hayatını koruması için değil mi? Osmanlı Devleti’nde de özellikle İstanbul’daki salgınlarda halkın yalnız olması, hastalıkla baş başa bırakılması, devletin onunla ilgilenmemesi gibi fikirlere asla düşmüyorlar, düşürülmemeye çalışılıyor. Yani her zaman padişah, yönetim halkın yanandadır, hastalıkla uğraşacaktır ve halledecektir gibi bir mesaj var. Aynı bugünkü gibi, bakın muhalefetten başka başka sesler geliyor niye şöyleydi, böyleydi diye. Aslında bunların hepsi temelde yönetimsel bir durum. Yani hastalık konuşuyoruz ama aslında yönetimde sorgulanıyor doğal olarak.”

Bugün Türkiye ve dünya örneklerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin de salgın dönemlerinde sosyal politikalara ağırlık verdiğini belirten Ayar, bazılarını şöyle sıralıyor:

İstanbul’da kolera vakaları henüz görülmeden önce Şehremaneti, Osmanlı Hükümeti’nden sağlık kaidelerine uymayıp, evlerinin temizliğine kayıtsız davrananların cezalandırıla-bilmesi için salahiyet istediğinde bu reddedilmişti. İnsanların sıhhi kurallara ceza korkusuyla uymak zorunda bırakılması, halkın nazarında Osmanlı idaresini kötü duruma düşüreceği gibi, insani açıdan da pek hoş olmazdı. Bunun yerine, gazetelerle veya mahalle imam ve muhtarları aracılığıyla nasihatlerde bulunulması daha doğru bir uygulama olacaktı.

Yoksulları gözetmek İslam dininin bir emri olması yanında, II. Abdülhamid’in, salgın sırasında tebaasına karşı cömert ve yardımsever bir sultan portresi çizme yolunda, açık bir politika güttüğü fark edilmektedir. Koleranın halkın zihninde Osmanlı yönetimine karşı herhangi bir hoşnutsuzluk yaratmasına müsaade edilmemeye çalışılması ve bunun büyük oranda başarılması ile hastalıkla mücadele edilirken Osmanlı idaresinin dayanaklılığı ve yeterliliği kanıtlanmış oldu.

Koleraya karşı etkin bir mücadele veren Osmanlı otoriteleri, hastalığın getirdiği yıkımı hafifletmek amacıyla, bir takım sosyal politikalar izledi. Örneğin, koleradan ölen ümera ve subayların ailelerine birinci dereceden maaş tahsis edilerek, hem bu insanların mağduriyetleri önlenmiş oluyor ve hem de koleralı bölgelerde vazife yapan görevlilerin işlerini, hastalığa tutulmaları halinde geride bıraktıklarının durumlarından endişe etmeden layıkıyla yapmaları yönünde bir önlem de alınmış bulunuyordu. Bunun gibi yine, koleradan ölen üst düzey görevlilerin çocuklarının parasız olarak devlet tarafından okutulması da görülen uygulamalardandı.

Kordon altına alınan yerlerde bulunan ahalinin her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılandı. Hatta yevmiye usulüyle çalışan fakir fukaranın, kordondan çıkamamalarından dolayı doğan zararları bile tazmin edildi. Aynı şekilde tahaffuzhanelerde bekleyen fakir fukaranın da karnı doyuruldu, gidecekleri yerlere ücretsiz taşınmaları sağlandı.

Osmanlı sultanı, salgınla o kadar ilgiliydi ki doktorların tedavi yöntemleriyle ilgili bir sıra dışılık fark ettiğinde bile derhal işin aslının araştırılmasını, yanlış durumun düzeltilmesini istemekteydi… Koleralı hastalara zorla ilaç verilmesi ve onlara aşağılayıcı muamele yapılması da padişah tarafından kesinlikle yasaklanmıştı. Buna dair şikayetler artınca, bu gibi davranışlar sergileyen görevlilerin olağanüstü düzeyde mesul tutulup cezalandırılacakları, padişah tarafından sık sık dile getirilmeye başlandı.