ABD F-35’leri vermezse ne olur?

12 Haziran 2021

Önümüzdeki pazartesi günü Brüksel’deki NATO zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Biden arasında gerçekleşecek olan görüşmede en kritik başlıklardan biri Rusya menşeli S-400 hava savunma sistemi. Aslında buna Türkiye ile ABD arasındaki ikili ilişkileri tıkayan konu ya da bahane de diyebiliriz. Tabii ABD açısından. Çünkü ta başından beri hem Türkiye’nin hava savunma sistemi, Patriot taleplerini sallayan, hem de “S-400 alırsan” diye takoz olan, alındığında da kafasına göre baskı, şantaj, dahası yaptırım uygulayan bir ABD söz konusu. Hem de daha önce yapılan anlaşmaları yok sayarak. Örneğin, parası ödendiği halde verilmeyen ya da askıya alınan F-35’ler gibi... Yani, ABD’nin “S-400’ler NATO’nun güvenlik kuşağı için tehdit” gibisinden öne sürdüğü gerekçeler falan hep hikâye. Öyle bir şey söz konusu bile değil. ABD’nin tek derdi, şu anda Türkiye’nin dış politikasıyla ABD’nin dış politikasının örtüşmemesi. Mesela, eskiden Rusya’yla falan icazet alarak görüşüyordu, şimdi kendi başına hareket ediyor, kendi politikasını belirliyor. Aynı durum Suriye’deki gelişmeler, doğu Akdeniz ve diğer konular için de geçerli. Yani ABD’ye göre, kendine biçilmiş rolün üstüne çıkıyor Türkiye. Onlar da onu kabul etmiyor, edemiyorlar. Dolayısıyla da Türkiye’nin ABD’ye bağımlı olması için tehdit, şantaj her yolu deniyorlar. Bu durumda da akla gelen soru şu:

S-400’ler konusunda ABD tavizsiz yaklaşımını esnetmezse, F-35 programından çıkarılma kararındaki tavrı değişmezse ne olur? Yani ABD F-35’leri vermeme noktasında ısrarlı olursa Türkiye ne yapacak? Buna karşı öngörülen ya da var olan başka alternatifler ne olabilir? Emekli Hava Pilot Korgeneral Dr. Erdoğan Karakuş anlatıyor:

“F-35’lerin verilme imkânı sanki var gibi geliyor bana çünkü bizim F-35’ler için 1 milyar dolarlık parça üretecek olan 11 firmamız ağır basıyor. Özellikle bu salgın sırasında bazı ülkeler F-35 parçasının üretiminde sıkıntılar çekti. Ama Türkiye’deki bu 11 firma sağlam durdu, F-35’le ilgili program aksamasın diye her şekilde görevini yerine getirdi. O nedenle, ABD’deki firma da bu 11 Türk firmasının devamını istiyor. Aynı zamanda da nereden baksanız biz 120 civarında uçak alacağız. İngiltere’de 90 civarında uçaktan vazgeçti. Bu da ABD’deki firmayı feci şekilde sıkıştırıyor. ABD’de de sıkıntı var yani.”

Her şeye rağmen vermem diye diretirse?

“Bizim 250’ye yakın F-16 uçağımız var. Bunların hepsi modernize edildi, sadece 35’i hariç. Bu 35 tane de blok 30 dediğimiz en eskileri. F-35’ler onların yerine geçecekti, onun için de bunların modernize edilmemesi planlanmıştı. Ama F-35’ler aksayınca bu 35 tane blok 30 F-16 uçağının Türkiye’de modernize çalışmaları devam ediyor. Devamlı çare arama peşinde olduğumuzdan dolayı bu modernize çalışmaları da çok ilginç. Mesela ASELSAN radarını yapıyor, bilgisayarını, dost-düşman tanıma sistemini yapıyor, HAVELSAN bu bilgi sistemlerinin birleşimini tamamlıyor, TUSAŞ falan da bu işin içerisinde, zaten yapılan ilk işlem de orada. Bu 35 uçakla ilgili çalışma hakkı alabilmek için ABD’ye yüklü miktarda bir para verildi ama bu sayede uçağın gövde, motor dışında tamamı neredeyse bizim uçak, yani dışarıdan müdahale imkânı olmayan uçak haline geliyor. Hava Kuvvetleri benim gördüğüm kadarıyla eğer F-35’ler olmazsa ABD’den veya başka ülkelerden eski F-16 toplayabilir.”

Nasıl yani?

“Dünya ülkelerinden 100 tane eski F-16 toplanabilir. Onların tanesi de 2-3 milyon doların üzerinde pek olmaz. 1-1.5 milyar dolar verir alırsınız, yine 1-2 milyar dolar verirsiniz, modernize edersiniz. 100-120 uçağınız daha F-16 blok 70 seviyesinde olduğu takdirde Yunanistan’a karşı caydırıcılığınızı devam ettirirsiniz. Ve de tamamen Türkiye’nin uçağı olarak çünkü F-16’ların modernize edilmesi için izin alındı, ABD’ye parası verildi. Şu anda blok 30 F-16’ların bilgi sistemleri radarı, dost-düşman tanıma sistemleri ve her türlü donanımı Türk malı olacak, bizim üretimimiz olacak. Dolayısıyla, yepyeni bir uçak yapmış gibi konumdayız.”

250 artı 120 F-16 daha yani?

Yazının devamı...

CHP Z kuşağını nasıl ikna edecek?

10 Haziran 2021

Genellikle 2000 yılında ve sonrasında doğanları ifade eden Z kuşağı, Türkiye siyaseti açısından oldukça önemli potansiyele sahip. 2023 seçimi için 2000 sonrasında doğan 7 milyon seçmen ve toplam seçmende yüzde 12-13’lük bir oy oranından söz ediliyor. O nedenle de tüm siyasi partiler bu Z kuşağının peşinde. Aslında buna Z kuşağını anlama, yakalama yarışı da denilebilir. Çünkü Z kuşağı kesinlikle geçmişi konuşmak istemiyor. Yani geçmişe atıflar yapan, hele de kavgacı klasik siyaset dilinin bu kuşağı yakalaması zor. Dahası, yapılan bazı kamuoyu araştırmalarına göre bu kuşaktakilerin yüzde 70’i herhangi bir siyasi partiye yakınlık duymadığını ifade ediyor. Kendilerini evrensel değerlere daha bağlı hissediyorlar ve mevcut siyasetin yaslandığı kategorileri reddediyorlar. Hatta bu gibi konulardan sıkılıyorlar da. Yani günümüz siyaset anlayışıyla Z kuşağının siyasete bakışı çok zıt. Onun için de partilerin farklı bir arayış ve çaba içinde olması kaçınılmaz. Bu anlamda da son zamanlarda CHP cenahından oldukça iddialı söylemler söz konusu. Dolayısıyla, bu kuşağı yakalamak için mesela ne yapıyor olabilirler diye dün CHP Parti İçi Eğitim Sorumlusu, Mersin eski Milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı’ya sordum. O da anlattı:

“CHP’nin Z kuşağını yakalamak için uzun süreden beri yaptığı bir Akran Eğitimi Projesi ve Gençlik Kampları var. Akran Eğitimi Projesi siyasi alanda siyasi anlamda dünyada ilk defa CHP Parti Okulu tarafından uygulanıyor. Burada ne yapıyoruz? Tabii bu da yılların deneyimiyle ortaya çıktı; gençlerle bizim kuşak aynı dili konuşamıyoruz. O nedenle, eğitimlerde ve çeşitli etkinliklerde genç kuşağı bizim kuşaktan ayırdık. Sebebi de şu: Biz başarısız bir kuşağız. Yani 71 yıldır tek başına iktidar olamayan bir partinin ana kademe kuşağı başarılı değildir. Bunu hiç kimse inkâr etmesin. Ben de başarılı değilim, babam da, dedem de... Üç kuşak bu başarıyı yakalayamadık. Şimdi gençlerin de bize bakarak, bizimle kendilerini özdeşleştirerek bir sistem kurmalarını açıkçası istemiyoruz.”

Yani?

“Yaklaşık üç yıldır yapmaya çalıştığımız ve hız verdiğimiz akran eğitimlerinde genç eğitmenler ile genç partilileri ya da sosyal demokrasiye sempati duyan insanları ya da sosyal demokrasi neymiş bir bakalım diyen insanları bir araya getiriyoruz. Yani sadece partililere bir eğitim gibi değil bu. Ben merak ediyorum diyen AKP’li de gelebilir, MHP’li veya HDP’li de gelebilir, hiçbir mahzuru yok. Gençlik Kamplarında da CHP’ye üye olması zorunlu değil; ben gelmek istiyorum diyen gençleri kamplara alıyoruz ve orada CHP’yi tanıtıyoruz. Babası, annesi partili olduğu için CHP’li olan bazı gençler var. Onlara da diyoruz ki bak babanız anneniz CHP’li olabilir ama siz CHP’yi miras yoluyla değil akıl yoluyla edinmelisiniz.”

Yeni başlattıkları ve iki hafta sonra pilot uygulama aşaması bitecek olan Çözüm Odaklı Düşünme Eğitimi adlı bir başka çalışmalarının daha olduğunu belirten Atıcı devam ediyor:

“Burada da gençleri yine genç eğitmenler aracılığıyla sürece dâhil ediyoruz. CHP Parti Okulu içerisinde şu ana kadar 10 tane masa oluşturduk; sağlık, eğitim, ekonomi, toplumsal cinsiyet eşitliği, tarım, çevre gibi. Bu masalarda çözüm odaklı düşünce eğitimi vererek, sorun budur, örneğin genç işsizlik sorunu, siz gençler, Z kuşağı bu sorunun nasıl çözülmesini istiyorsunuz diye soruyoruz. Binlerce genç dâhil ediyoruz ve bu giderek büyüyor. Hem Z kuşağını anlamaya çalışıyoruz hem de onların önerdiği çözüm önerilerini biz siyaseten işleyerek yeni projeler oluşturuyoruz. İnanın çok farklı düşünüyorlar. Ve bizim zannettiğimiz gibi apolitik falan değiller. Yani gençlere para dağıtarak, iş vaadinde bulunarak Z kuşağını yakalayamazsınız. Tabii bir yandan da Z kuşağını yakalamak üzere yapay zekâ, 21. yüzyıl toplantılarıyla gençlerle buluşmaya çalışıyoruz. Bütün bunların tamamını da Z kuşağına ulaştığına inandığımız insanlarla yapıyoruz. Bu şekilde onları yakalayacağımızı düşünüyoruz. Bir de şans da bizden yana.”

Hangi anlamda?

“Z kuşağı geçmişi yaşamadıkları için hafızaları çok kolay unutuyor. O günleri hatırlamak istemiyorlar. Yani siz istediğiniz kadar onlara o şekilde yaklaşın, bakın şöyleydi, böyleydi deyin, onlar bugüne bakıyorlar ve bugünün sadece Türkiye’sinde değil, dünyasında sosyal demokrasiye kendilerini daha yakın hissediyorlar. Bu her şeyden bağımsız. Yani CHP gibi bir parti olmasa bile Z kuşağı kendini sosyal demokrat değerlere daha yakın hissediyor. Nedir o değerler? Özgürlük, eşitlik, adalet ve dayanışma... O nedenle CHP’nin böyle bir şansı da var. Yani dünyanın genel gidişatı sosyal demokrat değerlere gençleri daha da yaklaştırıyor. Biz de bunu fırsata çevirerek, gençlerin bize oy vermelerini sağlamaya çalışıyoruz.”

Yazının devamı...

Bir zamanlar uçak üretip satıyorduk

7 Haziran 2021

79 yıl önce bugün (7 Haziran 1942) Türk Hava Kurumu Etimesgut Uçak Fabrikası’nın ilk uçağı havalanmıştı. Tabii daha önce, havalanan, hatta birçok ülkeye satılan Türk yapımı uçaklar da var. Çünkü “İstikbal göklerdedir” diyerek bin yıllık hedef ve vizyon ortaya koyan Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından sadece 16 ay sonra (16 Şubat 1925) Türk Tayyare Cemiyeti’ni (Türk Hava Kurumu) kurmuştu. Hedef o dönem yalnızca gelişmiş ülkelerin ufkunda olan havacılık sanayisinin tüm unsurları ile Türkiye’de oluşmasıydı. Bu bağlamda da Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren hava harp sanayiine büyük önem verildi, 1926 yılında Kayseri Uçak Fabrikası ve özel teşebbüs kapsamında 1930’lu yıllarda da Vecihi Hürkuş ile Nuri Demirağ’ın uçak fabrikaları kuruldu. 2. Dünya Savaşı’nda da Türkiye’nin bu alandaki faaliyetleri devam etti, savaşın o zor şartlarında dahi ciddi bir altyapı gerektiren THK Etimesgut Uçak Fabrikası (1939-1940) kuruldu. İlk uçak da 7 Haziran 1942’de havalandı... Etimesgut Uçak Fabrikası’nın önemli özelliklerinden bir tanesi, yurtdışından patentli uçakların üretim ve revizyonunun yanında tamamı yerli tasarım uçaklar geliştirmek üzere bir çalışma içeriyor olmasıydı. Nitekim bu kapsamda da yine Atatürk’ün “sadece uçak değil motor da üreteceksiniz” diye görev verdiği kadrolar 1945’te uçak motoru fabrikasını kurmuşlardı. Dahası uçakların aerodinamik testleri için 1947’de yapılan Ankara Rüzgâr Tüneli dünya ölçeğinde bir teknolojiye sahipti. Sonrası malum... ABD, 2. Dünya Savaşı sonrasında elinde kalan savaş uçaklarını Türkiye’ye ucuza sattı ya da hibe etti. Yani sözüm ona kıyak! adı altında Türkiye’nin ağır sanayii ve uçak üretimine darbe vurdu. Ve o güne kadar yüzlerce uçak üretip satan Atatürk’ün fabrikaları tek tek kapandı. Kimi traktör motoru kimi de çatal, kaşık fabrikası oldu. Yapımı yıllarca süren Ankara’daki Rüzgâr Tüneli’nin akıbeti ise hala meçhul... İşte o ABD şimdilerde de F-35’leri vermem diye Türkiye’ye şantaj, baskı yapıyor. Tıpkı 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uyguladığı ambargo gibi. Dolayısıyla da Türkiye yeniden kendi milli savaş uçağını üretmek için yoğun bir çaba sarf ediyor... Tabii göz göre göre yitirilen Rüzgâr Tüneli’nin yenisini yapmak içinde. Dün bu durumu bir dönem THK Genel Başkanlığı da yapan emekli Hava Pilot Korgeneral Dr. Erdoğan Karakuş ile konuştum. Hem uçak fabrikaları hem de rüzgâr tünelinin akıbeti hakkında anlattıkları üzüntü vericiydi:

“Uçak fabrikası sadece Etimesgut’ta açılmış değil. 1925’den itibaren Kayseri’de bir şekilde THK’nın fabrikası kurulmaya başlanmış. Mesela o yıllarda Kayseri’ye tren falan da yok o yüzden de orada kurulacak fabrikanın parçaları 1-1,5 metrelik demirler halinde Almanya’dan İskenderun veya Mersin limanına getiriliyor. Oradan da katırlar sırtında Kayseri’ye taşınıyor, fabrika öyle kuruluyor. O yıllarda çeşitli yerlerde çeşitli uçak üretimi söz konusu. Hatta 1930’larda Türkiye kendisine uygun bir şekilde helikopter bile üretmiş. Rüzgâr tünelinin yapımı da 10 yıl falan sürüyor. Verilen para da Türkiye’nin bir yıllık bütçesi kadar düşünün. Yani rüzgâr tünelini yap sonra da ABD’ye teslim ol. Ben kıtaya 1966’da çıktım. Pilot teğmen olarak Eskişehir’e gitmiştim. Kapatılan bir fabrikayı gezdiğimde gördüklerim şunlardı: Bir hangar fıçıların içerisinde mandalina portakal yetiştirmişler öyle duruyordu. Bir hangarda da uçakların alüminyumundan askeri okullara tencere tava, çatal bıçak, hafif olsun diye ranzalar bir de paşalara karyolalar üretmişlerdi. ABD’nin bizim üretimimizi durdurmak için her türlü uçağı vermesiyle maalesef rüzgâr tüneli de kullanılamaz hale geldi. O tüneli ben Lojistik Komutan yardımcısıyken Hava Kuvvetleri’nin yardımıyla ODTÜ 1998’de faaliyete geçirdi. Ama şimdi ne oldu bilmiyorum.”

Şu anda Rüzgâr Tüneli yok yani?

“Yok eskisi vardı onu da ne yaptılar bilmiyorum. Beştepe’deydi önüne bina falan yaptılar yıktılar mı attılar mı kenara, onu bilmiyorum. Ama şu an TUSAŞ rüzgar tüneli yapmak için uğraşıyor… Çünkü uçak üretiminde birinci şart rüzgâr tünelidir. Bizim bir Hava Kuvvetleri Komutanımız vardı. Her yıl yapılan NATO toplantılarının Kuvvet Komutanları toplantısı bölümünde Fransız meslektaşı ile arasında geçen 1998 falan olabilir, bir diyaloğu şöyle anlatmıştı: ‘Fransız komutan bana dedi ki siz İstikbal göklerdedir diyen bir liderin yolundan gitmediniz ve Amerikalılara teslim oldunuz. Ama biz Fransızlar 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bize uçak, tank, denizaltı üretmememiz için elinden geleni yapan ABD’yi dinlemedik. Ve bugün nükleer silahımız da, uçağımız da var. Bakın NATO’da ABD’den çok şey almayan ülke Fransa’dır. ‘Bu nedenle de yüzüm kızardı demişti komutanımız.”

O fabrikalar kapanmasaydı, bugün hangi konumda olurdu Türkiye?

“Bugün Amerika konumunda olurduk. ABD o zaman bunu gördü, fark etti. Türk Savunma Sanayii oluşmaması için ABD istihbarat örgütleri feci bir şekilde çalışmaya girdi. 1964’ten sonra ABD ambargosu bizi perişan ediyor diye yavaş yavaş bir çalışma söz konusu oldu, 1974 yılındaki Kıbrıs harekâtından sonra 1975’de ambargo konulduğunda da aklımız biraz başa geldi. Ama tam gelmedi. Neden gelmedi? Çünkü bu işten nemalananlar var. Ne kadar ABD’den alırsan o şekilde menfaatlenenler var. Ya da yurt dışından ithal edilen savaş sanayisiyle ilgili alınanların hepsinin aracıları söz konusu olduğundan TSK’nın bir şekilde her şeyi milli yapması zor noktaya gelmişti...”

Yani dememiz o ki; evet son yıllarda Türk Savunma Sanayii’nde önemli gelişmeler var ama eğer Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında Atatürk’ün başlattığı bu hamleleri sekteye uğratmasaydık, hani şimdilerde “F-35’leri vermem ya da askeri, ekonomik ambargo uygularım” diye ABD’nin baskı yapması, efelenmesi falan varya, hepsi hikayeydi. Dolayısıyla bugün düşünecek olan da biz değil ABD’ydi...

Yazının devamı...

Yeni partiler ne kadar yeni?

5 Haziran 2021

TV’de gazetecilerin sorusu üzerine Memleket Partisi’nin “bir ihtiyaçtan doğduğunu” söyleyen Muharrem İnce, nasılını ve niyesini şöyle açıkladı:

“Türkiye’de AK Parti’ye 19 senedir oy verip, bugün memnun olmayan kitle var. Eli de CHP’ye gitmiyor. ‘Vermeyeceğim bir defa ama CHP’ye de vermem’ diyor. ‘Kime vereyim?’ diyor. Onlara diyoruz ki, ‘Senin adresin Memleket Partisi’. ‘AK Parti gelmesin diye CHP’ye kerhen oy veriyoruz’ diyorlar. Ülkücülerin bir kesimi ‘Biz AK Parti’nin yanına yanaştık, rahatsızım bu işten’ diyor. HDP’nin bir kesimi ‘Bunlar bir arpa boyu yer almıyorlar, Türkiye partisi olmuyorlar, terörü kınamıyorlar’ diye tepki veriyor.”

Yani İnce’nin hedef kitlesi tüm partilerdeki kızgın, küskün seçmenler. Öncelikli hesaplar ise kamuoyu araştırmalarına da yansıyan AKP oylarındaki erime ve bunun CHP’ye yansımamasına dönük veriler üzerine. Bu bağlamda ciddi oranda kafası karışık ya da küskün, kararsız seçmenden söz ediliyor. Dolayısıyla, hedef kitlesi daha çok da koptuğu partinin tabanına odaklı görünüyor. Bu öngörülerin hepsi olasılık dahilinde ama olabilirliğinde hem ülkedeki genel siyasi konjonktür hem de “Neden tercih etsin?” noktalarında hesapları iyi yapmak kaydıyla... Şöyle ki; Türkiye’nin son yıllarda inanılmaz şekilde kamplaşıp, kutuplaştığı herkesçe malum, herkes kendini bir yere ait hissediyor. O nedenle de sorun kararsız seçmen değil, aslında kararlı ama kararsızım diyerek kendini gizleyen seçmenler. Çünkü mevcut ortam nedeniyle insanlar kimi zaman gerçek tercihlerini söylemekten kaçınıyor, çekiniyorlar. Ya da bir partiye oy vermeyeceği halde vereceğini söylüyor. Yani tercihini söyledi diye başına bir şey gelir endişesi taşıyan insanlar var ama seçmenin kendisini gizlemesindeki asıl neden bölgeye, yöreye göre değişen mahalle baskısı. Onun için de insanlar fikrini açık açık söylemek yerine kararsızım diyebilir, diyor da...

Gelelim ikinci ama esas nokta “Neden tercih etsin?” konusuna. Burada da aslolan sorunları sıralamak değil çözüm odaklı olmak ve seçmene güven vermek. Bir başka deyişle, kitlelere umut olmak. Özellikle de 7 milyon oyu olan Z kuşağına yeni bir şeyler söylemek. Yani bildik siyasi söylemlerden farklı olmak. Örneğin, çevre sorunlarına odaklanmak gibi. Ki bunlar sadece İnce değil son dönemde yine “ihtiyaç” gerekçesiyle ortaya çıkan diğer yeni oluşumlar için de geçerli. Çünkü 2020 yılının başlarından itibaren arka arkaya 30’a yakın yeni parti kuruldu, başkaları da yolda. Henüz düşünce aşamasında olanlar da var. Dolayısıyla, siyasi arena kıpır kıpır. Medyaya hemen her gün yeni bir parti ya da oluşuma dönük A takımı bilgileri sızıyor ya da sızdırılıyor. Bu bağlamda da toplumun her kesiminden birçok yeni isim söz konusu ama hepsinde de başı çekenler siyaseten bildik, tanıdık simalar. Söylemler, mesajlar dahi aynı, sadece parti logoları ve isimleri yeni. Hatta konuştuğum bir siyasetçinin buna dönük yorumu şöyle:

“Niçin Almanya, Fransa ya da İngiltere’de durmadan parti kurulmuyor? Çok farklı bir ideoloji varsa o zaman çıkıyor. Şimdi bizde kimsenin farklı bir ideolojisi yok ki, hepsi birbirine benziyor. Eskiden otobüs firmaları vardı; mesela, Serhat Kars, onun rakibi Öz Serhat Kars çıkardı ya da Erzurum Dadaş ve Es Dadaş gibi. Yani yeni kurulan partiler farklı bir ideoloji koyuyor mu? Hayır. Diyor ki ben mevcudun daha iyisiyim...”

Açıkçası birbirlerinin içinden çıkmış, birbirinin benzeri partiler, yani Matruşka durumu söz konusu. Ve birçoğunun hedef kitleleri de daha çok koptukları partilerin tabanlarına odaklı. Dolayısıyla, bu noktada akla gelen soru da şu:

Bu sadece ittifak sisteminin yarattığı doğal bir sonuç, iktidar veya muhalefet blokunun 50 artı 1 hesaplarına dönük oyunlar, kurgular mı? Yoksa hem iktidar hem muhalefet kanadındaki yıpranma ile geçmişteki pazarlık ve bu yolla parlamentoya kolaylıkla girme örneklerinin koltuk sevdalılarını daha da cesaretlendirmesi mi?

Yanıt: Elbette her ikisi de. Bir başka deyişle, kazan kazan durumu. Yine parti kurma ivmesini, hevesini artıran bir başka etken de siyaset yapma zemini, adresi bulamama durumu. Buna bağlı olarak da kendine yeni alan açmak girişimi. Yani siyasette genel söylem ülke, sokak meselelerine çözüm gibi damara odaklı olsa da algı ağırlıkla bölme, çıkarma, toplama hesabı ile siyaset yapacak adres bulamamaktan kaynaklı havasında. Dolayısıyla da  “

Yazının devamı...

ABD istihbaratı Almanları hep dinledi

3 Haziran 2021

ABD istihbarat kurumu NSA’nın (Ulusal Güvenlik Ajansı) Avrupalı üst düzey politikacılara dönük son dinleme skandalı Amerika’nın kulağının sürekli müttefiklerinde olduğunu ortaya koydu. Özellikle de Almanya Başbakanı Merkel ve diğer bazı Alman politikacılar açısından. Yani ABD istihbaratı yekten Almanya Başbakanı Merkel’i yakın takibe almış durumda. Aslında buna sistematik dinleme, izleme faaliyeti de denilebilir. Şöyle ki; Obama döneminde de NSA’nın Merkel başta dünya liderlerini dinlediği belirlenmişti. Skandal, ABD istihbarat analisti Edward Snowden’ın 2013’te ifşa ettiği binlerce gizli belge sayesinde ortaya çıkmıştı. Berlin Washington’a tepki göstermiş, Merkel “Dostlar arasında birbirini dinlemek olmaz” demişti. Ancak Alman Federal Başsavcılığı’nın konuyla ilgili açtığı soruşturma 2015’te durdurulmuştu!.. Geliyoruz bugüne; 8 yıl sonra Merkel odaklı bir dinleme skandalı daha söz konusu ve Almanya Başbakanı’nın tepkisi yine oldukça yumuşak. Daha doğrusu, ABD’nin bu pervasızlığına karşı hiç tepki yok gibi. Dolayısıyla da ABD’nin kulağı özellikle niye Merkel’de, Almanya bu skandallara karşı neden güçlü tepki vermiyor, veremiyor ve de NSA’nın bu faaliyetlerine karşı Alman istihbaratı (BND) kontrespiyonaj faaliyetlerinde nasıl bu kadar yetersiz kalıyor? gibi birçok soru akla geliyor. Sorulara geçmişte kritik görevlerde bulunan eski istihbaratçı Metin Ersöz yanıt veriyor:

“ABD’liler ve İngilizler Yahudilerin baskısıyla aşırı sağın tekrar baskın olmaması için Almanları sürekli kontrol ederler. Bu kontrol çerçevesinde Merkel’in dinlenmesi, kontrol edilmesi, Almanların buna tepki gösterememesi doğaldır. Geçmişte çok oldu bunlar. Almanlar bakıyorlar, seslerini çıkaramıyorlar. Ne yapsınlar? 2. Dünya Savaşı’nı kaybetmiş bir ülke sonuçta. Doğu Almanya’nın birleşmesiyle Almanlar kendilerini biraz daha ifade etme imkânı buldular. Ama bu kontrol sistemleri artarak devam ediyor Almanya üzerinde.”

ABD sadece Merkel’i dinlemedi o zaman?

“Aynen... Almanya’da ABD’nin büyük üsleri var. Ordusu zaten Almanya’da. Kendilerine tehdit olabilecek bütün gelişmeleri kontrol altında tutmak için dinlemeleri ağırlıklı olarak Amerikan Savunma İstihbaratı (DIA), ikinci olarak da CIA yapar. Adamların oradaki üslerde bir sürü askeri var. Kendilerine oluşacak tehlikeleri kontrol etmeye çalışırlar.”

ABD bu dinlemeleri İsrail’in teşvikiyle mi yapıyor?

“2. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan yapıda galip ülkeler başta ABD ve İngiltere, Almanya üzerinde çok sıkı kontrol tedbirleri oluşturdular. Siyasetini çok sıkı kontrol ediyorlar. İsrail’in Almanlara karşı çok ciddi bir hassasiyeti var. O hassasiyet kontrol ettikleri ABD’ye de yansıyor. Onların gevşekliğinde de İsrail, devreye giriyor, kontrolü onlar sıklaştırıyor. Almanların da en çok çekindiği İsrailliler. Bütün dünyada Alman Nasyonalizmini Yahudiler kontrol etmeye çalışıyor. Bunların arasında gizli savaş var yani.”

ABD, İngiliz servisleri Almanya’da herkesi dinliyor yani?

“Sadece aşırı sağcıları değil diğer yapıları da yanlış bir şey yapmayalım, bir hataya düşmeyelim diye destekledikleri kişileri de sürekli kontrol etmek zorundalar. Herkes için dinleme altyapısı olmayabilir ama muhakkak kontrol ediyordur. Siyaseti ve siyasetçilerini zaman zaman kontrol eder, onlarla ilgili kesin bir kanaat oluşturana kadar.”

Yazının devamı...

Komplo teorileri virüs kadar dirençli çıktı

31 Mayıs 2021

ABD Başkanı Joe Biden’ın Amerikan istihbaratından Kovid-19’un kökeniyle ilgili yeni bir rapor istemesi virüsün Vuhan’daki bir laboratuvardan çıktığı teorisini yeniden alevlendirdi. Dolayısıyla salgın duyulduğu andan itibaren, internette ve sosyal medyada başlayan virüsün insan yapımı olduğuna dönük komplo teorileri de yine ivme kazandı. Özellikle de biyolojik silah iddiaları bağlamında. Yani dünyayı kasıp kavuran Korona virüsün doğal mı yoksa insan yapımı mı olduğuna dönük kafa karışıklığında tam anlamıyla bir gel-git durumu söz konusu. Çünkü bilim insanları ağırlıkla “virüsün yapısını bildiğimiz için, yüzde 90 insan yapımı olmadığını söyleyebiliriz” görüşünde olmasına rağmen yine bazı bilim insanlarınca dile getirilen karşı tezler de var. Örneğin; “yenilen yarasadan bulaştı deniliyor ama korona virüsü yemek yoluyla değil solunumla bulaşıyor” gibi... Ki bu bağlamda da şöyle diyorlar: Yarasadan gelmiş olsa bile bu işte mutlaka bir ara kaynak var orada. Bu kaynak doğal da olabilir, laboratuvarda üretilmiş de olabilir. Vuhan’daki laboratuvar bu virüsü yarasada sentezlemiştir, bunu da çoğaltmıştır. Ondan sonra bu nasıl oldu, nasıl etrafa bulaştı?.. Gerçekten de kafa bulandıran nokta çok. Hem de fazlasıyla... Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıbbi KBRN (Kimyasal-Biyolojik-Radyoaktif-Nükleer) Tehdit Anabilim Dalı Başkanı ve aynı zamanda Kimyasal Biyolojik Radyolojik ve Nükleer Savunma Politikaları Geliştirme Derneği Başkanı da olan Prof. Dr. Levent Kenar anlatıyor:

“Biyolojik silah olduğunu kuvvetlendiren nedenler var. Bizim Tıp Fakültesi’nde öğrendiğimiz mikro biyoloji derslerinde  virüsler, bakteriler belli bir, meteorolojik, coğrafik ortamda hayatlarını sürdürüyorlar. Fakat şimdi bu korona virüsün yayılımına baktığınızda 200 küsur ülkede bu virüs var. Ve bu ülkeler değişik coğrafya, meteorolojik şartlarda Ekvator’dan tutun Norveç’e kadar. Biri soğuk iklim, diğeri sıcak iklim. Mesela biyolojik silah ya da ajanın yapılarıyla oynayarak bu tür dirençler sağlatabilirsiniz laboratuvar ortamında. Bir de çok hızlı bir yayılım gerçekleşti ama Çin’in lokal bir bölgesinde bu var fakat Çin’in diğer sahil bölgelerinde böyle bir şey görmüyorsunuz. Bunlar hep şüphelendirici unsurlar.”

Değişik zamanlarda farklı semptomların ortaya çıkmasının da biyolojik silah olasılığını güçlendirdiğini belirten Prof. Kenar, devam ediyor:

“Mesela tat ya da koku almadaki bozukluklar ne zaman görülmeye başlandı? Geçen sene eylül gibi falan ortaya çıktı, dünyada yayınlandı. Yani 6-7 ay bu yoktu. Belki doğal olarak, en baştaki orijin olarak ortaya çıkmadıysa bile daha sonra bazı manipülasyonlarla gerçekleştirilmiş olabilir. Her şey olabilir geniş bakmak lazım olaya. Yani daha bir salgın gibi değil de farklı farklı boyutlarda ele almak gerekir. Ben buna biyolojik savaş değil biyo-ekonomik savaş diyorum o daha bir oturuyor. Çünkü; insanlarda hayatını kaybediyor ama ekonomiyi daha çok çökertti.”

Başta doğal olsa bile sonradan manipülasyonlarla farklı mutasyonlar gelişmiş olabilir anlamında mı?

“Olabilir tabi. Her şeyi düşünmek lazım. Asıl genomik yapıdan ne bileyim atıyorum ABD’deki, Meksika’daki genomik yapı laboratuvar ortamında farklılaştırılmış olabilir. Ya da mesela Hindistan bilimsel açıdan ve kaynakları açısından iyi konumda bir ülke, onu göçertmek içinde böyle bir şey düşünülmüş olabilir. Hepsini düşünmek lazım. Tabii bunlar bizim gibi ülkelerin yapacağı şeyler değil. Hani şu dünyada meşhur 5 ülke var ya eninde sonunda bunlardan çıkacak. Bunlar hep olasılık dahilinde ne zaman netleşir? Ancak yıllar sonra.”

Çıkar mı ortaya?

“Çıkar eninde sonunda çıkar. Hiçbir şey sır olarak kalmıyor biliyorsunuz bu dünyada, eninde sonunda 2025’ten sonra bunların hepsi açığa çıkar… Mesela büyük şirketler, PCR kiti üreten firmalar var. Adamlar bütçeleme yapmışlar 2026’ya kadar Korona virüsü PCR kiti üretmeye yönelik 13.1 milyar dolar gibi bir bütçe ayırmışlar. Hani biz bunu bitiriyorduk? Ne oldu yani. Bunlar çok iyi bilinen şaka yapmayacak firmalar, böyle işin içinde milyar dolarlar varsa bunun zaten şakası olmaz. Niye böyle bir bütçe ayırmış bu adamlar? Bir de virüsün patojinetisinin bu kadar artması da sıra dışı ve şüphelendiriyor. Bunlar hep benim kafamdaki sorular...”

Yazının devamı...

Kızılay ‘aranan kanları’ buldu

29 Mayıs 2021

Türk Kızılay’ın geçtiğimiz günlerde kan stoklarının kritik seviyeye düşmesine bağlı olarak yaptığı kan bağışı çağrısına vatandaşlar duyarsız kalmadı. Ve kan stoklarında kritik durumdan asgari seviyelerin üzerine çıkıldı. Yani “aranan kanlar” bulundu. Ancak sıkıntının yinelenmemesi için bağış konusundaki aynı hassasiyetin devam etmesi gerekiyor. Çünkü evet ramazan dönemi ve bayramın olumsuz etkisi geçti ama asıl 1.5 yılı bulan pandemi sürecinden kaynaklanan zorluklar hâlâ geçerli. Üstelik de bu sadece salgın endişesiyle insanların kan bağışından uzak durmalarından değil, doğrudan hastalıkla bağlantılı olarak artan kan ihtiyacından kaynaklanan bir durum. Hem de bu süreçteki hastanelerde azalan cerrahi müdahale, ameliyatlara rağmen. Dolayısıyla, bir yandan azalan, diğer yandan artan talebe endeksli tam anlamıyla hassas ve kritik bir denge söz konusu. Hem de her gün durmaksızın. O nedenle de ülkemiz bağlamında kan verilerini irdelemekte yarar var. Türk Kızılay Genel Başkanı                              Dr. Kerem Kınık anlatıyor:

“Türkiye içerisinde ulusal kan stoklar açısından baktığımızda yılda 3 milyon ünite gibi bir kan sarfiyatımız var. Biz de bunun yaklaşık yüzde 90’ını Kızılay olarak topluyoruz. Bizim her gün kıymetli bağışçılarımızdan 8-9 bin ünite kan toplamamız gerekiyor. Toplanan her bir ünite kanı da laboratuvarlarımızda üç parçaya ayırıyoruz; eritrosit, trombosit ve plazma olarak. Yaklaşık 24-25 bin ünite kan bileşeni her gün gelen taleplere göre 81 ildeki 1564 hastaneye dağıtılıyor. Onun için de bizim kan bankalarımızda sürekli bulunması gereken sayı 30 bin ünite. Bunun altına düşmemesi gerekiyor.”

Bayağı kritik seviyeye mi düşmüştü?

“Evet, ramazan sürecinde biraz sıkıntı vardı. Toplanan kan günlük 4-5 bin üniteye düşmüştü. Bir de Kovid nedeniyle ihtiyaç da artmış durumda. Yani kan sarfiyatı da fazla.”

Niye?

“Çünkü Kovid hastalığında bizim sitokin fırtınası dediğimiz aşırı bağışıklık yanıtı oluşuyor. Bu da vücudun içindeki kan hücrelerini harap etmeye başlıyor. Ve bizim kan sitopeni dediğimiz kan hücreleri trombositler, eritrositler yıkılmaya başlıyor, özellikle de yoğun bakım hastalarında. O sırada bu Kovid hastalarına acil kan ürünleri vermemiz gerekiyor. Bununla beraber, Kovid hastalarına birde immün plazma veriyoruz. Aşağı yukarı şimdiye kadar 150 bin civarında hastaya bu immün plazma uygulaması yapıldı. O da devam ediyor yoğun bir şekilde.”

Kovid nedeniyle artışın rakamı var mı?

“Hastaneler bizden hasta ve hastalık ismi yazarak kan talep etmiyorlar. Bizim bir otomasyon sistemimiz var. Bütün hastaneler mesela Hacettepe, Çapa, Cerrahpaşa bize günlük olarak şu şu gruplarda, şu kadar bileşene ihtiyacım var diyor, biz onu götürüp teslim ediyoruz. Onların hangi hastalara kullanıldığı bilgisi bizde yok, onun için net bir rakam veremem. Ama şunu ifade edebilirim, pandemi sürecinde yani neredeyse 1.5 yılı devirdik, bu sürede özellikle cerrahi ameliyatlar ertelendi, azalma oldu, dolayısıyla orada kan sarfiyatında bir düşüş oldu ama toplamdaki kan ihtiyacı arttı. Bende onu Kovid etkisiyle oluşan ilave talebe bağlıyorum. Bu anlamda da yıllık yüzde 10’luk bir artış söz konusu.”

Yazının devamı...

'Yassıada’da kadın vekiller çok çekti'

27 Mayıs 2021

61 yıl önce bugün darbe yapıldığında TBMM’deki 8 kadından 7’si Demokrat Parti milletvekiliydi ve tamamı da Yassıada’da yargılandı, ceza aldı. Yani Türkiye tarihine “demokrasi ve hukuk ayıbı olarak geçen” o kara günlerde Yassıada Komutanı Albay Tarık Güryay’ın anılarını içeren kitabındaki deyimiyle adaya gelen “Paket”ler (sanık kafilelerin adı) arasında DP’nin İzmir milletvekilleri Perihan Arıburun, Nuriye Pınar, İstanbul milletvekilleri Nazlı Tlabar, Necla Tekinel, Ayşe Günel, Bursa milletvekili Hilal Ülman ve Aydın milletvekili Piraye Levent de vardı. Ve onlar da 300’ü aşkın erkek vekille birlikte aynı zor koşullarda adada çile çekmişler, hukuk dışı muamelelere maruz kalmışlardı. Özellikle de 24 saat dinlenen koğuşlar nedeniyle. Çünkü aralarındaki bir sohbet dahi eziyet ya da kötü muamele görmelerinin sebebi oluyordu. Ki bunu Albay Tarık Güryay, yıllar sonra yazdığı kitabında her yere nasıl dinleme cihazları yerleştirttiğini ve ona göre davranış biçimi geliştirdiğini bizzat itiraf ediyor:

“İçlerinden hiçbirisi dinleme cihazlarının nerelere ve ne surette yerleştirilmiş bulunduğunu bildiği iddiasında bulunamaz. Fakat Yassıada’da kaldıkları müddetçe aralarında sohbet ettikleri, yemek yedikleri, konuştukları, tartıştıkları her yerde kulaklarımın kendilerinde olmuş bulunduğunu onlar da galiba ancak şimdi öğrenebileceklerdir. Bütün dinleme araçlarının açılış ve kapanış düğmeleri Kontrol Odası’na konulmuştu. O odaya oturduğum zaman onların içinde yaşadıkları kısmın her köşesini rahatlıkla dinleyebilmekteydim. O odada vazifeliler tarafından teybe alınan nice konuşmaların bantları ilgili makamların arşivlerinde mevcuttur.”

Yani BBG evi gibi koğuşlar söz konusu. Kim ne yaptı, ne fısıldadı... her şey gözetim, denetim altında. Kadın vekillerin kaldığı yerler de dâhil olmak üzere. Mesela bir örneğini yine Tarık Güryay’ın kitabından alıntılayalım:

“Onların odasına da kulak verdikçe bir şey dikkatimi çekiyordu: Oradan hep Nuriye Pınar ile Nazlı Tlabar’ın konuştukları duyuluyor, fakat Perihan Arıburun’un sesi hiç gelmiyordu. Bu hal birkaç sefer tekerrür edince ister istemez meraka düştüm. Acaba ne olmuştu Perihan Arıburun’a? Hasta mıydı? Dili mi tutulmuştu? Bir gün Nuriye Hanım’ı çağırtıp aslında benim duyduğum bu meraka diğer subayların da düşmüş olduklarını söyledim: Perihan Hanım’ın sesi hiç duyulmuyor, acaba nesi var kadıncağızın?”  

Dargınlık nedeniyle böyle bir olay yaşanmış olduğunu öğrendiğini belirten Tarık Güryay, daha sonra da soruşturma kurulunda ifade verirken sorgu yargıcıyla arasında gerginlik yaşadığı gerekçesiyle odasına getirilmesini emrettiği Perihan Arıburun ile arasında geçen olumsuz bir diyaloğun sonucunu da şöyle anlatıyor:

“Hırsla ayağa kalktım. ‘Kızım dedim, belli ki sen kafanı Halk Partisi ile bozmuşsun. Ben seni kabili hitap bir kimse sanmıştım. Hadi git, ne halin varsa gör.’

Şüphesiz bu sözleri çıtkırıldım bir salon diplomatı nezaketiyle söyleyebilmiş değilim. Fakat halimde bir kabalık olduysa bu sadece haklı öfkemin sesime aksetmiş olmasından ibaretti!”

Tabii bunlar, Ada Komutanı’nın kitabından alıntılananlar, oysa orada yargılanan bir çok vekilin yazdığı anılar, anlattıkları da var. Onlarda da saçlarından sürüklenen hatta tokatlanan kadın vekil iddiaları dahi söz konusu. Dolayısıyla, dün kadın vekillerin gördüğü muameleyi ve yargılama sürecinde yaşananları Yassıada avukatlarından tek sağ kalan Hüsamettin Cindoruk’a sordum. Onun anlattıkları da çok çarpıcıydı: 

Yazının devamı...