PKK/YPG’den DAEŞ’e örtülü Biden dönemi

28 Kasım 2020

Başkan kim olursa olsun ABD’nin emperyalist politikalarının değişmeyeceği konusunda herkes hemfikir. Yani Biden ya da Trump fark etmez. Tıpkı Obama, Clinton ya da daha öncekilerde olduğu gibi. Çünkü ABD aslında ‘yönetenlerin yönetildiği’ derin bir ülke, o derinliğin dünyaya bakışı da örtülü ya da aleni manipülasyon ve operasyonlarla ülkeleri dizayn etmeye çalışmak. Dolayısıyla, başkanlar sadece nüans yaratıyor. Biri diplomatik dil kullanırken, diğeri sert üslup tercihiyle dikkat çekiyor. Yöntem bakımından da biri gücü daha kaba uygulayıp, ülkeler arasında çatışma yaratırken, diğeri istihbarat örgüleri vasıtasıyla örtülü operasyonlara daha ağırlık verebiliyor. Bu bağlamda da Trump’ın kabalığı, çatışmacı zihniyet açısından cüretkârlığı malum, Biden için öngörülenler de Obama-3 dönemi, yani zaten hep var olan örtülü operasyonların daha da ön plana çıkacağı yolunda. Bu noktada akla gelen soru da neler olabileceği ve özellikle de Türkiye açından olası riskler? Soruya eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin yanıt veriyor:

“Irak’ta PKK’yı bölgeden temizlemeye çalışıyorlar. Biden da PKK’nın bitmesini istiyor. Çünkü orada bölgesel Kürt yönetimini tehdit ediyorlar. Merkezi hükümet de rahatsız. Şu anda zaten merkezi hükümetle beraber kuzey Irak’taki PKK unsurlarını Şengal bölgesinden ve diğer yerlerden temizliyorlar. Büyük ihtimalle Kandil de ortadan kalkacak, Kandil’i de bitirecekler. Önümüzdeki dönem PKK diye bir şey kalmayacak, Türkiye de de kalmayacak. Yani Türkiye’de kuzey Irak ile ilgili sorun kalacağını sanmıyorum, sadece PYD bölgesi başlayacak, gözümüz Fırat’ın doğusunda olacak. Çünkü ABD İdlib bölgesinde de Türkiye’yi rahatlatırken, diğer taraftan Suriye için kafasındaki federal yapıyı Türkiye’ye kabul ettirmeye uğraşıyor. Ona yönelik hazırlıklar var. Bunlar ABD’nin devlet politikası gereği yürüttüğü şeyler.”

Nasıl yani?

“İdlib bölgesinde HTŞ var mesela, o diyor ki: Artık ben ılımlıyım, terör örgütü değilim, Esad’a yönelik muhalifim. ABD terör listesinden Türkistan İslam Partisi’ni de çıkardı. Bunlarla da çalışıyor ABD. Bütün bunlar Türkiye’nin elini Rusya’ya karşı güçlendiriyor. Yani Rusya şunu iddia edemez: Orada terör örgütleri var, hepsi terörist... El Kaide benzeri örgütler var, onları temizleyecekler. Dolayısıyla, o bölgede ABD ile Türkiye arasında güvenlikle ilgili bir koordinasyon var ama bu aynı zamanda iki taraflı bir durum. Düşünsenize, PKK ortadan kalkmış, Türkiye bu tarafta da rahatlamış, öbür tarafta Türkiye’ye belli koşullar altında federe devleti kabul ettirme gibi hesapları var. Onunla uğraşacağız önümüzdeki dönem...”

Bunların savaşarak değil büyük olasılıkla diplomasiyle halledileceğini ama olmadığı zaman da istihbarat örgütlerinin örtülü faaliyetlerinin devreye gireceğine dikkat çeken Pekin, devam ediyor:

“Pandemi var, ekonomik sorunlar var; bütün bunlara baktığımız zaman Türkiye’de bir de kültürel, mezhepsel farklılıklar var. Bunlar kaşınabilir. Akdeniz’de, Ege’de, Suriye’de bazı tavizler vermek için zorlamalar olabilir. Yine kutuplaşmadan kaynaklanan faaliyetleri kaşıyabilirler. Biden’ın dediği gibi, muhalefeti şekillendirebilirler. Parayla, yatırımlarla, doların değeriyle oynamak suretiyle Türkiye’yi zora sokmaya, sıkıştırmaya çalışabilirler. Trump döneminde tehdit etme, paldır küldür asker gönderme falan vardı, şimdi tehdit olmayacak belki ama istihbarat örgütleri vasıtasıyla el altından örtülü operasyon yapacaklar. Çok dikkatli olmak gerekir.”

Zaten yapmıyorlar mıydı?

“Yapıyorlardı ama şimdi çok daha fazlasını yapacaklardır. Maalesef görünen o.”

Yazının devamı...

Akdeniz’de AB yapımı organize işler!

26 Kasım 2020

Doğu Akdeniz’de Türk ticari gemisinde uluslararası hukuka, teamüllere tamamen aykırı olarak yapılan aramayı sadece alelade korsanlık, haydutluk diye nitelendirmek hafif kalır. Çünkü korsanlar bir milleti ya da orduyu temsil etmezler ve çoğunlukla amaçları ganimeti ele geçirmektir. Bu olayda ise AB ülkelerinin aldığı bir karar çerçevesinde İtalya’daki bir merkezden yönetilen harekât kapsamında Yunan komutan emir veriyor, Alman fırkateyni Türk bayraklı ticari geminin önünü kesiyor. Helikopterle gemiye inen Alman askerleri de zorbalıkla saatlerce arama yapıyor. Yani herkesin bayrağı, milleti belli, üstelik tek bir ülke de değil. Yunanistan, Almanya, İtalya ve AB’nin de işin içinde olduğu devletler eliyle yürütülen bir organize iş ya da kumpas söz konusu. Karşı oldukları geminin bayrağı da NATO’daki müttefikleri Türkiye’nin bayrağı. Ama buna rağmen hâlâ tavırları ise hukuksuzluklarına kılıf uydurmak amacıyla, hiç sıkılmadan, utanmadan yalan söylemek. Dolayısıyla, aslında şu anda NATO’nun, BM’nin çoktan olağanüstü toplanması, bütün dünyanın ayağa kalkması gerekirdi. Niyesini Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“Yaptıkları korkunç, çok cüretkâr. Tamamen bir organize kumpas; amacı da Türkiye’yi AB toplantısı öncesinde zora sokup yaptırımları uygulamaya koymak. Elebaşı Yunanistan, yardakçısı Almanya ve dolaylı olarak da İtalya. Yunan komutanın ülkesinden, genelkurmayından böyle bir fırsat eline geçtiği zaman değerlendir diye direktif aldığı açık. Ama diğer ülkelerin, en başta da Alman fırkateyni komutanının itiraz etmesi, ben böyle bir göreve gidemem, NATO müttefikimiz Türk gemisi demesi gerekirdi. Ama öyle acayip bir kurgu var ki hepsi işin içinde. Türkiye’ye karşı çok ciddi bir kumpas hazırlamışlar.”

Nasıl yani?

“Nasıl olsa bir şey buluruz, yaptığımız iş usulsüz, kanunsuz da olsa sonuçta haklı olacağız diye yola çıktılar. Zaten Yunan aklı, tamamen Türk düşmanlığıyla, küstahlıkla beslenmiş. Almanlar da alet oldular. Düşünsenize, eğer o gemide bir şey çıksaydı, biz sesimizi çıkarabilecek miydik? Şu anda Türkiye ne konumdaydı? Arayamazsın, sen gemiyi durduramazsın diyebilecek miydik? Hayır... Adamlar o kadar eminler demek ki. Türkiye’yi köşeye sıkıştırmayı amaçlıyorlardı ama yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları bir şey oldu aslında. Bir şey elde edemediler, dünyaya da rezil oldular. AB’nin bu harekâtını derhal sona erdirmesi lazım. Zaten baştan da yanlıştı. BM’nin kararlarının uygulayıcısı AB değil ki, kendi kendilerine rol biçiyor. BM’nin bir gücü yapmalı bunu.”

Almanya’nın şimdi de ilgili ülkeye haber verip, dört saat bekleme gibi bir kural arkasına sığınmaya çalıştığını belirten Asal devam ediyor:

“Evet, böyle bir kural var ama bu gemi 100 dolar, 200 dolar karşılığı verilen Liberya bayrağını değil, dünyanın G20 ülkelerinden Türkiye’nin bayrağını taşıyor, aynı zamanda da NATO’nun müttefiki. Yani dört saat beş saat önemli değil. Kaldı ki ne zaman haber vermişler de bizimkiler cevap vermemiş, olacak iş mi? Direkt gemiye çıkmışlar; bu çok açık. Tabii ki şimdi kıvıracaklar. Aramayı yarım bıraktık da diyorlar, yani devam etsek bir şeyler bulabilirdik diye kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. Aslında burada acayip bir nüans var. Hâlâ acaba buradan bir şey çıkar mıydı diye intiba vermeye, kafaları bulandırmaya çalışıyorlar. Halbuki 16 saat aramışlar; bir saat, iki saat değil ki. Hadi diyelim ki 4 saatte haber alamadın, 6. saatte geldi. O an dahi gemiyi terk etmeleri lazım ama sen 16 saat gemide kalmışsın. Elbette şimdi yalanlara sığınmaya çalışacaklar. Yaptıkları çok vahim. İki gün sonra Yunan hükümeti de kıvıracak. O komutanın yaptığı bizi bağlamaz, haberimiz bile yok, AB bilmem ne çerçevesinde yapıyor diyecek. İnanacak mıyız?..”

Özetle; planlanan, amaçlanan, yapılan, hukuksuzluğun da ötesinde, neresinden bakarsan bak, her yanından pislik taşan organize bir kumpas...

Yazının devamı...

Ayyıldızlı al bayrak hep Karabağ’daydı...

23 Kasım 2020

Ermenistan karşısında hem masa hem de sahada destan yazan Azerbaycan ordusu paylaştığı videoda “Karabağ’ın az ad olmasında bize yakından destek olan gardaşımız Türkiye’nin şerefine” ifadeleriyle Karabağ’ın tepesine Türk bayrağı dikti. İşgalden kurtarılan Şuşa’nın girişindeki kontrol noktasında Azerbaycan bayrağının yanında Türk bayrağı dalgalanıyor. 27 yıl sonra Agdam’a giren Azerbaycan tankları ve zırhlı araçlarında Azerbaycan ve Türk bayrakları vardı. Yani “Mehmetçik” henüz Azerbaycan’da değil ama Karabağ’ın her köşesinde ay yıldızlı al bayrak dalgalanıyor. Bu da Türkiye ve Azerbaycan arasındaki “Tek millet iki devlet” söyleminin sözden ibaret olmadığını herkese bir kez daha çok net gösterdi, gösteriyor. Bir kez daha diyorum çünkü bu sadece bugün değil 28 yıl öncesindeki zor günlerde de böyleydi. Dolayısıyla o günleri de irdelemekte yarar var. Hem “ezeli gardaşlığı”daha iyi anlamak hem de bugünleri göremeyen kahramanları anımsamak açısından...

***

Mart 1992 Agdam’da-yız... Hocalı katliamının ardından Askeran’ı ele geçiren Ermeniler, Agdam’ı düşürmek için yoğun topçu ateşine tutuyor. Rus yapımı Grad füzeleri gece-gündüz sivil hedefleri vuruyor. Halk panik içinde Agdam’dan kaçıyor. Güçlü silahlarla saldıran Ermeni çetecilere karşı Azeri Gönüllüler Ordusu direniyor. Başlarında da komutan olarak Agdam doğumlu Allahverdi Bagirov var... Agdam Futbol takımının kaptanlığı ve antrenörlüğünden savaş meydanlarına gelen, SSCB dağıldıktan sonra bağımsız Azerbaycan bayrağını Agdam’da ilk göndere çeken, Haziran 1992’de Agdam’a dönerken aracının bir tanksavar mayınına çarpması sonucu şehit düşen ve ölümünden sonra Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın 24 Şubat 1993 tarihli kararnamesiyle “Azerbaycan Milli Kahramanı” unvanına layık görülen komutan... İlk karşılaştığımızda uzun sakallı, kalpaklı komutan Allahverdi’nin sakinliği ve güler yüzü dikkatimizi çekmişti, Agdam’daki mütevazı karargâhında karşılaştığımız manzaradan da çok etkilenmiştik. Odasının duvarlarında Azerbaycan ve Türk bayrakları yanyana asılıydı. Bir başka duvarda da Mustafa Kemal Atatürk’ün posteri ve ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh sözleri’ vardı. Komutan Allahverdi konuşmaya “Bu bayraklar asla inmez” diyerek başlamış, ardından Rusların desteğindeki Ermenilere karşı nasıl direndiklerini anlatmıştı. Sonra da birlikte esir değişimine gitmiştik. Otobüslere bindirilen esirler, bir askeri aracın eskortlugunda Agdam Mezarlığı’nın hemen arkasındaki cephe hattının uc noktasında belirlenen bir yere kadar götürülüp değiştiriliyordu. Ancak bunda da Ermeniler güçlük çıkarıyor ve anlaşmalara uymuyorlardı. Gelenlerin anlattıkları ise dehşet vericiydi:

“Ermeniler hepimize çok kötü davrandı. Üç çocuğum ve kız kardeşim halen orada. Kadınlara, çocuklara dahi işkence yaptılar. Dişlerimizi söktüler. Bir bölüm esirin ayak ve el parmaklarını, kulaklarını kestiler. Türklerin hepsini öldüreceğiz diye bağırıyorlardı.”

Soğuktan ayakları ve kangren olduğu için ikisi de kesilen 66 yaşındaki Hüseyin Nagiev de, kadınlara tecavüz edildiğini ağlayarak anlatmış, yüzlerce çocuk ve kadına gözleri önünde işkence yapıldığını ve katledildiğini söylemişti. Kaybettiği yakınlarının ardından gözyaşı döken yaşlı bir Azeri Anası da katliama karşı duyarsız kalan ülkelerin sessizliğine ve kaderine isyan etmişti...

***

Bugün terk ederken kenti yakıp yıkan

Yazının devamı...

TSK her cephede zoru başarıyor

21 Kasım 2020

TSK’daki FETÖ temizliği kapsamında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın verdiği son bilgiye göre, OHAL’in kaldırılmasından bugüne kadar bakan onayıyla 5 bin 587 personel ihraç edildi, 1512 emekli askerin rütbeleri geri alındı. 15 Temmuz’daki hain darbe girişiminin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişiği kesilenlerin toplam sayısı 20 bin 566 oldu. Bu rakamlar şimdilik çünkü açığa alınıp, haklarındaki idari ve adli işlemleri sürenler de var. Dahası, Fetömetre yöntemi ya da ankesörlü telefon soruşturmalarıyla ordu içindeki kripto FETÖ’cüleri açığa çıkarma çalışmaları da devam ediyor. Yani FETÖ temizliği konusunda Silahlı Kuvvetler’de daha alınacak çok yol var. Nitekim bakan Akar da “Amacımız bu teröristleri içimizden tamamen temizlemek, bu şanlı üniformayı tek bir hainin bile taşımasına engel olmak, buna müsaade etmemektir” sözleriyle bu konuda ne kadar kararlı olduklarını bir kez daha dile getirdi. Tabii bu kararlılık TSK’nın verdiği mücadelenin sadece içe dönük yüzü, bunun bir de dışa dönük tarafı var. Şöyle ki 15 Temmuz hainliği nedeniyle sıkıntılı günler yaşayan TSK, o günden bu yana FETÖ dışında PKK/PYD/YPG ve DAEŞ dâhil tüm terör örgütlerine karşı temizlik yaptı, yapıyor. Bu bağlamda da içeride ve sınır ötesinde olağanüstü harekâtlar, operasyonlar gerçekleştirdi. Kıbrıs, Akdeniz, Ege ve Libya odaklı kararlılık ve mücadele de malum. Şimdi de Karabağ yolu gözüktü. Yani TSK bir taraftan çok ciddi bir iç temizlik yapıyor, diğer yanda da ülkenin bekasına ve çıkarlarına dönük tehditleri bertaraf etmek için birçok cephede mücadele ediyor. Hem de koronavirüs gibi bir başka bela da söz konusuyken. Peki, bu nasıl oluyor? Dünyada benzer örneği var mı? Soruya eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin yanıt veriyor:

“Böyle bir örnek yok. Ama Silahlı Kuvvetler alıştı artık. Konvansiyonel bir savaşı başaracak şekilde Silahlı Kuvvetlerimiz var. Dolayısıyla, şu anda yapılanlar mevzi, küçük çatışmalar. TSK bunların altından rahatlıkla kalkabilir. Yani Silahlı Kuvvetler hem büyük bir savaş hem terörle mücadele yapacak şekilde programlanmış bir yapı, güç. Silahı, tesisatı, malzemesiyle... Bir de profesyonel askerler yapıyor bu işi. Özellikle teknolojiyi de çok iyi kullanıyorlar, İHA’lar, SİHA’lar dâhil olmak üzere. Evet, 20 bin kişi temizlendi gitti ama ondan daha fazla adam TSK’ya alındı, subay, astsubay, uzman olarak. Harp okulları falan da bu sene mezun verecekler. Dolayısıyla, Silahlı Kuvvetler bir taraftan da yaralarını sarıyor. Tabii bu kolay bir şey değil. Hem komutanlar hem askerler için ama TSK bu işi beceriyor. O bakımdan takdirle karşılamak lazım...”

Temizlenmeseydi bunlar?

“TSK bu kadar başarılı operasyonlar yapamazdı. Bunlar TSK içinde virüs; başkasından emir alıyorlardı, şunu yapma ya da bunu şöyle yap denirdi. Dolayısıyla, komuta kademesi etkilenirdi bunlardan; komuta kademesi içinde olanlar da vardı, onlar da temizleniyor zaten. Yavaş yavaş bitecek hepsi ama bu uzun sürer. Bunların belirli rütbelere gelmeden temizlenmesi lazım. Herhalde şu anda 20 bin kişinin dışında bir 10 bin kişi daha vardır araştırılan, soruşturulan. Bunları temizlemek durumundayız, başka çaremiz yok. Bu adamların yarın ne yapacakları, ne edecekleri, TSK’yı nasıl etkileyeceklerini bilemezsiniz.”

Biden döneminde de ABD’nin FETÖ’yü kullanmaya devam edeceğini belirten Pekin, bu noktada da uyarıyor:

“Fetullah Gülen’i vermezler. Hazır bir güç diye kullanmak istiyorlar. Çünkü sadece Türkiye’de değil, Orta Asya, Afrika ülkelerinde de FETÖ’nün etkisi var. ABD ve Avrupa’daki FETÖ’cüleri Türkiye’ye yönelik bir tehdit olarak kullanacaklar. Türkiye’de tekrar etkili olmaya çalışacaklarını değerlendiriyorum. Sadece Silahlı Kuvvetler’de değil, yargıda, tüm kritik yerlerde de temizlik yapmamız gerekir. Yani o bağlantıları kullanacaklar, bütün partilere adam sokmaya çalışacaklardır.”

Özetle; ABD’nin FETÖ aracılığıyla TSK’yı kontrol altına alıp, etkisiz hale getirmek istediği herkesçe malum. Yani FETÖ’nün TSK’yı hedef seçmesinin sadece bir imamın üniforma sevdasından kaynaklanmadığı biliniyor. Dolayısıyla da TSK bu pislikten arındıkça ABD’nin kirli oyunlarına darbe vurulduğu, vurulacağı da çok açık...

 

Yazının devamı...

Siyasetin cazibesi pik yaptı!

19 Kasım 2020

Koronalı günlerde vaka sayılarındaki artışla popülerleşen pik yapma, yani doruğa, zirveye çıkma tanımlaması siyasetin cazibesi için de geçerli. Çünkü 2020 yılının başlarından itibaren arka arkaya yeni partiler kuruldu, başkaları da yolda. Kimi Anadolu’da, sokakta nabız yokluyor, kimi de start vermek üzere. Henüz düşünce aşamasında olanlar da var. Dolayısıyla, siyasi arena kıpır kıpır. Medyaya hemen her gün yeni bir parti ya da oluşuma dönük A takımı bilgileri sızıyor ya da sızdırılıyor. Bu bağlamda da toplumun her kesiminden birçok yeni isim söz konusu ama hepsinde de başı çekenler siyaseten bildik, tanıdık simalar. Söylemler, mesajlar dahi aynı, sadece parti logoları ve isimleri yeni. Yani ülkenin siyaset manzarasında tam anlamıyla bir parti kurma furyasıdır gidiyor. Peki, ne oldu da ülkede siyasetin cazibesi pik yaptı? Birden bu kadar çok siyaset heveslisi çıktı, çıkıyor? Bu sadece ittifak sisteminin yarattığı doğal bir sonuç, iktidar veya muhalefet blokunun 50 artı 1 hesaplarına dönük oyunlar, kurgular mı? Yoksa hem iktidar hem muhalefet kanadındaki yıpranma ile geçmişteki pazarlık ve bu yolla parlamentoya kolaylıkla girme örneklerinin siyaset sevdalılarını daha da cesaretlendirmesi mi? Yanıt: Elbette her ikisi de. Bir başka deyişle, kazan kazan durumu. O nedenle, siyaset çiledir, sabır işidir; iddian, inancın, ufkun, projen olacak gibisinden klasik anlamdaki tanımı falan da şimdilerde hikâye. Karşılık oluşturabilecek bir güce sahipsen az ya da çok fark etmez, yeter ki ittifaklar arası kâr, zarar dengesini etkileyeceğine inandır ve yolun açılsın. Yine parti kurma ivmesini, hevesini artıran bir başka etken de siyaset yapma zemini, adresi bulamama durumu. Açıkçası, siyaset eskiden daha çok bir dava, ideoloji, iddia içeriyordu, şimdilerde ise sosyal, siyasi bir hedef yerine, kişisel bir hedef haline getirenler de yapıyor. Bunda da konjonktürel şartların payı büyük. Dolayısıyla, bunların ideolojik veya ideal anlamda ne kadar karşılığı vardır derseniz çok zayıf çünkü çoğu siyaset yapabilecek adres bulamadıklarından bu yolu seçiyorlar. İşte bu noktada akla gelen soru da siyasi parti kurmak, partileşmek bu kadar kolay mı? Çünkü bu partiyi kurdum, A takımım da bu demekle ya da tabela asmakla olmuyor. Örneğin, tabela partilerine karşı yıllardır mücadele veren 17. dönem İstanbul Milletvekili Yılmaz Hastürk diyor ki:

“Parti kurmak çok kolay. 33 kişiyi toplarsın, bunların siyaset yapma manileri yoksa yani daha evvel dolandırıcılık, sahtecilik bilmem ne gibi suçlardan yargılanmış, ceza almamışsa, götürür dilekçeyi teslim edersin, okey verirler, kurarsın. Ama asıl bundan sonrası önemli. Bundan sonra 41 ilde her ilin üçte bir ilçesinde teşkilat kurup bunların kongresini yapıp, buradan seçilen delegeyle genel kurulu yapman lazım. Bu delegeyle yaptığın genel kuruldan sonra da ancak 6 ay geçtikten sonra seçime iştirak hakkı alabilirsin. Hadise bu. Bugün birçok partinin seçime girme hakkı yok.”

Seçime giremeyen de pazarlık yaptı, yapıyor ama?

“Evet, oyunu bir yere kanalize etme karşılığında da seçime girme hakkı olan, seçilebilme gücü olan partilerin listesinde yer almak pazarlığı. Zaten bugün keskin kılıç ortaya çıkmalarının nedeni ne? Bizim gücümüz var demek değil mi? Çünkü muhalefet zannediyor ki AKP’den oy devşiriyor, iktidar da sanıyor ki CHP’den, eski DYP’lilerden, ANAP’tan oy devşiriyor. Ya da her iki taraf da diyor ki buraya giden oylar zaten bana gelmeyecek, hiç olmazsa karşıya da yaramasın hesabı. Nitekim 30-40 bin oyu olanlar listelerde gösterildi ve milletvekili oldular. O günden bugüne kadar da kendi siyasi bakış açılarıyla ilgili tek bir söz etmediler. Hâlâ 15 senedir müracaatını yapıp, ne bir teşkilatı ne de bir binası olmayan, siyasi partiler yasasına göre kongrelerini dahi yapmayan partiler var.”

Özetle; siyasette genel söylem ülke, sokak meselelerine çözüm gibi damara odaklı ve gerçekten bu niyette olanlar var ama görüntü daha çok bölme, çıkarma, toplama hesabı ile siyaset yapacak adres bulamama ya da kişisel beklenti havasında. Yani siyasi cazibenin pik yapmasında herkesin hesabı başka...

Yazının devamı...

ABD’yi gerçekte kim yönetiyor?

16 Kasım 2020

Görevini bırakacağı açıklanan ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, “Suriye’den asla asker çekme olmadı” sözleriyle ABD Başkanı’nı nasıl uyuttuklarını kandırdıklarını çok net itiraf etti. Esip, gürleyen Trump asker çektik diyor sayı veriyor ama Başkan’ı dinleyen ya da kararını uygulayan, daha doğrusu takan yok... Aslında buna benzer başka olaylar da var. Örneğin Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı bir telefon görüşmesinde artık YPG’ye silah vermeyeceklerini söylemesinin ardından ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’dan “YPG’ye desteğimiz sürecek” diye tam zıddı bir açıklama da gelmişti. Yani görünürde Başkan yeni politikalar açıklıyor havasında, evet Trump’ın yapısından kaynaklanan bazı gel-git’ler de vardı ama ABD’de kim ne derse desin sonuçta Pentagon ve CIA’nın dediği oluyor. Dolasıyla günlerdir süregelen Türkiye açısından Biden mi yoksa Trump mı daha iyi tartışmasının anlamı yok. Çünkü doğru soru Trump ya da Biden ne kadar fark eder? Yanıtı da malum hiç… Niyesini ve nasılını Washington’da uzun yıllar Deniz Ataşesi olarak da görev yapan Dz. K. K. eski Genel Sekreteri E. Dz. Kur. Kd. Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“ABD’yi Pentagon ve CIA yönetiyor. Başkanlar sadece nüans yaratır. Biri diplomatik dil kullanır biri de sert üslup kullanır ama Pentagon ve CIA bildiğini okur. Normal yoldan yaptırmak ister, yaptıramazsa da bildiğini yapar. Daha çok da Pentagon...

CIA’da onun istihbarat koludur dış destekçisidir. Dolayısıyla ABD’de başkanların değişmesiyle hiçbir şey değişmez. 15 Temmuz darbe girişimi olduğunda ABD’de iktidarda kim vardı? Obama, yani Demokratlar. Hatırlarsanız Obama ile ilk dönem iyiydi ilişkiler ya da öyle görünüyordu. Fakat ABD Ortadoğu politikalarını istediği gibi düzenlemek PKK/YPG’yi desteklemek istedi, baktı ki Tayyip Erdoğan engeli var, Pentagon ve CIA’nın baskılarıyla 15 Temmuz darbesine onay verdi Obama. CIA’da FETÖ’yü kullandı. Yani Clinton Obama, Trump ya da Biden ABD’nin Türkiye’ye karşı tavrı ve bakışında sen taviz vermediğin, onların suyuna gitmediğin sürece değişmiyor.”

Pentagon’un dediği oluyor yani?

“Pentagon işin siyasi kısmına kafayı pek takmaz. CIA’da askeri kısmıyla ilgilenmez. Aynen bizim Dışişleri Bakanlığı ile Genelkurmay gibi, çok fark yok. Bizim Dışişleri yerine CIA’yı koyun çünkü MİT’in bizde o kadar etkinliği yok. Örneğin, ilişkilerde biz askerler daha şahindik, Dışişleri de genellikle aman ortalık karışmasın, huzur kaçmasın diye daha politik davranırdı. ABD’de bizdeki gibi olmasa da CIA politik dengeleri daha düşünür, dikkate alır. Pentagon’un ise çok umuru olmaz. Onun gücü, varsa silahı ki var, dünyanın en güçlü devleti. O gücünü kullanarak bölgede kiminle işi en kolay, en hızlı sonlandırırım ya da daha iyi kullanırım diye düşünüp onu destekliyor.”

Ama bir de ABD Başkanı’yla aleni ters düşme ve Jeffrey’in sözlerinde olduğu gibi kandırma, uyutma durumu söz konusu. Başkanı nasıl kandırıyorlar? Asal,devam ediyor:

“Hangi birine yetişecek dünyanın her ülkesinde bin tane olay dönüyor. Üstelik hangi askeri siyasi bilgisiyle takip edecek mümkün değil ki Başkan bir şey söylüyor, ha, tamam diyorlar bildiklerini okuyorlar. Askerleri buradan buraya aldık demiyor da mesela Suriye’den çektik diyor. Ama Suriye’den alıp ABD’ye çekmiyor ki, bölgede bir başka yere naklediyor, sonra uygun bir zamanda aynı yere tekrar geri koyuyor. Resmen oynuyorlar. ABD başkanları sembolik, çok etkileri yok. Demokratlar ya da Cumhuriyetçiler olsun ABD’de bir şey değişmez.”

Yani?

Yazının devamı...

“Kemal Bey’in çıkışları İnce’ye yarıyor”

14 Kasım 2020

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Saraydan para alıp parti kurmak isteyenler var” çıkışıyla yine gündem yarattı. Siyasi arenada günlerdir CHP konuşuluyor, tartışılıyor ama genel havaya bakıldığında bunların partiye ne kadar yaradığı da bir başka tartışma konusu. Çünkü iddiaların somutlaştırılamaması durumunda zaten eksilerdeki güvenilirliği hepten kaybetme riski var. Dahası, bu gibi çıkışların hedefe konulan isimlere yarama olasılığı da söz konusu. Yani ülke sorunlarını çözüme dönük vaatlerinde sıkça hesap uzmanlığını referans gösteren Kılıçdaroğlu’nun bu gibi çıkışlarında ciddi hesap hataları olabilir. Bunu biraz daha somutlaştıralım. 37. kurultay sonrasında Muharrem İnce’nin CHP’den ayrılıp yeni parti kuracağının konuşulduğu günlerde CHP’nin önde gelen isimlerine kırgın, küskünlerin tavrı ne olur diye sorduğumda (3 Ağustos 2020 tarihli yazımız) şöyle diyorlardı: 

“CHP’de küskün çok ama hepsi Muharrem’in yanında durmuyor ki. Yarın Muharrem İnce parti kursa bu muhaliflerin çoğu yine CHP’de mücadeleye devam edecekler, gitmeyecekler ki. İnce CHP Genel Başkanı olsa bu adamlar beraber çalışır ama CHP’den başka yere giderse bu adamların hiçbiri partiyi bırakıp gitmezler. Yani muhalif olmak demek illa birisinin kurduğu partiye gitme anlamına gelmiyor CHP’de. Parti içerisinde kalıp mücadeleyi gerektiriyor, onun için yeni parti zor. Ha eğer Cumhurbaşkanlığı seçimi gecesi eğer Muharrem İnce ben bu kavgaya devam ediyorum, CHP bana yanlış yaptı deseydi o zaman o yol açılırdı.”

Yani İnce’ye kızanlar, eleştirenler nedeniyle CHP’nin içerisinden gidip onun yanında duran ya da durabilecek ciddi kadrolar pek söz konusu değildi.

Aynı isimlerle Kılıçdaroğlu’nun “Saraydan para alıp parti kurmak isteyenler var” iddiası nedeniyle dün yine konuştum ve aynı soruyu bir kez daha sordum. Yanıt şuydu:

“Bu gibi çıkışlar Kemal Bey’in aleyhine işliyor. Dolayısıyla, şimdi görüntü her gün değişebilir. Zaten Muharrem İnce’nin şu an açıkladığı kadroda milletvekili, partili yok, hepsi tamamen dışarıdan. Belli ki onları saklı tutuyor. Herhangi bir şekilde parti kurulmazsa onlara bir zarar gelmesin diye düşünüyor. Muharrem İnce partiyi kurmadan, parti kuruluşlarını belli illerde tamamlamadan milletvekilleri saf almazlar ama el altından temasları vardır. İnce’nin yanında yer alacak milletvekilleri sayı olarak az olmakla beraber var ama yarın öbür gün CHP içerisindeki rahatsızlıkla büyür ve sayı çoğalabilir. Çünkü herkes görüyor, partide çıkış yolu kalmadı. Bir dahaki dönem Kemal Bey’in kendisini yazmayacağını düşündüğü ya da parti büyümüyor, her yerden eleştiri yağıyor deyip morali bozulanlar İnce ile beraber gidebilir. Ama Genel Başkan’a yakın olanlar Merkez Yürütme’de yer alanlar, grup başkan vekilleri, yani Kemal Bey’in tuttuğu kişiler elbette yerlerinden kıpırdamazlar. Çünkü yüzde 15-17 olsun, bizim olsun diyen mantık var,  o mantık ayrılmaz oradan.”

Kılıçdaroğlu’nun çıkışları İnce’ye yarıyor yani?

“Aynen öyle... Kemal Bey’in çıkışları İnce’ye yarıyor çünkü herkes tepki verdi. Kemal Bey hatalı davranıyor. Kemal Bey’i destekleyenler dahi yanlış diyor artık. Sadece yanı başındaki yakın çevresi yanlış diyemiyor, ne derse alkışlıyorlar. Ama Muharrem İnce yeni parti için kararlı gözüküyor, bundan dönüş olmaz. Ve Muharrem İnce gitgide potansiyel olmaya başladı çünkü toplumda kızanlar, ona oy vermem diyenler vardı, onlar Kemal Bey’in bu yaptıklarından sonra ağır ağır yumuşayacaklar, bir kısım yumuşadı bile.”

Kemal Bey farkında değil mi bunun?

Yazının devamı...

Azerbaycan yumruk gibi sımsıkı oldu ve kazandı

12 Kasım 2020

Ülkesinin işgal altındaki topraklarını kurtaran Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in yumruğunu sıkıp havaya kaldırarak yaptığı zafer konuşmasındaki “Bu yumruk demir yumruktur. Bu demir yumrukla, düşmanın başını eziyoruz ve ezeceğiz de. Aynı zamanda bu yumruk birliğimizdir. Azerbaycan halkı bu yumruk gibi birleşti. Bu birlik ebedi olacak” sözleri çok anlamlı ve herkese ders niteliğinde.

Çünkü 28 yıl önce Ermenistan, Dağlık Karabağ’daki o toprakları işgal ederken Azerbaycan’ın o günlerdeki görüntüsü tam bir kaos ortamıydı. SSCB’nin dağılmasından sonra ülke bağımsızlığına kavuşmuştu ama dış mihrakların, özellikle de Rusya’nın müdahaleleriyle her türlü kirli oyunların, darbelerin yaşandığı bir dönemdi. Rusya yanlısı, daha doğrusu Rusya’nın adamı hainler kaleyi içten yıkmaya çalışıyorlardı. Bunu fırsat bilen Ermenistan’da Hocalı katliamını yapmış, ardından da Rusya’nın silah, hatta doğrudan asker desteğiyle Dağlık Karabağ’ı işgal planını devreye sokmuştu. Yani Azerbaycan o günlerde aslında içten vurulmuştu. Dolayısıyla, ekranlarda Bakü ve Gence başta olmak üzere Azerbaycan’ın tümündeki coşku ve sevinci görünce bir gazeteci olarak çok yakından tanık olduğum o karanlık günleri düşündüm. Bağımsız Azerbaycan’a ilk gittiğimde Rusya yanlısı Ayaz Muttallibov yönetimi iktidarda bulunuyordu. O nedenle, buna Ermenistan’ın Hocalı alçaklığını yapma ve Dağlık Karabağ’ı işgal etme cesareti bulduğu dönem de denilebilir. Azerbaycan Halk Cephesi’nin lideri Ebulfeyz Elçibey ile de o günlerde Bakü’nün kenar mahallelerindeki bir evde görüşmüştüm. Sonra o Azerbaycan’ın 2. Cumhurbaşkanı oldu ama ülkedeki gerilim, kaynama hiç bitmedi. Hatta Ayaz Muttallibov’un geri dönme tezgâhı dahi yaşandı. Yani son derece kritik ve hareketli bir dönemdi.



Elçibey, cephedeki yanlış uygulamalardan ve yenilgilerden ötürü cephe komutanı Albay Suret Hüseyinov’u görevden almıştı. Fakat Rusya’nın Azerbaycan’ı terk ederken silahlarını Suret Hüseyinov’a vermesi nedeniyle palazlanan Suret Hüseyinov da Azerbaycan’ın 2. büyük şehri Gence’de Haziran 1993’te ayaklanma başlatmıştı. Ben de o tarihte Gence’ye giderek 32 yaşındaki darbeci Albay Suret Hüseyinov ile ilk görüşen Türk gazetecisi olmuştum. Anımsıyorum da tam anlamıyla kardeşin kardeşe silah doğrulttuğu günlerdi. Tanık olduklarımı da 20 Haziran 1993 tarihli Milliyet Gazetesi’nde şöyle aktarmıştım:  

Yazının devamı...