Âşık Veysel’in mesajı

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi

Yemek verdi ekmek verdi et verdi

Kazma ile döğmeyince kıt verdi

Benim sâdık yârim kara topraktır

 

Adem’den bu deme neslimi getirdi

Bana türlü türlü meyva yedirdi

Her gün beni tepesinde götürdü

Benim sâdık yârim kara topraktır

 

Bütün kusurumuzu toprak gizliyor

Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor

Kolunu açmış yollarımı gözlüyor

Benim sâdık yârim kara topraktır

Toprağın yok oluşu

Bu dizeler, hepinizin çok iyi bildiği Âşık Veysel’in “Kara Toprak” şiirinden... Yaşamı boyunca sadık olan tek dostunun, tüm ihtiyaçlarını karşılıksız veren toprak olduğunu anlatıyor. Sadece insanın değil, yeryüzündeki tüm canlıların hayatları için toprağa bağlı olduğunu, bu yüzden dünyanın ortak kaderi olduğunu söylüyor. Canlıların yaşam döngüsüne toprakla başladığını, öldüklerinde yine toprağa düştüklerini hatırlatıyor. Yani ölümün, yeniden doğumun, kök salmanın, değişim ve dönüşümün mekânı “kara toprak”...

Şiirinin belki de en dokunaklı yeri ise bir annenin zorlu doğum sonrasında çocuğunu mutlulukla kucağına alması gibi toprak ananın da çektiği her türlü eziyete rağmen insana beklediği her şeyi verdiğini yazdığı dize...

***

Peki, biz karşılığında ne yapmışız? 1970’den bu yana yeryüzündeki toprağın üçte birini yok etmişiz. Nasıl mı? Yediğimizle içtiğimizle!

İnsanoğlu yaptığı tek bir faaliyetle -tarımla- dünyayı aslında yok ediyor. Bunun ise farkında değil. Zira yanlış şekilde beslendiğimiz için tarım da yanlış yapılıyor. Yani toprak da yanlış ekilip biçiliyor. Bu da dünyayı hızla imha ediyor. Küresel ısınma, ormansızlaşma, çölleşme, erozyon, seller, denizlerdeki ve okyanuslardaki cansızlaşma... Hepsi toprağı hor kullanmamızdan, ki o da yanlış beslenmemizden kaynaklanıyor.

Nasıl mı?

Çeşitlilik şart!

Ne yediğimiz, doğrudan tarımı yani toprağı etkiliyor. Hakeza tek tip, çeşitsiz beslenince toprakta da hep aynı şeyler ekilip biçiliyor. Mesela bir tarlada sürekli domates ekilirse, domates o topraktan hep aynı mineralleri çekiyor. O zaman da o toprakta o çektiği mineraller azalıyor. Bu da toprağı çok fakirleştiriyor ve zayıflatıyor. Tıpkı bir insanın bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi.

Tam da bu yüzden çeşitli beslenmemiz, böylelikle toprağa farklı bitkilerin ekilmesi gerekiyor. Oysaki bugün insanoğlunun tükettiği şeylerin yüzde 75’i sadece 12 adet bitki ve 5 adet hayvan türünden çıkıyor. Tüketilen kalori miktarının yüzde 60’ı da sadece 3 adet bitkiden geliyor! Bitki ve hayvan sayısının, yani biyoçeşitliliğin azalması da toprağın yok olması anlamına geliyor.

***

Dolayısıyla, bu konuda acilen bir seferberlik başlatmak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 30 Eylül’de Birleşmiş Milletler’in (BM) 75. Biyolojik Çeşitlilik Zirvesi’nde yaptığı konuşma bu bakımdan umut vericiydi. “Kovid-19 salgını aslında ekosistemdeki bozulmanın yansımalarından biridir. Salgın aynı zamanda bizlere biyolojik çeşitliliği korumanın önemini de göstermiştir” dedikten sonra, Türkiye’nin bu konuda bir “acil eylem planı” olduğunu açıkladı.

BM’nin belirlediği 17 Küresel Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin başında gelen “biyoçeşitliliğin korunması”na yönelik yenilikçi projelere ihtiyaç olduğunu, 2050’ye kadar belirledikleri hedeflere ulaşmak için de sadece devletin değil, özel sektörün de yatırımlar yapması gerektiğini söyledi. Biyolojik çeşitliliği çoğaltmak için ATA Tohumu Projesi’yle ülkedeki bitki çeşitlerini koruma altına aldıklarını ve orman varlığını 20.8 milyon hektardan 23 milyon hektara çıkardıklarını açıkladı.

Döngü

Tüm bunlar elbette çok önemli, ancak toprağın sağlıklı olması için yeterli değil. Zira her şeyden önce toprağın sağlığının bizim sağlığımız ve tüm canlıların sağlığı demek olduğunu anlamamız gerekiyor. Bizler ona iyi davranmıyoruz. Toprağı yanlış sürüyoruz, ormansızlaştırıyoruz ya da beton döküp yok ediyoruz. Veya kimyasallar, yani pestisit denilen zehirli ilaçlar kullanıyoruz. Tüm bunlar ise sadece toprağın değil, bizim de sağlığımızı etkiliyor. Mesela pestisitler, yiyip içtiklerimiz vesilesiyle bedenimize giriyor. Bununla birlikte, toprağın altına iniyor ve orada yaşayan mikro-organizmaları da öldürüyor. Onlar ölünce, toprak da işleyemez hale geliyor.

Kısacası, hepimiz birbirimize bağlı olduğumuz bir daire içindeyiz. Bunu kavramazsak, yani böyle devam edersek de 60 yıl içinde toprak tamamen yok olacak. Bunu diyen ben değilim, BM raporları.

Hadi diyelim toprağı ve onun içinde/üzerinde barındırdığı bitkileri, hayvanları önemsemiyorsunuz. Bari bu döngüye bakıp, kendi sağlığınızın onların sağlığına bağlı olduğunu anlayın. Hiç olmazsa kendinizi düşünüp toprağa zarar vermeyi bırakın. Bu da bir adımdır.