Maden mühendisliğinin ‘fıtrat’ında var...

Soma’da ölen 301 kişinin beşi maden mühendisi... Bir de tutuklu maden mühendisleri var. Yani alarmı algılayacak, değerlendirip tedbir alabilecek yetki ve bilgiye sahip kişilerden bazıları yaşamını yitirdi, bazıları da cezaevinde... Bugüne kadar maden kazalarında ölen mühendis sayısı ise 40... Bu vahim tablonun nedenleri ise çok bildik konular. Şöyle ki; ülkemizdeki maden mühendislerinin çoğu işsiz, yüzde 40’ı ise sektör dışında çalışıyor. Ve her yıl mezun olan bin civarında yeni mühendis işsizler ordusuna katılıyor. Bu yüzden mühendislerin her koşulu kabullenmek zorunda kaldığını belirten Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Nedret Durukan şöyle diyor:
“Odamızın yayınladığı asgari ücret tarifesi veya protokol pratikte işverenlerin dolaylı çözümler üretmesine neden olmaktadır. Örneğin düşük ücretlerle çalışan arkadaşlarımız bordroda tarifeye uygun görünmekte ancak maaşlarını bankadan aldıklarında bir kısmını işverene iade etmektedirler. Ya da işveren, teknik nezaretçi, iş güvenliği uzmanı gibi birçok görevi aynı mühendisten beklemekte ama her görev ve sorumluluğun karşılığını ödemek yerine standart, bir ücret vermektedir. İş yükü son derece ağırlaşan, uzun mesai saatleri ve sağlıksız iş ortamlarıyla karşılaşan meslektaşlarımız itirazları halinde ise bu işi yapacak işsizlerle tehdit edilmektedir.”
Açıkçası denilen o ki; maden ocaklarını yakan sorunlar, sadece taşeronluk ve güvenlik sistemleri ile sınırlı değil, eğitim ve istihdam politikaları da bir başka olumsuz etken... O nedenle de sektörde reformu konuşurken sistemi baştan aşağı sorgulamak kaçınılmaz...

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!
Sallanınca depremi anımsadık. Panik, koşuşturma, iletişim kesilmesi ve en çok yinelenen soru:
Olası İstanbul depreminin habercisi mi, o fayı tetikler mi?
Sonra yine çürük yapıları ve önlemleri konuşmaya başladık... Tıpkı 17 Ağustos 1999 depreminde olduğu gibi. Oysa 20 bin insanımızı yitirdiğimiz o gün ne demiştik?
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yani kaçınılmaz olan o depreme kadar binalarımızı sağlamlaştıracak, insanlarımızı eğitecektik. Ve de depreme hazırlıksız yakalanmayacaktık. Yaptık mı? Tabii ki hayır.
Binaların çoğu hâlâ çürük olduğu gibi, olası doğal afet durumunda kullanılmak üzere planlanan boş araziler de AVM ya da binayla doldu. Acil durum yolları ise otopark oldu... Panikse aynı panik...
Aynı nakaratı geçenlerde Soma faciasının ardından da duyduk. O nedenle artık ülkemizin bir ritüeli haline gelen bu sözü “Türkiye’de her şeyin her zaman eskisi gibi sürdüğü bir gerçek” diye değiştirmek daha doğru.

Cepteki canavar
İstanbul’un trafik sorununun onlarca nedeni var. Ama kurallara uymamak bunların en başında geleni... Son dönemde tartışma yaratan bir konu direksiyonda cep telefonuyla konuşmak ve kazalara davetiye çıkarmak. Hele hanım sürücüler de bu konuda adeta “günah keçisi”... Kamu taşımacılığı yapan belediye otobüsleri ve de halk otobüsleri sürücülerinin durumu ise daha vahim... Bunların büyük çoğunluğu bu yasağa uymuyor... Biraz düşünceli olanı kulaklıkla konuşuyor... Onlarca can taşırken üstelik...

Üniversiteye bu yakışır
İstanbul Üniversitesi bahçesinde bir tabela: ”Kampüsümüzün çimleri kuyu suyuyla sulanmaktadır.” Yani demek isteniyor ki “Çimlerimiz için şehir şebekesinin içme suyunu boşuna harcamıyoruz.” Güzel de kuyu suyu da sonuçta yer altı kaynağı, yarın öbür gün içme suyu havzalarına doğru akacak. Ne zaman “bravo” üniversiteye denebilirdi? O tabelada “Kampüsümüzün çimleri atık suların arıtılmasıyla elde edilen kaynaktan sulanmaktadır” yazsaydı. Böyle bir çalışma üstelik en çok da üniversiteye yakışmaz mı?