CIA ve FETÖ’nün algı operasyonları

27 Şubat 2020

Türkiye hem askeri alanda hem diplomaside peş peşe yaptığı stratejik hamlelerle Suriye’de ve Libya’da ana aktörler arasında olduğunu ortaya koydu. Varlığını, önemini hissettirdi. Şu anda her iki nokta açısından da masada ve sahada yoğun bir trafik var. Bu bağlamda bir yanda çatışmasız çözüm için Ankara-Moskova hattında karşılıklı heyetler gidip gelirken, diğer yanda Esad ve Hafter güçleri saldırılarına devam ediyor. Çünkü verilen sözler tutulmuyor ve Rusya her ikisini de cesaretlendiriyor. Hatta İdlib’deki saldırılarda doğrudan hava desteği de veriyor. ABD ve NATO’nun tavrı ise malum. Sözde kalan destek dışında herhangi bir somut adım atmıyorlar. Özellikle ABD, kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye ile Rusya’nın arasını bozmak için manipülasyon, provokasyon ne varsa yapıyor. Yani kendi hesabına çalışıyor. Dolayısıyla da mart başındaki Erdoğan-Putin görüşmesine endeksli çok kritik bir süreç söz konusu. Hem bölgedeki gelişmeler hem de bu gelişmelerin ülke içine yansıması açısından. Ki buna dönük olarak son zamanlarda sosyal medya üzerinden yalan yanlış bilgilerle algı operasyonları da ivme kazanmış durumda. Nasılını eski Hava Kuvvetleri savcısı, emekli hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok anlatıyor:

“Hem Libya’da hem Suriye’de çok sayıda şehit verdiğimiz konusunda birçok yalan haber üretiliyor. Bu daha önceden de yapılan bir şeydi. Özellikle şu anda rejim güçlerinin, Hafter’in bu yönde sosyal medyada benzer şeyleri var. Yine PKK’nın ve FETÖ’cülerin var. Bunlar asılsız, psikolojik harp içerisindeki haberler. Nitekim bunların doğru olmadığını bu konularla ilgilenen birçok arkadaşımız sosyal medya hesaplarından ortaya koydu. Dolayısıyla, resmi açıklamalara itibar edilmeli. Zaten bunları gizleyecek bir durum da yok. Diğer taraftan, bir de darbe tartışmalarına neden olan Rand Corporation’un raporu çıktı. Rand Corporation belirli güçlerin, özellikle CIA’nın yan kuruluşu gibi, onun adına güya bilgi toplayan, tam tersine, bence CIA’nın verdiği bilgileri sanki kendisi yapmış gibi yayınlayan bir kuruluş. Burada da darbe söylentisi yapılabilir gibi, orta rütbedeki subaylar rahatsız diyor. Bunlar tamamıyla Türkiye’deki ortamı tekrar germeye yönelik faaliyetler.”

CIA ve FETÖ kaynaklı tezgâh anlamında mı?

“Kesinlikle. CIA-FETÖ ortaklığının bir ürünü. Bütün bunları bir araya getirdiğinde kendileri açısından güzel bir organizasyon yapmış oluyorlar. Yani bu ülkedeki güven ortamını yok et, diğer taraftan bir sürü şehit varmış gibi yalan haber yap ve yine Silahlı Kuvvetler’i yıprat...”

Peki, bunlar Silahlı Kuvvetleri ne ölçüde yıpratır? Ya da nasıl etkiler? Üçok devam ediyor:

“İnsanlar mücadele ediyor, bir taraftan da bunlar darbe yapacak diye nifak sokuyorsun. Güneydoğu’da mücadele eden çocukların hepsi bu orta sınıf rütbeliler. Başında bir tane albay, general neyse geri kalanı tabur komutanı, bölük komutanı, takım komutanı hep bu orta sınıf askerler. Bunlar darbe yapacak diyorsan, bu çocuklar orada savaşıyorlar. Yani terörle mücadeleyi yapan yine bu orta sınıf subay dedikleri askerler. Hoş bizde orta sınıf subay diye kategori de yok. Bizde subaylar, üst subaylar, bir de generaller var. Yani orta sınıf diye bir şey icat etti adam, ortaya atıyor. Bunu da biz yiyoruz, bir de darbe olabilir mi, olmaz mı diye tartışmalar yapıyoruz. Kaldı ki rakamlara bakılsa yeter. Bugüne kadar FETÖ’yle mücadelede atılan 22 bin asker arasında yüksek rütbeli subay, general sayısı belli, toplasan 500-1000 eder, bilemedin 2 bin, diğerleri, yani çoğunluğu işte bu orta sınıf denilen subaylar, askerler. Dolayısıyla, bu kadar çok atılan bir kesimin darbe yapacağını söylemek bence en başta matematiğe aykırı. Bütün bunlar ortadayken hâlâ bunlar darbe yapabilir diye inanırsan, adam da sana zokayı atar durur böyle.”

Algı operasyonu var yani?

“Algı operasyonu var ama CIA’nın, FETÖ’nün dış güçler dediğimiz şeyin işi bu zaten. Sen bunu niye yiyorsun? Benim anlamadığım bu. Demek ki tartışanların bu ülkede yapılan mücadeleden haberi yok. Yani Silahlı Kuvvetler’de kimler atıldı, kimler gitti bu konuda hiç kimse bir şey bilmiyor. Hâlâ orta sınıf dedikleri subayların darbe yapabileceğini tartışıyorlarsa...”

Yazının devamı...

İdlib’de ‘derin’ tehdit ve riskler

24 Şubat 2020

İdlib’deki tehlikeli çatışma ortamı yoğun diplomasi trafiğine rağmen yükselen bir ivme içinde tırmanmaya devam ediyor. Çünkü Esad durmuyor, daha doğrusu Putin dur demiyor. Aksine politik manevralarla zamana oynayarak daha fazla alan kazanması konusunda Esad’ı cesaretlendiriyor. Dolayısıyla da dikkatler 5 Mart’taki Erdoğan-Putin-Merkel-Macron zirvesine odaklanmış durumda... Tabii o güne kadar farklı yeni bir gelişme yaşanmazsa. Ya da İdlib’deki provokatör aktörler devreye girmezse. Şöyle ki; sahada güç bulunduran ülkeler dışında Suriye Milli Ordusu, İdlib’deki HTŞ ve diğer cihatçı örgütler, İran milisleri gibi çok sayıda silahlı devlet dışı silahlı aktörler de var. Dahası bölge CIA, MOSSAD başta olmak üzere her ülke gizli servislerinin bir anlamda laboratuvarına dönmüş durumda. Yani oranın özelliği provokatör aktörlerin her türlü provokasyonu yapabilecek durumda olmaları ve vekiller üzerinden aslında ülkelerin savaş hali... O nedenle de İdlib’deki görüntü zaten kritikti ama son gelişmelerle çok daha kritik bir süreç söz konusu. Niyesini MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş anlatıyor:

“İdlib her an ateşlenebilecek bir el bombası durumunda. Çünkü oradaki sivil halkla karışmış silahlı İlamcı radikal örgütlerin bulunması, 30 bin kadar terörist ifade ediliyor, bunların birçoğunun provokasyonlara açık oluşu, birçoğunun özellikle MOSSAD, CIA gibi örgütlerin yönlendirmesiyle hareket edebilecekleri gibi bir karmaşık durumu ortaya çıkarıyor.”

Farklı yönlerden de provokasyonlar olabilir yani?

“Kesinlikle... İdlib’deki İslamcı radikal grupların provokasyonu olabilir. CIA’nın  Rusya ile Türkiye ilişkilerini zayıflatmak, kopartmak için provokasyonu olabilir. Özellikle İsrail’in yine Rusya-Türkiye ilişkilerini zayıflatmak için provokasyonu olabilir. Bütün bunlar hepsi sıcak çatışma içinde karşımıza çıkabilecek sorunlar. Onun için suhuletle, dikkatle değerlendirmek gerekir...”

Rusya ya da Esad kaynaklı manipülasyon olasılığı?

“Rusya’nın çeşitli bu tarz arka plan müdahalelerini düşünmek, dikkatle değerlendirmek lazım. Çünkü Putin son ana kadar Türkiye-ABD ilişkilerini, Türkiye-NATO ilişkilerini zayıflatmak isteyen bir politika uyguladı ve uygulamaya devam ediyor… Yani onun da bu çerçevede müdahaleleri, yönlendirmeleri olabilir tabii. Türkiye’nin bütün bunları hassasiyetle değerlendirmesi, öyle bireysel kararlarla meseleye bakmaması gerekir. Savaş en son sadece Türkiye’nin varlığını tehdit eden gelişmeler için olabilir.”

Peki ya ABD’nin radikal İslamcı terör örgütü HTŞ(Heyet Tahrir el-Şam)’ye dönük sıcak mesajları, terör örgütü listesinden çıkarılacağına dönük iddialar? PKK’nın YPG/PYD ya da SDG olması gibi HTŞ için de bir harf oyunu durumu söz konusu olabilir mi? Öneş, devam ediyor:

“Olabilir. ABD’nin son zamanlarda öylesine bir tavrı vardı. Yani Suriye rejimine karşı HTŞ’nin kullanılması ki kullanıyor. ABD kendisi bakımından terörist örgütler listesinden çıkarabilir tabi.. Kendi kararı ama o Rusya’yı etkilemez. Rusya’nın kendisi HTŞ’yi Suriye rejimine karşı, Suriye Milli Ordusu dâhil hepsini terörist olarak görüyor. Ve Moskova Suriye rejimiyle birlikte hareket ediyor. Yani Türkiye’nin de desteklediği Suriyelilere de Rusya terörist olarak bakıyor.”

Yazının devamı...

İdlib’de Rusya’nın yanlış hesapları

22 Şubat 2020

İdlib’den yine saldırı ve şehit haberleri geldi... Bu şubat ayında Türk askerlerine bilerek, isteyerek yapılan üçüncü saldırı... Yani birileri ısrarla Türkiye’nin sabrını zorluyor ve rejim askerleriyle doğrudan çatışmaya girmesini istiyor. Çünkü son saldırı öncesinde diplomasi cephesindeki gelişmelerin tonu hem Türkiye hem de Rusya açısından düşüktü. Her iki tarafın mesajları da masada çözüm konusunda umut vericiydi. Mart başında Tahran’daki İdlib zirvesi de bunun bir başka sinyaliydi. Ancak Suriye rejiminin doğrudan Türk askerini hedef alan alçak saldırısıyla tansiyon bir anda yükseldi. Evet, bir yandan diplomasi trafiği devam ediyor, ABD ve NATO ülkelerinden de Putin’e saldırıların son bulması için çağrılar geliyor ama hava daha çok çatışma kokuyor. Hele de Rusya’nın ikircikliği dikkate alındığında. Dolayısıyla da koordinatları Rusya tarafından bilinen Türk askerinin konuşlandığı yere yapılan bu hava saldırısının bir tesadüf olmadığı çok net. Niyesini eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:

“Böyle tesadüf olmaz. Görüşmeler devam ediyor, ortam gergin, ip kopmak üzere, bazı tansiyonu düşürücü demeçler veriliyor, bu arada böyle bir şey oluyor, bombalama olayı oluyor ve şehit veriyor Türkiye. Ve Türkiye’nin de bu konuda tavrını biliyoruz. Cumhurbaşkanı ‘Bir gece ansızın gelebiliriz’ diye açık ve net olarak söyledi. Daha ne söylesin yani? Şimdi bütün bunlara rağmen böyle bir şey oluyorsa, o zaman kardeşim ben bildiğimi yaparım anlamına gelir.”
Rusya Türkiye’yi kaybetmeyi nasıl göze alıyor?

“Gözden çıkarma, kaybetme konusunu sanmıyorum ama Türkiye’yi sıkıntılı bir durumda yakaladıklarını sanabilirler. Sıkıntılı derken işte Batı’yla ilgili sorunları var, hava savunması yok, ABD ile de sorunlu falan, böyle bir yanlış hesap içinde bulunabilirler. Yanlış hesap yaparlarsa, o zaman işin içinden çıkmaları zor olur...”

Yazının devamı...

Türkiye dışında herkes kirli ittifak peşinde

20 Şubat 2020

Rusya ile yapılan İdlib görüşmelerinde şu ana kadar Türkiye’yi tatmin edici bir sonuç çıkmadı. Rusya, Türk askeri gözlem noktalarının daha kuzeye çekilmesini, Türkiye ise Soçi Mutabaka-tı’ndaki haritaya geri dönülmesini istiyor. Dolayısıyla da temaslar devam edecek ancak sonuç açısından dikkatler daha çok zamanı ve formatı henüz belli olmayan Erdoğan ile Putin’in yapacakları görüşmeye odaklanmış durumda. Yani masada çözüm umudu hâlâ var. Bu arada da Türkiye’nin rejim güçlerinin çekilmesi, yoksa harekât seçeneği için verdiği ültimatomun süresi de doluyor. Nitekim dünkü grup toplantısında Erdoğan “İdlib harekâtı an meselesi” çıkışıyla Türkiye’nin bu konudaki kararlılığını bir kez daha çok net ortaya koydu ve uyardı. Çünkü masada temaslar sürerken bile sahada Esad güçleri Rusya’nın gazıyla saldırdı ve alan kazandı, kazanıyor. Hedefinde de Afrin-İdlib yolu ile Cilvegözü sınır kapısıyla İdlib bağlantı yolunu kesmek ve İdlib merkezini kontrol etmek var. Bu bağlamda terör örgütü YPG/PKK’yla da her türlü kirli ittifak içinde. Tabii aynı durum terör örgütünün hamisi ABD için de geçerli. O da İdlib konusunda Türkiye’ye destek görüntüsü veriyor, hatta Trump son olarak “Türkiye ile birlikte çalışıyoruz” dedi ama bir yandan da bölgede bulunan radikal unsurları manipüle ederek ateşi körüklüyor. Dahası, Türkiye’nin müdahaleleriyle bozulan Suriye’nin kuzeyindeki terör koridoru projesini yeniden canlandırmak amacıyla Tel Rıfat’taki YPG/PKK’lıları tetikleyerek Afrin’e dönük tezgâhları da alttan alttan devreye sokuyor. Hem de Rusya’nın gözü önünde ya da bilgisi dahilinde. Dolayısıyla, tırmanan İdlib geriliminin bir zaman sonra Zeytin Dalı Harekâtı’yla güvenli bölge haline getirilen Afrin’e sıçratılma hayalleri de söz konusu. Nasılını İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi, emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu anlatıyor:

“PYD/PKK’nın Afrin’e dönmesi ABD’nin projesidir. Zaten bu yüzden biraz İdlib’le ilgileniyor. Yani orada kontrolü radikal unsurlar ele geçirirse bir yolunu bulup Türkiye’nin zayıf anından faydalanarak Afrin’e PYD/PKK’yı yerleştirebiliriz diyor. Bu amaçla da PYD/PKK’ya sürekli istihbarat desteği sağlıyor.”

Nasıl yapacak, Afrin Türkiye’nin kontrolünde?

“Eğer İdlib’de kaos devam ederse kuzeyde Afrin’in yanındaki Tel Rıfat’ta bulunan PYD/PKK Menbiç’ten gelecek takviyelerle daha güçlenir. Türkiye’ye zarar verecek terörist faaliyetlerde bulunarak Afrin’de halkın içinde yerleşmeye başlar. Ardından da yaygınlaşır ve orada sürekli terörist faaliyetler yapar. Bu arada ABD devreye girer, ‘Buradan göç eden Kürtler vardı, geri dönsünler’ der. ABD’nin bu Kürt dediğinin çoğu da teröristtir, oraya sokar onları. ABD’nin Türkiye’ye dönük ekonomik ve askeri yaptırımları da tekrar gündeme gelebilir.”

ABD terör koridoru projesini ısıtabilir yani?

“Kesinlikle, hiç kuşku yok. Çünkü biliyorsunuz, Menbiç’i vermedi. PYD/PKK hâlâ Menbiç’te. Çünkü Afrin’le birleştirmek niyetinde. Yani ABD kuzey Irak, kuzey Suriye ve doğu Akdeniz’e ulaşan bir devletçik projesinden vazgeçmiş değil. Bu proje ortadan kalkmadı. ABD açısından proje şu anda soğutuldu, bir yere kondu...”

Peki ya Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki Rusya’nın varlığı? Onlar ABD’nin kafasındakilere engel olmaz mı? Babüroğlu devam ediyor:

“Rusya PYD/PKK’nın varlığına hayır demiyor ki... Rusya rahatsız değil ondan. PYD/PKK’yı da terör örgütü olarak kabul etmiyor zaten. Rusya’nın amacı, PYD/PKK ile Şam yönetimini bir masada oturtmak ve yumuşak bir özerklik vermek. Bir de PYD/PKK askeri gücünü Şam ordusu içinde bir yapı olarak entegre etmek istiyor. Ama ABD bu kartı vermiyor. PYD/PKK da ABD korkusundan Rusya’ya yanaşamıyor.”

Yazının devamı...

ABD-Rusya Türkiye’den neden çekiniyor?

17 Şubat 2020

Türkiye kendisine yönelik tehditleri bertaraf etme konusundaki kararlılığını hem sahada hem de masada çok net ortaya koydu, koyuyor. Üstelik de ABD ve Rusya’ya rağmen. Çünkü her ikisi de bir yandan Türkiye ile müttefik gibi davranıyor, diğer yandan da biri terör örgütü YPG/PYD/PKK’yı diğeri Suriye rejimini kullanarak kendi çıkarlarına dönük çalışıyor. Dahası her ikisi arasında sanki gizliden bir müttefiklik havası da var gibi. Yani görünürde çıkar çatışması içindeler ama mümkün olduğu kadar birbirlerine dokunmuyorlar. Karşılıklı hâkimiyet alanlarına girmeden bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. O alana giren olursa da onu engelliyorlar, bunun için de aralarında devir-teslim bile yapıyorlar. Örneğin; Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin Barış Pınar Harekatı’nı yaptığı bölgenin doğusunu ve batısını ABD Rusya’ya bıraktı. Aynısını Menbiç’te de yaptı… Son olarak da Kamışlı’daki devriye geriliminde yan yana dalgalanan ABD-Rus bayraklarını gördük. ABD savaş uçaklarının, Esad’a bağlı 2 noktayı vurduklarında Rusya’nın nasıl tepkisiz kaldığını da... Dolayısıyla ABD ve Rusya’nın şimdilerdeki İdlib odaklı çekişmeleri de konjonktüre göre değişen ama hep kendi çıkarları doğrultusunda gelişen bir tezgâh kokuyor. Niyesini eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin “Ne Rusya ne ABD ne de batı Türkiye’nin Suriye üzerinde daha fazla etkin olmasını istemiyorlar. Yani daha fazla ilerlemesini istemiyorlar. Biraz daha ilerlerse bu sefer hemen Türkiye’nin karşısına çıkarlar hep birlikte” diye açıklıyor. Türkiye’den neden çekiniyorlar sorusunu da şöyle yanıtlıyor:

“Çünkü hesapları şu Türkiye’nin güçlü olması bu bölgede istediklerini yaptırmaz onlara. Türkiye’nin bölgede, yani Suriye’de, Irak’ta güçlü olması demek, buraların bölünmesinin önlenmesi demek. Mesela Irak’ı üçe böldüler. Hesapları Irak’ta bir Sünni devlet daha kurmak. Suriye’yi bölüyorlar, zayıflatıyorlar. Türkiye’nin istediği ne? Bana göre Türkiye’nin isteklerinden bir tanesi kendi sınırları boyunca kendine yakın bir yönetim. Ona göre de ÖSO’yu diğer ılımlı muhalifleri destekliyor. Şimdi böyle bir şey demek bu adamların daha sonra Türkiye üzerindeki emellerinin ortadan kalkması demek. Bu adamların Ortadoğu’yu parçalamaya devam etmesinin önlenmesi demek. Bütün bunları Türkiye önlüyor. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’de daha da güçlü olması ne Rusya’nın, ne ABD’nin, ne batının ne de İsrail’in işine gelir...”

Her iki süper gücün amacının da Suriye’nin toprak bütünlüğü olmadığını belirten Pekin, devam ediyor:

“Onların hesabı Suriye’nin parçalanması. Rusya Suriye’yi bir ara amaç olarak, yani taktik seviyede bir yer olarak görüyor. O bölgenin kontrolünü kendisine doğu Akdeniz’in ve Hint Okyanusu’nun kontrolünü açacağını değerlendirerek böyle bir şey yapıyor. Daha büyük bir amacı var Rusya’nın, onun için en azından Halep, Şam dâhil Suriye’nin batısına hâkim olmak istiyor. Doğusunda iki tarafta Kürtlere oynuyorlar. Birisi daha farklı oynuyor YPG/PKK’yı Suriye ordusunun içine sokmaya çalışıyor. ABD’de YPG’yle ayrı bir ordu kuruyor. Yeni bütçede 10 bin kişilik bir ordu için ödenek ayırdılar, yavaş yavaş da eğitiyorlar. Birkaç sene sonra karşımıza düzenli bir YPG ordusu çıkaracaklar. Yani bu olay sadece İdlib değil...”

Türkiye’den hem çekiniyor hem de yanlarına çekmek istiyorlar yani?

“Türkiye önemli bir ülke. 21. yüzyılda küresel liderliğin kazanılmasında Türkiye kilit ülkelerden bir tanesi. Türkiye’nin yardımı olmadan hem bölgenin hem de civarındaki ülkelerin küresel liderliğini götürmeleri zor. Bir de bizim durumuz ayrı. Bütün bunlara rağmen Türkiye güçlü bir devlet. Hem halkıyla hem ordusuyla. Yani biz bir Suriye, Irak, Libya değiliz, çok farklı bir ülkeyiz. Kurucularımız bu Cumhuriyeti kurarken gerçekten güçlü kurmuşlar ve büyük bir devlet geleneğimiz var. Onu da hesaba katmamız lazım. Hatalar olsa da zaman zaman Türkiye güçlü bir devlet. Hesaba katılması gereken bir devlet...”

Yazının devamı...

ABD ve Rusya’nın YPG/PKK çekişmesi

15 Şubat 2020

Bir önceki “ABD ve Rusya’nın İdlib oyunları” başlıklı yazımızda iki süper gücün Suriye’de terör örgütü YPG/PYD/PKK’yı kendi safına çekme konusundaki rekabetine değinmiştik. Türkiye YPG/PKK’yı etkisiz duruma getirme mücadelesi verirken, İdlib’de müttefik gibi davranan ABD terör örgütünü yeşertmek, güçlendirmek için uğraşıyor, diğer aktör Rusya ise kıyafet değişikliğiyle o gücü Suriye ordusuna katıp kendi kontrolü altına almak istiyordu. Yani İdlib kriziyle bağlantılı başka tezgâhlar ya da kirli hesaplar da vardı. Hem de mazisi çok eskilere uzanan. Dolayısıyla, geçmişi de irdelemekte yarar var. Özellikle de terörist başı Abdullah Öcalan’ın 21 yıl önce bugün (15 Şubat 1999) özel bir uçak içinde elleri arkadan bağlı, ağzı bantlı şekilde Türkiye’ye getirildiği döneme dikkat çekerek... Çünkü Öcalan’ı veren ABD o günde müttefik havasındaydı ama kafasında bugünlerin hesabı vardı. Rusya da hem Türkiye-ABD ilişkilerinin perçinlenmesi hem de PKK’nın kontrolünü ABD’ye kaptırması nedeniyle rahatsızdı. O günlerdeki gelişmeleri dönemin en yakın tanıklarından MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş anlatıyor:

“O tarihte Irak’taki gelişmeler içinde ABD bakımından Barzani-Talabani cephesi benimsendi ve o dönem terör hareketleriyle zaten zamanını doldurmuş olan Apo devreden çıkarıldı. Ayrıca Apo Türkiye-ABD ilişkileri açısından büyük sakınca yaratıyordu ve bu ihtilaf ilişkilere darbe vurabilirdi. ABD o tarihte Apo’yu vererek Türkiye-ABD ilişkilerinde bir ivme kazandırıp, yeni Ortadoğu politikasında Türkiye’nin desteğini almak istedi. Ama Apo’yu teslim ederken PKK’yı hiçbir zaman bırakmadı, o gücü kullanmayı hesapladı ve her zaman el altında bulundurdu. Sonra da Irak’ta federal bir yapıyı somut hale getirdi. Daha sonra, Suriye politikasıyla da bir koridor açma istediğini zaten gördük ve yaşamaya devam ediyoruz. Yani 90’lı yıllarda görülen, tartışılan bir konu günümüzde somut hale gelmiş durumda ve bu konuda ABD kararlılığını sürdürüyor. Rusya da Kürtleri tamamen ABD’ye teslim etmemek için temaslarını, ilişkilerini sürdürüyor.”

Rusya o dönemde Öcalan’ı kabul etmemişti ama?

“Rusya da terörist kimliği sebebiyle dışlanan bir Apo’yu benimsemedi. Çünkü Türkiye’nin çok kararlı bir iradesi vardı. Ayrıca baktı ki Batı tarafından da ABD tarafından da Öcalan gözden çıkarılmıştı. Onlar karşısında tek başına Apo’yu benimseyerek, destekleyerek güç kaybına uğramak istemedi çünkü başaramazdı. 1999-2000’li yıllarda ABD’nin etkinliği daha fazlaydı.”

Bugünleri öngörememek değil yani?

“Görmez olur mu? Görüyor ama bu ağırlık meselesi. Yani Rusya ile ABD, iki süper güç arasında güç dengesi farklı. ABD ekonomik açıdan askeri, siyasi açıdan, NATO sistemi içerisindeki yeri açısından güçlü ve bu tip konularda daha fazla güç harcayan bir ülke.”

Peki ya Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisi ve de hâlâ var olup olmadığı? Öneş devam ediyor:

“Tabii ki var. PKK üzerinde Öcalan’ın bir etkisi var ama bu etki şu anda psikolojik seviyede, manevi bağımlılık seviyesinde devam ediyor ancak kontrol artık tamamen Öcalan’ın elinde değil. İstediği gibi kontrol edemez çünkü şu anda özellikle dağ kadrosu, Kandil kadrosu, PYD’deki gelişmeler, ABD-Rusya ilişkileri diğer güçlerin de doğrudan bağlantılarını ortaya çıkardı. Ve bu bağlantılar sebebiyle fiili bir durum var, özellikle Suriye’deki, Fırat’ın doğusundaki yapılanma doğrudan açık bağlantıyı ortaya koyuyor ve bu bağlantı ABD’nin Ortadoğu politikası bakımından, çıkarları bakımından önemini koruyor ve vazgeçilmez olduğunu ortaya çıkarıyor.”

Yazının devamı...

ABD ve Rusya’nın İdlib oyunları

13 Şubat 2020

ABD’den son iki haftadır İdlib konusunda Türkiye’ye destek görüntüsü var. Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey’in Ankara’ya gelmesi de bu anlamda son derece kritik ve verilen mesajlar da ABD ile NATO’nun “müttefikliği” anımsaması açısından önemli. Ancak bunların hiçbiri ABD’nin elini taşın altına koyarak gerçek anlamda destek verdiği, vereceği anlamına gelmiyor. Çünkü somut adım yok, sadece “Mümkün olduğu kadar destek” gibisinden yuvarlak sözler var. ABD’ye olan ciddi anlamdaki güven ya da samimiyet sorunu da endişelerin bir başka boyutu. Hele de destek sözü veren ABD’nin vazgeçmediği PYD/YPG/PKK sevdası ve Pentagon’un 2021 mali yılı bütçesinde terör örgütüne ayırdığı 200 milyon dolarlık maddi katkı dikkate alındığında. Evet, bunlar sürpriz değil, ABD’nin 2011’den bu yana Suriye’de terör örgütüne alan açma çabası ve garnizon devletçiği kurdurma niyeti bilinen şeyler ama Pentagon’un son raporunun Jeffrey’in Ankara ziyaretinde gündeme gelmesi ya da getirilmesi hayli ilginç. Dahası, ABD cenahında bunlar yaşanırken, Rusya tarafında da terör örgütü PYD/YPG/PKK’yla Esad’ı temas ettirme gibi gelişmeler söz konusu. Yani İdlib kriziyle bağlantılı başka tezgâhlar ya da kirli hesaplar da var. Dün bu karmaşık görüntüyü MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e sordum. Öncelikle de İdlib’de gelinen noktayı ve tartışılan NATO’nun müdahale olasılığını. Yanıtı şuydu:

“NATO demek Suriye’nin parçalanmasını isteyen ABD demek. Fırat’ın doğusunda bir parçayı özellikle petrol bölgelerini iş birliği yaptığı PKK’ya teslim etmek isteyen bir ABD demek. Rusya da bunu dengelemek için PKK ve YPG’yle, o unsurlarla temaslarını geliştiriyor. Şu anda da Esad ile YPG güçleri müzakere halindeler ve Türkiye’ye karşı Suriye’yi savunma görüşmeleri yapıyorlar.”

ABD ve Rusya PYD/PKK için rekabet halinde yani?

“Tabii. Rusya Kürtleri ABD’ye tamamen bırakmak istemiyor, irtibatı kesmiyor. Rusya bunu yaparken Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, İsrail ile de ilişkilerini devam ettiriyor. Yani siyasi çözümü, müzakereyi Putin hiçbir zaman kaybetmiyor, adımlarından önce bunları geliştiriyor veya nabzı tutuyor.”

Yazının devamı...

İdlib’deki provokatör aktörler komplo peşinde

10 Şubat 2020

İdlib’de çatışmalar şiddetlenecek mi, durulacak mı? Suriye rejiminin Türkiye’ye yönelik saldırısından sonra en çok tartışılan konu bu. Çünkü Suriye Ordusu’nun operasyonu sürdürmesi, Türkiye ile Suriye’yi çok ağır bir çatışma noktasına getirebilir. Nitekim Türkiye yapılacak yeni bir saldırı durumunda meşru müdafaa kapsamında yine en sert şekilde karşılık verileceğini de deklare etti. Dolayısıyla asıl merak edilen Rusya’nın tavrı ki bağlamda Ankara-Moskova hattında diplomatik temaslar yoğunlaşmış durumda. Ancak bu gelişmeleri Putin istese bir telefonla hamisi olduğu Esad’ı durdurur ama biraz daha alan kazanmasını sağlamak için zamana oynuyor diye yorumlayanlar da var. Yani Türkiye her zamanki gibi kartları açık oynuyor, Rusya ise ikircikli bir görüntü içinde. Aynısı NATO müttefikliğini hatırlayan ABD için de geçerli. O da Türkiye’nin yanındaymış havası veriyor ama “derinden” kontrolündeki “provokatör aktörleri”  manipüle ediyor. Nasılını İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, anlatıyor:

“ABD Suriye’de toprak bütünlüğünün sağlanmasını istemediği için İdlib’de Esad’a karşı mücadele eden El Kaide’nin kolu Heyet Tahrir el Şam’ı destekliyor. Güdümlü tanksavar füzeleri, buna benzer silahları veriyor. Hatta şimdilerde bu yardımı açıkça yapabilmesi için HTŞ’yi terör örgütü listesinden çıkarma çabasında. Nasıl PYD-PKK’nin adı SDG olduysa HTŞ’nin de yarın öbür gün ismini değiştirir MTN ya da başka bir şey olur. Yeter ki Suriye’de toprak bütünlüğü sağlanmasın. Yani ABD PYD/PKK’ya yaptığı yardımı yıllık planında nasıl bütçelendiriyorsa bunu da o kapsama almayı planlıyor. Dolayısıyla orada HTŞ aslında ABD’nin ve İsrail’in vekili. Ve orada herkes vekiller üzerinden savaş halinde. O nedenle ateşkesi Rusya, Suriye kadar HTŞ, El Nusra da bozar. Kim söyler bozun diye? ABD söyler, İsrail, Suudi Arabistan söyler.”

ABD bu süreçte HTŞ’yi manipüle edebilir o zaman?

“Kesinlikle yapar. Örneğin oradaki gruplar vasıtasıyla provokasyon amaçlı Suriye ordusuna eylem yapar, Türk Silahlı Kuvvetleri yaptığı algısı oluşturur, Suriye buna tepki gösterir işte ABD’nin de tam istediği bu. Veya tersine ABD çeşitli istihbarat aktörleri vasıtasıyla öyle bir provoke eder ki oradaki durumu mesela Rusya’nın veya Suriye’nin bir hava aracını düşürür, bunu da Türkiye’nin düşürdüğü algısını oluşturmaya çalışır. Biliyorsunuz İsrail üç gün önce hava harekâtında Şam’da ve değişik yerlerdeki Esad varlığını vururken içinde 170 kişi bulanan yolcu uçağını kalkan olarak kullandı. Suriye az daha yolcu uçağını vuruyordu. Oradaki alan provokasyon alanıdır, terör üreten coğrafyadır.”

Yani Ankara-Moskova hattında diplomasi trafiği sürerken, ABD ve İsrail rahat durmaz. İdlib’deki provokatör aktörlerin olası bir komplosuyla Türkiye ile Suriye karşı karşıya kalabilir. Babüroğlu, devam ediyor:

“Suriye Türkiye veya Rusya ile Türkiye... ABD’nin öncelikli hedefi Rusya ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmek. Nasıl getirir? Provokatörler vasıtasıyla Rusya’nın bir üssünü ya da askeri varlığını hedef alır, 4-5 zayiat verdirtir. Bunu Türkiye yaptı dedirtir.”

Komplo olduğu anlaşılmaz mı?

“Anlaşılır ama 3-4 gün sonra anlaşılıncaya kadar olan olur. Rusya’da tepki gösterirse aynı anda ne olacak? Orası çok tehlikeli bir ortam. Oranın özelliği provokatör aktörlerin her türlü provokasyonu yapabilecek durumda olmaları, vekiller üzerinden aslında ülkelerin savaş durumunda olmaları. Yani ABD ile Rusya savaş halinde vekiller üzerinden... Bu bağlamda da ABD veya İsrail HTŞ’ den bir grubu etki altına alarak, HTŞ’ye aykırı bir eylem de yapabilir. Yani terör örgütü içindeki grupları da provoke ederler. Kime karşı Türkiye’ye ya da Rusya’ya... Dolayısıyla da risk yüzdesi çok yüksek...”

Yazının devamı...