Mahmur’un çoban hilesi MİT’e sökmedi

26 Mayıs 2022

TSK’nın 2016’dan bu yana ivme kazanan teröristi zarar vermeden yok etmeye dönük “önleyici saldırı” doktrini ya da terörü kaynağında kurutma stratejisi adım adım başarıyla uygulanıyor. Bu bağlamda Kuzey Irak’ta 30-35 kilometre derinliğe inilerek üs bölgeleri oluşturuldu; nihai hedef de Kandil, Sincar ve Mahmur Kampı. Ya da şeytan üçgeni. Kandil terörist başlarının karargâhı, Sincar, Irak ve Suriye’deki teröristlerin bağlantı-ikmal hattı, Mahmur ise adı kamp olan terörist devşirme merkezi. Hem de BM bayrağı altında. PKK tarafından kaçırılan, kandırılan gençler, çocuklar burada eğitilerek teröriste dönüştürülüyor. Oradan da ya Sincar’a ya Kandil’e gidiyor veya Suriye’nin kuzeydoğusuna gönderiliyorlar. Oradaki BM görevlileri de buna göz yumuyor, görmezden geliyor. Dolayısıyla, MİT ve TSK koordinasyonuyla terörist başlarından PKK/HPG’nin sözde Mahmur-Kerkük-Süleymaniye sorumlusu “Ahmet Rubar” kod adlı Mehmet Erdoğan’ın susturulması sadece terör örgütü PKK’ya değil, onları koruyup kollayan BM, Avrupa ve özellikle de ABD’ye de mesaj aslında. Çünkü 1990’lı yıllardan itibaren çok sayıda sivil ve askerimizin şehit edildiği eylemlerin talimatını veren eli kanlı terörist nerede bulundu? Hacı Mirza Ali adına düzenlenmiş sahte kimlikle yaşadığı Mahmur’da. Nasıl avlandı? Çobanlık yaptığı, daha doğrusu öyle göründüğü kampta hayvanları ahıra koyup, aracına oturduktan sonra tepesindeki SİHA’yla. Yani MİT terör örgütünün iliklerine kadar sızıp öyle bir haber ağı yaratmış ki teröristin çoban hilesiyle kendisini kamufle çabası falan sökmedi. Emekli Kurmay Albay Ünal Atabay anlatıyor:

“Örgüt mensupları, özellikle lider seviyesindekiler TSK’nın takibinden, istihbarattan saklanmak amacıyla her türlü kılığa giriyorlar. Aldatma, yanıltma ve takipten kurtulmak için kendisini maskeleyerek imaj değişikliği yaparak kurtulmak istiyorlar. Mesela hayvancılıkla uğraşır, başka işle iştigal eder, etrafa o şekilde görünür ama insanların görmediği zaman diliminde örgütsel faaliyette bulunurlar. Bu terörist başı da aynı bu faaliyet içerisinde. TSK ve istihbaratımızın başarısı da onun hangi kılığa girerse girsin, hangi maske, kamuflaj altında faaliyet gösteriyor olursa olsun, bunu tespit etme imkân ve kabiliyetine sahip olması. Türk istihbaratı bu konuda son derece dikkatli de adım atıyor. Terörist vurulduktan sonra da takibi yapılıyor ve teyit ediliyor. Bu bağlamda da SİHA operasyonuyla etkisiz hale getirilen terörist önce ağır yaralı olarak Mahmur Kampı içerisinde Hogir dedikleri eski bir teröristin kod adını verdikleri bir hastane tipi bir yere, sonra da Musul’a götürülüyor, orada ölüyor. Bunların hepsinin teyidi de alınıyor.”

Yani bir yanda PKK’nın okullarda çocuklara ideolojik eğitim verdiği, askeri eğitimin de etraftaki Karaçak Dağları’nda yapıldığı terör yuvası Mahmur için “Burası mülteci kampı, burada terörist görmedim, bilmiyorum, duymadım” diye üç maymunu oynayan BM ve ABD’nin yalanları var. Diğer yanda da Türkiye’nin terörle, teröristle mücadele anlamındaki kararlılığı ile bu konudaki imkân ve kabiliyetinin gerçekliği. Çünkü istihbarat anlamında fiilen bu adamların yakınındaki, dibindeki adamlar kullanılıyor, ininden başını çıkaran ya da kendini kamufle etmeye çabalayan da avlanıyor. Terörist başlarından Mehmet Erdoğan’ın susturulması da MİT’in, PKK’nın iliklerine kadar sızdığını ve bölgede ne denli etkili olduğunu bir kez daha göstermesi anlamında önemli. Yani, daha öncekilerde olduğu gibi bu operasyon da “derin” dünyaya göre, prestiji yüksek bir istihbarat başarısı. Teröristlerin kendilerini güvende hissettikleri, “Bize asla erişemezler” diye gizemli havaya soktukları alanlara sızıyorsunuz, orada operasyon yapıyorsunuz, sonra da takibini getiriyorsunuz. Üstelik de sadece terör örgütü PKK’yı değil, bölgede cirit atan teröristlerin hamisi CIA ve MOSSAD’ı, MI6’yı da atlatarak. Kısacası, öyle gizli, seri hareket ediyorsunuz ki hiç kimsenin haberi olmuyor. Dolayısıyla hem bu operasyon hem de hız kesmeden devam eden nokta vuruşlardaki hedef tespitleri, tarifleri Türkiye’nin istihbarat olarak çok önemli bir yerde olduğunu gösteriyor. Tabii bu da terörist başları Murat Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan başta olmak üzere hedefteki diğer teröristlere olduğu kadar, bugüne dek ve hâlâ onları koruyup kollayan ülkelere, yani PKK sevdalılarına mesaj anlamına geliyor. İçerik de açık ve net olarak şu:

Bakın, sizin desteklediğiniz bu teröristleri biz teker teker bulup temizliyoruz ve temizlemeye de devam edeceğiz. Yani ne olursa olsun biz bu konuda kesin kararlıyız.

 

Yazının devamı...

ABD’nin dengesi hepten bozuldu

23 Mayıs 2022

Türkiye ve Yunanistan NATO’ya aynı yıl 1952’de üye oldular. Türkiye’nin NATO üyeliği sadece siyasi değil aynı zamanda askeri bakımdan önemli bir gelişmeydi. NATO için Türkiye’nin üye olması, güney kanadında hava, kara ve deniz imkanları, güçlü silahlı kuvvetleriyle güvenilir ve eşsiz bir müttefik kazanması anlamına geliyordu. Aradan geçen 70 yılda da Türkiye, bulunduğu kritik coğrafyadaki stratejik konumuyla bölgedeki tehdit ve riskleri doğrudan göğüsleyen ilk müttefik olarak NATO’ya değerli katkılar yaptı ve yapmayı sürdürüyor. Ancak aynısını Yunanistan için söylemek mümkün değil. O, NATO’nun ortak menfaatleri ve sağlayacağı katkıdan daha çok ittifak olanaklarını özellikle Türkiye’ye karşı nasıl kendi çıkarıma dönüştürürüm, kullanırım havasındaydı, hâlâ da öyle. Dolayısıyla ABD ve NATO’nun yaptığı yardımlar sürekli tartışma konusu oldu. Hem ülkelerin coğrafi büyüklükleri, karşılıklı tehditler hem de NATO’ya yaptıkları katkılar açısından. O nedenle de ABD ve NATO kendilerince bir yöntem, denge izlemeye özen gösterirdi. Bu dengenin uygulamadaki parametresiyse 7/10 oranıydı. Yani Amerika’nın iki ülkeye verdiği FMS (yabancı askeri satışlar) kredileri ve hibe yardımlarında Türkiye’ye mesela bir milyon dolar veriliyor ise Yunanistan’a 700 bin dolar gibi. Yunanistan’ın durumuna ve niyetlerine bakıldığında da Türkiye’ye karşı bir haksızlık yapıldığı açıktı ama, hiç değilse adı denge denilen bir durum vardı. Yine ABD ve NATO, iki ülke arasında çıkan sorunlarda; belirli durumlarda Yunanistan belirli durumlarda Türkiye’yi destekler gibi görünse de genel olarak sınırlandırıcı bir role sahip olmuş ve Türkiye ile Yunanistan arasında bilgi akışı ve danışma sağlayan bir arabulucu gibiydi.

Şimdilerde ise artık bu dengeden eser kalmadığı gibi ABD’nin sözde de olsa arabuluculuk nosyonu tam anlamıyla Yunanistan’dan yana taraf olmaya dönüşmüş durumda. NATO açısından da öyle. Ülkelerini tam anlamıyla Amerikan üssü haline getiren Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in ABD Kongresi’nde yaptığı Türkiye’yi hedef alan hasmane son konuşması ve Dışişleri Bakanı Dendias’ın, geçtiğimiz günlerdeki ABD’nin Dedeağaç’taki askeri varlığını 10 yıl daha uzatacaklarını açıklaması da bu kirli oyunu fazlasıyla ortaya koydu zaten… Dahası bir de Yunanistan ve ABD ordusunun, Ege’nin tam ortasında bulunan İzmir açıklarındaki İskiri (Skiros) Adası’nda gerçekleştirdikleri ortak tatbikat var. Tatbikatın amacı da “Düşman ordusunun işgal ettiği adayı kurtarmak!.. Hangi adayı kimden kurtaracaklarsa? Adaları işgal eden Uluslararası Antlaşmaları, hukuku yok sayan biri varsa o da Yunanistan. Bu arada Türk hava sahasına dönük Yunan jetlerinin yaptığı provokatif ihlallere mütekabiliyet ve angajman kuralları gereği verilen yanıtı “bana tehdit var” diye çarpıtan, mesnetsiz ithamlarda bulunan da o... Yani ABD’nin durduğu yer de hepten yanlış… Dolayısıyla bu kadar gazı alan Yunanistan’ın  çılgınlık dozajını artırma niyeti ve olasılığı da tartışılan bir durum. Buna karşı askeri yetkililerin yaptıkları değerlendirme ise şu:

“Ne yapacak?  Amacı ne olacak? Harekata geçmek için bir hedefin olması lazım. Önce fiziki hedeflerin olur sonra o fiziki hedefleri elde edecek stratejik hedeflerin olur. Yunanistan açısından fiziki hedef var mı? Yok. Olsa hangi güçle alacak. Oysa Türkiye’nin Meis’ten başlayarak, adalar, karasuları bilmem ne en az 10 tane sayarsın. Yunanistan zaten almış alacağını, dolayısıyla onun derdi onları korumak. Elde ettiklerini kaybetmemek yani.”

Neden savaş çığırtkanlığı yapıyor o zaman?

“Yunanistan caydırmak için sürekli tansiyon yükseltiyor. Haksız yere aldığı, işgal ettiği yerleri Türkiye’nin geri almasından korktuğu için yapıyor. Yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali yani. Komşun saçma sapan gerekçelerle devamlı senin üstüne gelip seni şikayet ederse o durumda sen savunmaya geçersin değil mi? İşte Yunanistan da sürekli Türkiye’ye karşı ithamlarda bulunarak buna zorluyor. Kaldı ki hiçbir ABD ülkesi de Yunanistan için savaşa falan da girmez...Yunanistan’ın efelenmesi falan hikaye yani...”

Özetle; ABD’nin iki NATO müttefikine bakışta zaten bozuk olan dengesi artık hepten bozulmuş durumda. Ve şimdilerde bunu bir kez daha test etme zamanı. Şöyle ki; İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerine Türkiye haklı olarak, “madem müttefiklik istiyorsunuz önce kendinize bir çeki düzen verin, benim bekamı tehdit eden terör örgütleriyle ilişkinizi kesin” diyor ve karşı çıkıyor. Buna ABD’nin ve bazı ABD ülkelerinin akıl almaz yaklaşımı ve sabırsızlığı ise malum...Oysa geçtiğimiz yıllarda Yunanistan da Makedonya’nın NATO üyeliğine hem de terör gerekçesi tehdit falan değil sadece ülke ismine karşı çıkarak (bu ismi kullanamaz diye)bireysel veto hakkını kullanmıştı. Diğer bütün ülkelerin oybirliğine ve ABD’nin istemesine rağmen… 10 yıl bekledikten sonra da Makedonya adını Kuzey Makedonya diye değiştirerek ancak Yunanistan’ı ikna edebilmişti...

Yazının devamı...

Küstah İsveçli kendine gel!

21 Mayıs 2022

Rusya korkusuyla NATO’nun güvenlik şemsiyesi altına sığınmak isteyen ya da ABD’nin planı dahilinde hareket eden İsveç ve Finlandiya’nın üyeliklerine Türkiye’nin karşı çıkma gerekçesi çok açık ve net: Her iki ülkenin, özellikle de İsveç’in 1952’den beri NATO üyesi olan Türkiye’nin bekasını tehdit eden terör örgütleriyle ilişkisi, bağı, hatta iş birliği. Dolayısıyla, “Madem müttefiklik istiyorsun, önce kendine bir çekidüzen ver” diyor. Türkiye’nin bu haklı güvenlik gerekçelerine ve duruşuna İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde’nin yaklaşımı ise şu:

“NATO’daki bütün ülkelerin desteğini istiyoruz. NATO’nun önemli ülkeleri bizim arkamızda. Bizimle ve o ülkelerle iyi geçinmek, Türkiye’nin çıkarına olur.”

Ne demek bu?

Aba altından sopa göstermek. “Senin karşında toplu bir blok var. Bunun karşısında dayanma şansın yok. O nedenle de bunu kabul etmek zorundasın.”

Şu rahatlığa, küstahlığa bakar mısınız? Türkiye yıllardır terörle mücadele etmiş, ediyor, binlerce şehit vermiş, umurlarında bile değil. Daha kapıdan içeri girmemiş ama baş köşeye oturmuş ve bir blok adına konuşma pervasızlığıyla kendi aklınca Türkiye’ye alacağı kararla ilgili ayar ve dizayn vermek istiyor. Daha doğrusu, hadsizliğinde bulunuyor. Hem de ısrarla NATO ve AB’nin gölgesinde ve onların sözcüsü edasıyla. Mesela terör örgütü PKK/YPG/PYD’nin sözde lider isimlerini Stockholm’de devlet protokolüyle karşılayan Linde, PKK ile YPG’nin farklı olduğu yutturmacasına odaklı açıklamasında da şöyle diyor:

“Avrupa Birliği gibi biz de PKK’yı terör örgütü olarak görüyoruz. Kuzey Suriye’deki oluşum için aynı şeyi düşünmüyoruz. Birçok NATO ülkesi de düşünmüyor. ABD ve diğer NATO ülkeleri gibi biz de Kuzey Suriye’deki Kürt örgütleriyle görüştük.”

Yine ben yalnız değilim hikâyesi yani. Tabii yersen. Özellikle de harf yutturmacası anlamında. Çünkü sadece tek bir belge, terör örgütünün kendi belgesi KCK sözleşmesini okuyan, KCK örgütlenmesini gören PKK ile PYD’nin, YPG’nin aynı örgüt olduğunu görür. Kaldı ki hadi dediği gibi olsun, ikisini farklı varsayalım ve madem sen de PKK terör örgütü diyorsun o zaman Türkiye’nin iadesini istediği PKK’lı teröristleri neden vermiyorsun? Ya da DHPK-C’lileri veya diğerlerini. Ha, belki koruyup kolladıkları bu teröristlerin nerede olduklarını bilmiyor olabilirler! O zaman da söylesinler MİT, hepsinin PKK’lı, DHKP-C’li, FETÖ’cü kim varsa tek tek nokta adreslerini, iş yerlerini, para bağlantılarını kendilerine iletsin.

Dolayısıyla, diyelim ki bu iki ülke yöneticilerinin kafalarına taş düştü ve “Türkiye çok haklı, politika değişikliği yapıyoruz” dediler inandırıcı olur mu? Asla... Peki ya

Yazının devamı...

Atatürk’ün Hatay için mücahit planı

19 Mayıs 2022

Atatürk’ün tarih yapraklarına kazınan ilk 19 Mayıs’ı (1919), ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak amacıyla başlattığı ulusal hareketin ilk adımıdır. İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı Türk Kurtuluş Savaşı başladığı gündür.

Atatürk’ün son 19 Mayıs’ı (1938) ise “Benim şahsi davamdır” dediği Lozan Antlaşması’na göre Türkiye sınırları içinde olmayan Hatay’ın anavatana katılımı konusunda her türlü girişimde bulunabileceğini göstermek, bütün dünyaya bir mesaj vermek istediği en kritik bir başka tarihtir. Özellikle de Atatürk’ün artık ağır hasta olması nedeniyle... Çünkü günlerini yatarak ve dinlenerek geçirmesi gerekiyordu. Tam o sırada da Fransız gazeteleri Atatürk’ün ölmek üzere olduğunu yazıyorlardı. Bunlara sinirlenen Atatürk Mersin’e gitmeye karar verdi. Ve o son 19 Mayıs’ta önce Ankara’da son defa Gençlik Bayramı kutlamalarını izledi, hemen ardından da Mersin’e hareket etti, oradan da Adana’ya geçti. Hatay konusunun en kritik döneminde, sağlığı üzerindeki olumsuz düşüncelerin neticeyi etkileyeceği düşüncesiyle, sınıra kadar otomobiliyle giderek askeri birlikleri denetleyen Atatürk, sürekli ayakta kaldı. Sağlıklı olduğunu hissettirmek için her şeyi denedi, bu arada da konuşmalarıyla Fransa’ya gözdağı verdi. Atatürk’ün bu hamlesi çok geçmeden işe yaradı. Fransa, Hatay’a kendi valisi yerine bir Türk vali atayarak iyi niyet gösterisi yaptı. Sonraki aşamada Türkiye ile Fransa tekrar masaya oturdu. Yapılan anlaşma neticesinde Hatay’ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün ortak şekilde korunmasına karar verildi. Böylece 5 Temmuz 1938’de Türk askeri Hatay’a girdi. Bu, tarihi bir dönüm noktası demekti. Ardından 2 Eylül 1938’de Hatay Cumhuriyeti kuruldu. Atatürk ölmeden önce bu gelişmeleri görme mutluluğuna erişti ama Hatay’ın Türkiye’ye katılma kararını (30 Haziran 1939) görmeye ömrü yetmedi.                    

***

Atatürk’ün kafasında Hatay’ın vatan topraklarına katılması konusu her zaman birinci önceliğini koruyordu. Dolayısıyla, sorunun masada çözülememesi durumunda sahada halledilmesine dönük planları da vardı. Hatta “Hatay için Fransa’yla savaşa girmeyelim” şeklinde görüş belirtenlere karşı gerektiğinde Cumhurbaşkanlığı vazifesinden istifa edip Hatay dağlarında çete reisliği yapmayı bile göze alan seçenekler dahi söz konusuydu. Bu konudaki kararlılığını da Atatürk Mersin’e giderken trende sırdaşı Kılıç Ali’ye (Hulusi Turgut’un derlediği, Atatürk’ün sırdaşı Kılıç Ali’nin anıları) şöyle anlatır:

“Hatay meselesi için Fransızlarla bir savaş durumuna gireceğiz diye İsmet Paşa gereksiz bir evhama kapılmış, telaş içindeydi. Hükümet Başkanı olarak belki de haklıdır. Fakat ben hükümeti hiçbir zaman güç duruma sokmak niyetinde değilim. Benim kararım şuydu: Cumhurbaşkanlığından istifa ederek, toplayacağım mücahitlerle birlikte sınırı geçmek! Tabii bizi bekleyen Hataylılar da, belki bazı askeri birliklerde bana katılmış olacaklardı. Bu şekilde Hatay meselesini fiilen halletmiş olacaktım. Bu hareketim karşısında tabiatıyla ve çok haklı olarak hükümet beni ve bana katılacak olanları asi ilan edebilirdi.”

Arkadaşlardan biri söze karıştı:

Paşam o zaman ne yapacaktınız?

“Haa... İşte o zaman Hatay meselesini hallettikten sonra döner, bu kez de bizi asi ilan edenleri kolundan tutup atar, yine duruma biz hâkim olurduk.”

Yazının devamı...

Hadsiz ABD’li suçüstü oldu

16 Mayıs 2022

Rusya- Ukrayna savaşı nedeniyle Türkiye’nin önemini ve değerini gören ABD yine “NATO müttefikliği ve stratejik ortaklığı” anımsarmış gibi bir rüzgar estirdi ancak o kadar. Yoksa genelde yaptıkları müttefiklik ruhuyla ve stratejik ortaklıkla asla örtüşmüyor. Aksine, yekten hasmane tutum içeriyor. Özellikle de terör örgütü YPG/PKK’ya olan sevdası ve bu bağlamdaki aleni ve sinsi faaliyetleri nedeniyle... Ki sinsilik anlamında son bir hafta içinde peşpeşe iki örnek de yaşadık. Biri ABD Hazine Bakanlığı’nın Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü DEAŞ’tan kurtarılan ve halen büyük bir kısmı terör örgütü PKK/YPG kontrolünde olan bölgelere yaptırım muafiyeti getirmesiydi. Buna göre, Amerikan firmaları dahil yabancılar, Suriye’nin kuzeyindeki bölgelere yatırım yapabilecek. Amaç da bölgede ekonomik aktiviteyi canlandırarak DEAŞ’ın dirilmesinin önüne geçmek... Tabii yersen çünkü bu karar ne hikmetse YPG/PKK’dan arındırılan Afrin’i ve Türkiye’nin Suriyeli sığınmacıların geri dönüşleri için briket evler yaptığı İdlib’i kapsamıyor. Dolayısıyla gerçek niyetin yine DEAŞ bahanesiyle YPG/PKK’yı meşrulaştırmak olduğu açık ve net...

Diğer örnek ise tam anlamıyla “suçüstü oldu” denilecek cinsten. Şöyle ki; kapı suratına kapatılmasaydı geçen hafta bugün Türkiye’ye gelip Hatay’a, güney sınırımıza uzanmayı planlayan ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield’in verdiği abuk sabuk mesaj neydi? “Sınırı ziyaret ederek son durumu göreceğim ve bu şekilde sınır kapısının açık kalmasını daha iyi savunabileceğim. Başka kapıların açılması için de uğraşacağım. Bu (sınır kapısının açık kalması) sadece bizim çıkarımıza değil, Rusya’nın da çıkarına.”  Yani hadsiz ABD’li son dakikada ziyareti ertelenmeseydi ta binlerce kilometre öteden gelip egemen bağımsız bir ülkeye ne yapacağını söyleme, akıl verme küstahlığında bulunacaktı. Hem de ne zaman? Türkiye’de sığınmacı sorunu ve geri dönüş planlarına dönük tartışmaların pik yaptığı bir dönemde. Niye? ABD bugün Fırat’ın doğusunda Münbiç dahil Suriye yüzölçümünün yaklaşık yüzde 25-30’unu PYD/YPG/PKK terör örgütüne işgal ettirmiş durumda. ABD’nin korumasında bölgeye çöreklenen terör örgütü de oradaki demografik yapıyı değiştirdi, yerel halk Türkiye’ye göç etmek zorunda kaldı. O nedenle ABD’de sığınmacıların bu bölgeye dönmesini istemiyor çünkü dönerlerse terör örgütünün orada değiştirdiği demografik yapı tekrar aleyhine dönecek. Bu da ABD’nin kirli projesine aykırı bir durum. Dolayısıyla “Sınır kapısı kapanırsa bu, binlerce Suriyelinin aç kalacağı anlamına geliyor ve kimsenin bunu görmek isteyeceğini sanmıyorum” gibisinden vicdan odaklı sözler de zırvalayan ABD’li diplomata sorulması gerekenler de şunlar:

Siz Neden Meksika sınırınızı açmıyorsunuz? Orada da binlerce Meksikalı aç ve işsiz. Avrupa’da sayıları hızla artan duvarlar ne anlama geliyor? Yunanistan’ın geri ittikleri, botlarını patlatıp denizde ölüme terk ettikleri, sözde AB’nin sınır korumalığını yapan Frontex’in de insanlık dışı bu uygulamaları görmezden gelerek suç ortağı olduğu göçmenlerle ilgili niye sesiniz çıkmıyor? Ya da seçerek epi topu 33 bin tane Suriyeli alan ülkeniz ABD neden daha fazlasını kabul etmiyor? Veya AB ülkelerine Türkiye’nin bu yükünü paylaşalım mesela her ülke 100’er bin Suriyeli sığınmacı almalı diye baskı yapmıyor. Ukraynalı sığınmacılara kapılarını açın örneğinde olduğu gibi...

Özetle dememiz o ki; günlerdir göç ve mülteciler sorununu tartışırken ABD’li bir diplomatın bu tür hadsiz açıklamalarda bulunması hiç tesadüf değil. Ona talimat verildi o da gelip bunu söylemek istedi. Yani bunu kasıtlı yaptı. Nabız yoklama aşamasında da suçüstü oldu ve anında kapı suratına kapatıldı. Eğer ses çıkarılmasaydı ve gelebilseydi daha keskin laflar da edecekti kesinlikle. Hatta bazı mekanizmaları harekete geçirecekti. Dolayısıyla bu şahıs üzerinden verilmek istenen mesajın derinliğine bakılacak olursa ABD hala Türkiye’ye karşı hasmane heveslerinden vaçgeçmemiş o net gözüküyor. Bunun için de terör örgütünü kullanmaya çalışıyorlar. Yani ABD aynı ABD... Bu durumda da olası provokasyonlara, tahriklere karşı da dikkatli olmak gerekiyor. Belli ki bir şeyler ısıtılıyor. Kısacası herkesin uyanık olması lazım...

Yazının devamı...

Yunanistan’ın mesajı hikâye hukuksuzluğu şahane!

14 Mayıs 2022

Yunanistan’ın hukukçu Cumhurbaşkanı Katerina Sakelaropulu Yunan devlet televizyonu ERT’ye verdiği son demecinde ne diyor? “Türkiye ile komşuyuz ve öyle kalacağız. Komşu komşuya muhtaçtır. İlişkilerimizin sakin olduğu çok uzun dönemler yaşadık. Buna karşı çok zor dönemler de oldu. Yunanistan diyalog istediğini söylemekle çok iyi ediyor.” Nerede söylüyor bunları? Ülkesinin 1947 Paris Antlaşması’na aykırı şekilde silahlandırdığı adalardaki gezisinde. Yani uluslararası hukuk gereği asla silahlandırılmaması gereken bir yerde. Dahası, bir de hiç utanmadan, sıkılmadan oradaki silahlı askerlerin arasında objektiflere, kameralara poz veriyor ve onlara övgü yağdırıyor. Üstelik bunu demecinin son bölümündeki şu sözlerle daha da pervasızlaştırıyor:

“Her çağdaş demokratik ülkede silahlı kuvvetlerin rolü gerekli savunmayı yapmaktır. Dilerim bu hiçbir zaman gerekmez. Son dönemlerde fazla önemli olmayan vesilelerle (2020 Oruç Reis krizi) silahlı kuvvetlerimizin hazırlılık durumunu gördük. Ülkemiz emin ellerdedir.”

Dolayısıyla, Yunan Cumhurbaşkanı’nın sözleri için yapılan “Türkiye’ye sıcak mesajlar verdi” ya da “Yunanistan diyalogdan, dostluktan yana” gibisinden yorumların hepsi hikâye. Çünkü Yunan Cumhurbaşkanı bu sözlerinde gerçekten samimiyse, öncelikle yapması gereken hukuka saygı göstermesi. Ama o daha çok tahrik boyutunda. Kaldı ki bu tip sözler, tahrikler Yunan Cumhurbaşkanı’nın ağzından ilk kez de çıkmıyor, daha önce defalarca yinelenmişlikleri var. Hem de yine hukuksuzluk anlamında aynı pervasızlıkla. Mesela Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk geldiği yerlerden biri, Yunanistan’ın işgalinde olan, Aydın ilimize bağlı Eşek Adası’ydı. Bu ziyaretiyle de dostluktan ziyade daha çok hasmane tavır yanlısı olduğunu ortaya koymuştu. Hem işgal altındaki bir adayı Yunan toprağı sanmakla hem de uluslararası hukuk gereği silahsızlandırılması gereken bir yerde Yunan askerleri arasında verdiği fotoğraflarla. Üstelik o günde adadaki anı defterine yine hiçbir inandırıcılığı olmayan şu sözleri yazmıştı:

“Yunanistan uzun zamandır Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri ve iş birliği arayışındadır. İki halkın barış içinde bir arada yaşamasına ve iş birliğine yatırım yapmaktadır...”

Yunan Cumhurbaşkanı Sakelaropulu yekten tahrik içeren bu görüntülerin bir başka örneğini de sözde kurtuluş günü töreni diye gittiği Meis Adası’nda da verdi. Hem de doğu Akdeniz’de gerilimin pik yaptığı günlerde ve de uluslararası anlaşmalar gereği üzerinde askeri uçağın dahi dolaşamayacağı adaya orduya ait bir helikopterle giderek. Burada yaptığı konuşmada da ülkelerine yönelik baskı ve saldırgan söylemlerin arttığını iddia etmiş, Türkiye’nin iyi komşuluk ve barış içinde yaşama ortamını sabote ettiğini öne sürmüştü. Açıkçası saçmalıkta, tahrikte sınır tanımamıştı.

Yani dememiz o ki Yunan Cumhurbaşkanı Sakelaropulu’nun öncekiler gibi şimdiki sözlerinin de sıcak mesajla falan alakası yok. Hepsi baştan sona Yunan “derin” devletinin etkisi kokan bu sözlerin ve bugüne kadarki tüm ziyaretlerin nereden baksan tutulacak bir tarafı bulunmuyor. Dahası, tam anlamıyla kendi akıllarınca gözdağı verme hesabındaki provokatif küstahlık gösterileri. Niyesi de malum. Yunan halkını bir arada tutmak, Yunanistan’ın parçalanmasını, bölünmesini önlemek Megali İdea hayalini sürdürmek ve bu sayede varlığını ayakta tutmak için Türkiye düşmanlığını kullanmak. Tabii dostluk ya da diyalog istiyormuş   gibisinden kamuflajlarla. Hatta sanki tehdit altındaymış gibisinden mağdurluk palavralarıyla. Dolayısıyla, tüm bunlar 200 yıldan bu yana Megali İdea hayalleriyle yaşayan ve bunu her fırsatta da açıklamaktan çekinmeyen Yunanistan’ın bildik bir taktiği. Yani Yunanistan söze geldi mi ara sıra “Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri ve iş birliği arayışı” gibisinden laflar etse de hiçbir zaman iyi komşu olmadı. Aksine, kafasındaki hesaplar ve buna dönük yaptığı kirli ilişkiler, kalleşliklerle tam anlamıyla her fırsatta dostluk iklimine ve komşuluk ilişkilerine yakışmayan davranışlarda bulundu. Sürekli gerilimi tırmandıran taraf oldu. ABD ve AB’nin gazıyla şimdilerdeki çılgın bir silahlanma ve savaş çığırtkanlığı havası da bunun açık kanıtı.

Yazının devamı...

Putin’den taktik mi süngüsü mü düştü?

12 Mayıs 2022

Rusya-Ukrayna savaşında gelinen durum anlamında Putin’in Ukrayna’yı işgale başlarken 21 Şubat 2022’de yaptığı Ulusa Sesleniş ile 9 Mayıs’taki son Zafer Günü konuşmaları arasındaki ince ayar ve özellikle ton farkı kritik önemde. Çünkü Putin,  Ulusa Sesleniş konuşmasında tarihte olup bitenlerden yola çıkarak, hatta tarihi çarpıtarak Ukrayna’yı işgal etmesine haklı gerekçeler ortaya koymaya çalışmıştı. Hem de oldukça saldırgan ve tehditkâr bir dille, tüm dünyaya meydan okuyarak. Son Zafer Günü konuşmasında ise farklı bir Putin görüntüsü ve söylem dozajı söz konusu. Şöyle ki Putin bu kez konuşmasında genellikle Rusya’yı, Rus halkını konsolide etmeye çalıştı. “Bizim topraklarımızı korumak için önleyici taarruz yaptık. Biz buna mecburduk” diyerek hem işgali ‘haklı savaş’ çerçevesine oturtmaya hem de verdikleri ağır kayıpların, zayiatın mantalitesini anlatmaya çalıştı halkına. Yine başta ABD ve NATO olmak üzere dışarıya dönük mesajlar da verdi ama ondan ziyade iç kamuoyuna verdiği ikna amaçlı mesajlar daha ön plandaydı. Yani 9 Mayıs konuşmasında Ukrayna’da zafer ilan etmesi ya da topyekûn seferberlik başlatması ihtimallerinden söz edilen Putin bunların hiçbirini yapmadı. Aksine, gerilimi tırmandırmaktan özellikle kaçındı da. Hem içerik hem de üslup dozajı anlamında. O nedenle akla ilk gelen soru da şu: Putin’in yaptığı taktik mi yoksa süngüsü düştüğü için mi böyle konuştu, davrandı?  Ki bunda Ukrayna Lideri Zelenskiy’in caddede tek başına yürürken görüntüleri ve sert açıklamalarıyla roller mi değişti dedirten cinsteki tavrının etkisi de var. Zira Zelenskiy tam bir kabadayı edasıyla ve çok net bir şekilde kaybedilen topraklar geri alınmadan barış masasına oturmak yok mesajı verdi. Elbette toprakları işgal edilen bir ülke başkanının böyle konuşması gayet doğal, “Al buyur, senin olsun” diyecek hali yok ama Zelenskiy’in tam da ABD’nin istediği gibi davrandığı da bir başka gerçek. Yani ABD istemediği sürece Zelenskiy’in Rusya ile barış masasına oturmayacağı açık ve net. Dolayısıyla, savaşın nereye evrileceğine dönük tartışmalar ve özellikle Ukrayna’nın karşı taarruz hazırlığında olduğuna dönük öngörüler de pik yapmış durumda. Tabii farklı seçeneklerle. Mesela zor olduğunu savunanlar şöyle diyorlar:

Zelenskiy kaybettiği topraklarını, Kırım’ı, Donbas’ı almak istiyor. Bunun olabilmesi için Ukrayna’nın bir defa taarruz gücüne ulaşması lazım. Elinde 1250 tane tank vardı, hepsi gitti. Yerine Batı’dan 300-400 tank verdiler, onunla Rusya’ya karşı bir taarruz yapamazsın ya da 50-100 tane uçakla bu olacak iş değil. Ama Rusya’yı sahada Javelinlerle, omuzdan atılan füzelerle, SİHA’larla durdururlar, geciktirirler. Onu yapıyorlar zaten şu an. Yani taarruz olabilmesi için Ukrayna’nın çok güçlendirilmesi lazım. Bu güçlendirme de eğitim, asker de dâhil olmak üzere 3-4 yılda falan ancak olur. Bu hesaba göre de savaş daha uzun bir süre devam edecek demektir. Bundan da Rusya, en çok da Ukrayna, tabii Avrupa da zararlı çıkar. Tek kârlı çıkan ise NATO’yu ve Ukrayna’yı kullanarak Rusya’yı zayıflatan ABD olacaktır.

Zor olsa da Ukrayna’nın olası bir taarruzunun Putin’in siyasi geleceğini ve kariyerini etkileyeceğini belirtenlerin öngörüleri de şunlar:

Ukrayna savaşında eğer Rusya daha fazla ilerleyemez, Kırım dâhil Donbas bölgesinde ciddi sorunlar yaşarsa, o zaman daha farklı şeyler konuşulacaktır. Aslında Putin son Zafer Günü konuşmasında iç kamuoyuna seslenirken ABD ve Batı’ya kötü bir sinyal, koz da verdi. Kendi iç kamuoyunu ikna etmek, yatıştırmak zorunda kalan bir pozisyona kadar düştüğünü gösterdi. Malum, ilk başlardaki konuşması son derece saldırgandı, öfke doluydu, nükleer silah kullanma tehdidi dâhil her şey vardı. Şimdi bu noktaya kadar geldi. ABD ve Batı da bunun farkında. Dolayısıyla, bu dili kullanırsan onlar da elinden geleni yapmaya çalışırlar.

Özetle, bundan sonraki olası açık alan ya da meydan savaşında güç ve donanım açısından Rus ordusu Ukrayna’ya göre çok daha avantajlı. Ama savaşma azim ve iradelerine bakıldığında ise Ukrayna açık ara önde. Niyesi de malum: Biri vatanını koruyor, diğeri işgalci. Yani Putin’in işi kolay değil. Çünkü Ukrayna’da hiç ummadığı bir dirençle karşılaşan ve ağır kayıplar veren Putin’in son Zafer Günü konuşması dâhil yaptığı taktik değişikliklerle yavaş da olsa hedefine ilerlediğini söyleyen kadar, süngüsü düştüğü için böyle olduğunu savunanlar da var.

Yazının devamı...

Zorunlu göç fay hattı olmasın

9 Mayıs 2022

Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmesi ya da gönderilmesi artık siyaseten çok makbul ve çekici konulardan biri oldu. Evet bu durum daha önceleri de dillendiriliyordu ama ülkede yaşanan ekonomik gelişmeler, güvenlik, sosyal-demografik sıkıntılar, özellikle de seçimlere dönük oy hesapları nedeniyle popülaritesi daha da arttı. Başta CHP lideri Kılıçdaroğlu olmak üzere muhalefet partileri bu noktadan sıklıkla iktidarı vuruyorlar, bu konudan kolay kolay vazgeçmeyecekleri de açık ve net. Dolayısıyla artık iktidar kanadı da Suriyelilere dönüş sinyali veriyor. Yani siyasette herkes göndereceğiz modunda, sadece yol, yöntem, tarz konusunda farklılıklar söz konusu. Çünkü ülkedeki göçmen sayısı, yoğunluğunun toplum üzerinde ağır bir yükü varsa, devlet bu yükü hissediyorsa, konu devletin hazmetme kapasitesini zorlayacak boyuta gelmişse bunun oy kaybettirme ve kazandırma olasılığı yüksek. O nedenle de bunun bir siyasal hesaplaşma alanı olması gayet anlaşılabilir bir durum. Bu bağlamda ülkedeki 4 milyon Suriyeli sığınmacının varoluş nedeninin mevcut iktidarın geçmişteki hatalarından kaynaklandığına dönük iddialar elbette tartışılmalı, doğrular, yanlışlar konuşulmalı ama burada önemli olan, bu polemiğin getirisinin siyasi rant hesaplarından ziyade ülkenin yararına doğrudan soruna ve çözüme odaklı olmasında. Yoksa Suriyelileri otobüslere bindirip davul zurnayla güle güle demek ya da bazılarının önerdiği gibi Batı kapılarını açıp, diledikleri yerlere gitmeleri için yol vermek hiç kolay değil. Ya da Esad’ın “ben affettim siz gelin” demesi de yetmiyor. Çünkü BM’nin veya bütün bağımsız hak gözlemcilerinin üzerinde anlaştığı birtakım garantilere bağlı olması lazım. Yani ‘hadi gelin’ ya da bizdeki gibi tek başına ‘ben gönderiyorum’la olmuyor. Bu uluslararası nitelikte bir olay. Böyle bir durumda da Suriyelileri geri gönderme konusunda son derece iddialı sözlerle toplumdaki beklentiyi yükseltmenin yaratabileceği daha başka sıkıntıları da dikkate almak gerekiyor. Ancak son günlerdeki gelişmelere ve hem siyasi hem de sosyal medyadaki mesajlara, paylaşımlara bakıldığında ise tam aksi, hatta endişe verici bir durum söz konusu. Özellikle de toplumdaki dinamikleri tetikleyici mültecilerle ilgili bazı sözler ve görüntüler nedeniyle. Dolayısıyla ekranlardaki son tartışma programları da hep buna ve mülteci polemiğinin sandıktaki getirisi ya da götürüsüne odaklı. Bu anlamda siyaset bilimcileri ve kamuoyu araştırmacılarının kesiştikleri nokta da şu:

“Son üç beş güne kadar ülkenin en önemli sorunu nedir sorusunda ilk onda Suriyeliler gerilerdeydi. Ama şu an bir araştırma yapılsa şu anki gündemden dolayı bu sorun ön sıralarda çıkacak. Çünkü siyasette son günlerdeki sert, tartışma, kavga ortamıyla Suriyeliler üzerinden yapılan politika ülkeyi gerdi. Bir anda gündem değişti. Bir de toplum tarafından saygın bulunan bazı isimlerin sosyal medyadaki paylaşımları kaygı vericiydi. Sonradan Türkiye’de çekilmediği anlaşılan sığınmacılarla ilgili bazı görüntüler o kişiler tarafından silindi ama o ana kadar birini, 5.5, diğerini 3.5 milyon kişi paylaştı. Yani sığınmacı meselesi, siyasette, sosyal medyada, sokakta her yerde bilerek bilmeyerek köpürtülüyor. Yaşanan duruma baktığınızda oy kaygısıyla mı yoksa farklı bir süreçte bir başka politikaya mı etki edilmek isteniyor gibi bir durum söz konusu. Oysa bunların sokakta değil Meclis’te konuşulması gerekir.”

Yani dememiz o ki; mülteci krizinde hatalar yapıldı, geldiğimiz nokta itibarıyla da Suriyelilerin ülkelerine dönmeleri arzu edilen bir şey ideal bir çözüm ama bilerek ya da bilmeyerek küçücük dokunuşlarla bu meselenin sokakları tahrik edecek noktaya taşınması endişe verici. Hele de daha öncelerdeki Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis ya da İzmir-Buca veya Ankara-Altındağ’ı karıştıran örnekler hafızalardayken. O nedenle de herkese büyük sorumluluk düşüyor, çünkü nefretin körüklenmesi, yabancı düşmanlığına dönük manipülatif faaliyetler ve Suriyeliler ile Afganların kendi aralarındaki çeteleşme görüntüleri tam anlamıyla patlama sinyali veriyor. Bu durumun da Türkiye’yi kaosa sürükleme niyetindekilerin iştahını kabartacağı da çok açık. Dolayısıyla iktidarı, muhalefetiyle siyasilerin de üç beş oy hesabından ziyade öncelikle bunu görmeleri gerekiyor. Açıkçası yeni bir fay hattına gerek yok. Yeterince fay hattı var zaten...

Yazının devamı...