Bırak artık eski normali

28 Nisan 2021

İnsanın kendi hayatının değiştiğini kabul etmesi nedense çok zor oluyor. Yaşamının merkezindeki şey bile değişmiş olsa, yine de “Her şey yeniden eskisi gibi” olacak inancından bir türlü kendini kurtaramıyor. Hani Şems-i Tebrizi’nin meşhur “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” deyişindeki gibi... İnsan altlar-üstler birbirine karışmasın istiyor. Yeniliğe, değişime direniyor.

Bunu aklıma getiren, hepimizin şu pandemi döneminde olan bitene bakışımız oldu. Hep bir “Ne zaman normale döneceğiz?” sorusu gündemde. Her şey ne zaman eskisi gibi olacak? Bunu konuşup, bunu sorup duruyoruz. Oysaki şunu görmekten kaçıyoruz: Bir şeyler kökten, derinden değişti. Bundan böyle “eski normal”e dönüş yok. Artık yeni bir normal var. Yeni bir düzen ve buna göre yeni alışkanlıklar var. Buna da ne kadar çabuk adapte olursanız, o kadar rahat edersiniz. Özellikle de ülkeler olarak. Çünkü eski kodlarla yeniyi anlayamazsınız.

*

Aslında böyle olmamız anlaşılabilir çünkü bugüne kadar tüm dünyayı dönüştürecek bir kırılmayı biz hiç yaşamadık. Dahası, şu kısa ömrümüzde zaten sürekli bir şeyler oldu ve bir şeyler değişti. Düşünün ki televizyonun olmadığı yıllardan, bugün “Televizyon devri bitti, artık Youtube var” noktasına ışık hızıyla geldik. Yani mütemadiyen o kadar çok şey değişti ki değişimi kanıksar olduk. O yüzden şu an yaşadığımız süreci de öyle bir şey sanıyoruz.

İnsan-dünya ilişkisi

Ama değil! Zira bu sefer olan şey, herkese değdi ve herkesi aynı şekilde etkiledi.

Her şeyden önce, bırakın bizim yaşamlarımızın süresini, insanlık tarihinde böyle bir şey daha önce görülmedi. Tüm yerküre aynı anda aynı şeyi hiçbir zaman yaşamadı. Dünya savaşları bile sadece belli bir coğrafyayı kapsadı. Kaldı ki o zamanlar iletişim araçları bu kadar yaygın olmadığı için, dünya üzerinde birçok ülkenin bu savaşlardan haberi bile yoktu. Daha önceki küresel salgınlar da aynı şekilde. Dünya bugünkü kadar küreselleşmemiş olduğu için, önceki salgınlar korona gibi tüm dünyayı aynı anda sarıp sarmalamamıştı.

Dolayısıyla, bu çok derin bir kırılma çünkü aslında bugün olmakta olan şu: Modern insan doğayı, dünyayı, evreni, kendi yaşamını kontrol edebileceği sanısı üzerine yaşadı bugüne kadar. Doğadan üstün olduğunu, iklimi bile kontrol edebileceğini sandı. Doğanın bir parçası olduğunu, yani kendi doğasını unutup tamamen ekonomiyi merkez alan bir düzen kurdu. Bu yüzden çevresine ve kendi canına verdiği zararı umursamadı.

Yazının devamı...

YEŞİL TSUNAMİ

24 Nisan 2021

Dünyaya her dönem bir dalga, bir hikâye hakim oluyor. Mesela 20. yüzyılın asıl hikâyesi küreselleşmeydi. Kazananları ve kaybedenleri oldu. Dalganın altında kalanlar sistem dışına itildi.

İşte 21. yüzyılın hikâyesi de yeşil ve dijital dönüşüm. Bu dönüşüme ayak uydurmak ise artık bir tercih değil, bir zorunluluk. Hayatta kalmanın, sistem içinde kalmanın tek yolu bu. Neden mi? En basit cevabı şu: Çünkü bundan böyle çevreyle uyumlu olmayan ürünleriniz başka ülkelerin sınırlarından içeriye bile giremeyecek. Bir diğer deyişle, dünyadan dışlanacak.

Dönüşüm

Bakın evvelsi gün dünyanın en güçlü 40 ülkesinin ve Avrupa Birliği’nin (AB) liderleri ABD’nin öncülüğünde İklim Zirvesi yaptılar. Yeni Başkan Joe Biden, zaten iş başı yapar yapmaz hemen ilk iş ülkesini Paris İklim Anlaşması’na taraf yapmış, 1.7 trilyon dolarlık bir iklim planı açıklamıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı evvelsi günkü zirvede ise iklim kriziyle mücadele için koyduğu hedefi ikiye katladı!  Zira ABD bu konuda küresel lider olma peşinde.

Diğer yandan, tam da zirveden bir hafta önce AB de topa daha sert girdi. 2019 sonunda imzaladıkları “Yeşil Anlaşma”da geçen yüzde 30 hedefini büyüttüler: Karbon emisyonlarını 2030 yılına kadar yüzde 55 oranında azaltma sözü verdiler. Ki bunda, iklim krizini reddeden eski Başkan Trump’ın yerine gelen Biden’ın iklim bayraktarlığını eline almasının payı büyük mutlaka.

*

Yalnız bu dalga sadece Batı’dan gelmiyor. Çin geçtiğimiz eylülde Birleşmiş Milletler 75. Genel Kurul zirvesinde “yeşil büyüme” ve sürdürülebilirlik alanında dünyaya öncülük etmek istediğinin sinyalini vermişti. Dahası, Batı dünyası ve Çin bu alanda sıkı iş birliği yapmaya başladılar. Geçen hafta ABD ve Çin başkanlarının özel temsilcileri iklim kriziyle birlikte mücadele etmek için el sıkıştılar. AB de Çin’le birçok çevre anlaşması imzaladı bile. Kısacası, hem Batı’dan hem Doğu’dan gelen bu dalga artık “yeşil tsunami”ye dönüşmüş durumda. Peki, bu ne mi demek?

AB ile yeşil başlangıç

Yazının devamı...

Yarın büyük gün

21 Nisan 2021

“Ne kadar farkındayız bilmiyorum ama ABD seçimlerinin getireceği en büyük değişim, dünyamızın geleceğiyle ilgili olacak. ‘Yeşil zihniyetli’ bir Başkan ve Başkan Yardımcısı Beyaz Saray’a girmek üzere. Bizi yeşil bir Beyaz Saray bekliyor.”

Diye yazmışım 11 Kasım’da. Tam da öyle oldu. Joe Biden’ın ABD’nin yeni Başkanı seçilmesiyle birlikte, sadece Beyaz Saray yeşile boyanmadı. İklim meselesine birkaç yıldır vurgu yapan Çin de hemen lokomotife atladı. Dahası, dünyanın en güçlü iki ülkesi şimdi bu konuda resmen yarışa girmiş durumdalar. Neden mi? Çünkü artık liderliği en çok çevre/sağlık meseleleri belirliyor da ondan.

Yeşil Amerika, Yeşil Çin

Hep yazıp çiziyorum: Salgınla birlikte sağlığımız en önemli gündem maddesi halinde geldi ve bu yüzden dünyada her şey sağlık etrafında şekillenmeye başladı. Özellikle de ülke politikaları.

Bunun en somut ve net örneğini de hafta başında gördük: ABD ve Çin bir araya geldiler, ama bu sefer ticaret savaşları ya da Uygur Türkleri gibi sıcak siyaseti konuşmak için değil. Sadece ve sadece iklim krizini konuşmak için! dünyanın en güçlü iki ülkesinin bu konudaki özel temsilcileri Şanghay’da toplandılar ve iki gün süren görüşmelerin ardından tarihi bir açıklama yaptılar. Yapılan ortak açıklamada ilk kez “iklim krizi” ifadesini kullanarak, bundan böyle mücadelede çok daha fazla iş birliği yapacakları sözünü verdiler.

Zaten Biden’ın kendisi, Başkan olur olmaz, ertesi gün ilk iş ülkesini Paris İklim Anlaşması’na tekrar taraf yapmıştı. Yani küresel ortalama sıcaklık artışını bu yüzyılın sonuna kadar 1.5 dereceye kadar düşürmeyi hedefleyen Paris Anlaşması’na.

Kaldı ki Biden bugüne kadar ABD’de gelmiş geçmiş en agresif çevre kampanyası yürütmüş olan siyasetçi. İklim hedefi için 1.7 trilyon dolarlık bir plan açıkladı. Ülkede “yüzde 100 temiz enerji ekonomisi” yaratmayı ve en geç 2050’ye kadar karbon salımını sıfıra indirmeyi öngören bir plan bu.

*

Yazının devamı...

Assos dünyaya nefes oluyor

17 Nisan 2021

"Adamın sırtına oturmuşum, boğarcasına, kendimi taşıtıyorum. Hem kendimi hem başkalarını temin ederim ki haline çok üzülüyorum ve yükünü hafifletmek için elimden geleni yapmak istiyorum. Sırtından kalkmak hariç..."

Diye yazmış ünlü yazar Tolstoy. Onun bu cümleleri bana doğaya, dünyaya yaptıklarımızı hatırlattı. Sürekli “iklim krizi, sürdürülebilirlik, çevre kirliliği” falan diyoruz. Güya doğaya, havaya, suya, toprağa verdiğimiz zarara üzülüyoruz. Göstermelik “sıfır atık, geri dönüşüm” gibi kelimeler kullanıp dünya için bir şeyler yapıyormuşuz havası veriyoruz kendimize ve etrafımıza. Ama işte bir türlü doğanın sırtından inmiyoruz. İnmeye bile yeltenmiyoruz.

*

İşte tam da bu yıkıcı yağmacı düzenin ortasında, çok şükür ki bu sisteme kafa tutan ve samimiyetle bambaşka bir düzen kurmaya çalışanlar var. Az da olsa...

Yüzde yüz  kendine yetmek

Önder Halisdemir, o istisnai dünya insanlarından biri. Uzun yıllar banka yöneticiliği yapmış olan Önder Bey’le İstanbul’un bilinen AVM’lerinden birindeki ofisinde buluştuğumuzda, sanki konuştuklarımızla fiziksel çevremiz tezat oluşturuyor. “Etrafımıza bir baksanıza Verda Hanım” diyerek söze giriyor: “Ofisin içine birkaç saksı koymuşuz, AVM’nin kenarına köşesine birkaç bitki ve kuş yerleştirmişiz... Biraz olsun doğayı hatırlayalım da rahatlayalım diye.” Ben de “Evet, o kadar zavallı durumdayız” diyorum.

Zaten tam da bu zavallı gerçeklikten yola çıkarak kolları sıvamış ve “gerçek bir yer” yaratmaya koyulmuş. Nefes Assos adını verdikleri “21. yüzyıl köyü” doğayla, diğer canlılarla ve birbirimizle, yani dünyayla kaybettiğimiz o bağları yeniden kurmak üzere kurgulanmış. M.Ö. 3. yüzyılda Aristoteles’in Assos’a yerleşip felsefe okulu kurduğu antik kentin hemen karşısındaki araziyi satın almış ve bu zamanın teknolojik avantajlarını kullanarak tamamen ekolojik, doğayla bütünleşmiş bir yerleşim kurmuş.

Yazının devamı...

Kadının sesi Hakkari’den yükseliyor

14 Nisan 2021

Birkaç gün önce Türkiye’nin kaderini belirleyecek çok önemli bir hamle başlatıldı. Ülkenin dört bir yanında kadınları güçlendirmek için muazzam bir projenin startı verildi. Hem de ülkenin en doğusundaki Hakkari’de.

Bana kalırsa bu, Türkiye için 21. yüzyılın en önemli projelerinden. En doğudan en batıya, en kuzeyden en güneye tüm kadınların iş hayatına ve üretime, yani yaşama dâhil olmaları, güçlenmeleri için devasa bir proje bu. Devletin verdiği fonlarla desteklenen kadınlar hızla kooperatif kurmaya ve tarıma-hayvancılığa-ticarete teşvik ediliyorlar. Hem de şehir şehir, il il dolaşarak.

Kadın ve kalkınma

AK Parti Kadın Kolları 81 ilde kadınların örgütlenmesi için bizzat sahaya inmiş durumda. Bunun ilk adımını da geçtiğimiz hafta sonu Hakkari’de attılar. “1 ay önce Kadın Kolları Başkanı seçildiğimde, Cumhurbaşkanımıza bu projeyi Hakkari’den başlatmak istediğimi söyledim” diyor Başkan Ayşe Keşir. Malum, Erdoğan da 2002 seçimlerinde AK Parti’nin ilk mitingini Hakkari’de yapmış, ilk seçim beyannamesini Hakkari’de açıklamıştı.

“Kadının emeği, Türkiye’nin istikbali” adını verdikleri bu buluşmaları Hakkari’de başlatan Ayşe Keşir’le birlikte şehrin kadınlarıyla bir araya geldik. Bir bir hikâyelerini dinledik. Mesela, bölgenin ilk kadın kooperatifinin kurucusu Sibel Adıyaman, “Çiçeklerin Özü” kooperatifini 2016’da Ticaret Bakanlığı’nın desteğiyle kurmuş. Tarım ve Orman Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı desteğiyle birçok kadın benzer şekilde üretime, kalkınmaya, ticarete dâhil olmuşlar.

“Kırsal kalkınmayı konuşmadan kadını konuşamayız. Yani kadın emeğinin kalkınmaya katkısını konuşmadan, kadın politikası konuşmak olmaz” diyor, aynı zamanda Düzce Milletvekili olan Ayşe Keşir. Çok haklı; kadınları ancak kadın cinayetlerini, kadına şiddeti konuşurken anıyoruz. Kadını adeta bu konularla özdeşleştirdik. Oysaki kadını gerçek anlamda konuşmak, kadının kalkınmadaki yerini konuşarak olur. Ancak bu şekilde kadın kalkınır.

81 il

Ayşe Hanım’ın kendi hikâyesini duyunca, bu vizyona sahip olmasına şaşırmıyor insan: İmam olan rahmetli babası, yaşadıkları kasabada okul olmadığı için kızını okutabilmek gayesiyle defalarca İstanbul’a tayinini istemiş ve sebat edip sonunda başarmış. “İstanbul’un kahrını sırf seni okutmak için çektim” diyen bir babanın kızı Ayşe Hanım. O yüzden belki de babasına vefa borcunu ödemek, onun hayalini gerçekleştirmek için bu kadar büyük bir azimle sıvamış kollarını ve inmiş sahaya.

Yazının devamı...

Su Kanunu çıkıyor!

7 Nisan 2021

O kadar önemli bir gelişme ki bu, Türkiye’nin sonunda bir Su Kanunu oluyor! Çok az kaldı. Bu ne demek, biliyor musunuz? Bundan sonra suyumuz verimli kullanılacak, su doğru yönetilecek, bir su politikamız olacak, böylelikle kuraklığın önüne geçilecek demek.

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “SU” için bir lansman düzenledi ve bu müjdeyi verdi. “Suyumuzu korumakla vatanımızı korumak arasında hiçbir fark yoktur. Bunun için üzerimize düşen görevler var” dedikten sonra açıkladı: Bu yıl bir Su Şûrası düzenlenecek ve suyun doğru yönetilmesi için acilen harekete geçilecek.

Neler yapılacağını ilk elden öğrendim, yazacağım. Ama önce şunu anlayalım: Su sıkıntımız ne kadar ciddi?

Su stresi

29 Mart’ta Su Şûrası’nın lansmanında Erdoğan’ın da dediği gibi: “Kişi başına kullanılabilir su miktarı dikkate alındığında, su stresi çeken bir ülkeyiz”.

Düşünün, son 50 yılda Türkiye’deki sulak alanların yarısı kullanılamaz hale gelmiş. Ki bu, tam tamına 3 Van Gölü büyüklüğünde su demek. Risk sadece yüzey sularımızla da sınırlı değil. Yer altı sularımızın seviyesi de acil alarm veriyor. Kısacası, şu an kişi başına düşen 1400 m3 su miktarı ile maalesef “su sıkıntısı olan ülke” olarak tanımlanıyoruz.

Nüfusun 2030 yılında 100 milyona ulaşacağını hesaba katınca ise, bu rakamın 1120’ye düşeceği ortaya çıkıyor. İşte tam da bu yüzden durum çok ciddi.

Kaldı ki artık tüm dünya alarm veriyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2021 yılı Küresel Risk Raporu’na göre önümüzdeki 10 yıl dünyamızı bekleyen en büyük dört risk: Su krizi, bulaşıcı hastalıklar, iklim krizi ve biyolojik çeşitlilik kaybı. Farkındaysanız, hepsi de su kaynaklarıyla alakalı.

Yazının devamı...

Ödettiğin bedelin farkında mısın?

3 Nisan 2021

Köleliği destekliyor musunuz? Cevabınız kuvvetle muhtemelen “hayır”. Peki, satın aldığınız o kahveyle ya da tişörtle köleliği beslediğinizi biliyor musunuz? Bilseniz ne yapardınız?

Gerçek maliyet

Artık hakikaten uyanmak gerekiyor. Yaptığımız seçimlerle, cebimizden çıkarıp verdiğimiz parayla aslında bir sistemi onaylıyoruz. Destekliyoruz. Ya o tişörtü yapan, Bangladeş’te günde 10 kuruşa çalışan bir çocuk işçiyse? Ya da giydiğimiz kazağın o yumuşacık yünleri karşılığında bir koyun yara bere, kan revan içinde can çekişiyorsa? Bunları gözünüzle görseniz, yine aynı kazağı ya da tişörtü alır mıydınız?

Bence almazdınız. Bunu yapmayan başka bir markayı tercih ederdiniz. Zaten sorun da burada. Mevcut düzende, aldığımız şeyi üreteni görmüyoruz. Hangi şartlarda onu üretiyor, bilmiyoruz. O ürünü bize sağlayan hayvanın ne bedeller ödediğinin farkında bile değiliz. Tüm canlılarla ve birbirimizle var olan o bağlar koptu, gitti. Artık bağlanamıyoruz. Öyle olunca da etrafımıza ve diğer canlılara sadece zarar vererek, yakıp yıkarak çılgınca tüketiyoruz.

Bunun sonunda ortaya çıkan da işte “gerçek maliyet” (true cost) oluyor. Ki bu, o yün kazağı alırken verdiğiniz para değil. Keşke o kadar olsa. Asıl maliyeti, bedeli ödeyen o koyun. Ya da o tişörtün “gerçek maliyetini” ödeyen siz değilsiniz; o işçi çocuk. Dahası, sadece o da değil: Bir adet tişört için tam 2700 litre su harcanıyor. Bu, bir insanın 900 günlük su ihtiyacına denk geliyor. Yani bir insanın birkaç yılda ihtiyacı olan su miktarına!

Bitmedi: O tişört için kullanılan pamuk tarlaları... Tüm dünyada bir yılda böcek ilaçlarının yüzde 25’i pamuk tarlalarında kullanılıyor. Zirai ilaçlarının da yüzde 10’u. Sadece 450 gram pamuk için 150 gram kimyasal gübre harcanıyor.

Kısacası, artık “Deri ve kürk giymeyin” demek yetmiyor. Pamuklu, yünlü kıyafetler alırken de diğer canlılara ve havaya, suya, toprağa verdiğimiz muazzam zararın farkına varmak gerekiyor.

Yavaş moda

Yazının devamı...

Dünya Hava Yolları

17 Mart 2021

Hep yazıyorum: Artık “çevre” konusu sadece bir çiçek-böcek ya da hayır meselesi değil. Finansın, ekonominin, teknolojinin de merkezine oturmuş durumda. Dolayısıyla, bugün dünyanın en stratejik mevzusu.

Bundan böyle insana ve çevreye yararlı olmayı hedefleyen şirketler, insanlar ve ülkeler daha fazla kazanacaklar. Tüketiciler artık bir markanın dünyaya zarar verip vermediğiyle yakından ilgileniyor. Gelir dağılımı, iklim, çevre konularında duyarlı olan bir kurumun finans ilişkileri de daha sağlıklı oluyor, daha rahat kredi buluyor. Böylelikle yeni “Marka Ligleri” oluşuyor. Çevreyi önemseyenler yeni dönemin yükselenleri olurken, insan canını, çevreyi hor kullananlar cezalandırılıyor, alt lige itiliyor.

Bunun en güzel örneği de herhalde Türk Hava Yolları (THY). Özellikle pandemi döneminde ortaya koyduğu çevre projeleriyle öne çıkan şirket, bu sayede “en üst lig”e yükselmiş durumda. Rakamlar bunu açıkça ortaya koyuyor.

Pozitif ayrışma

Düşünün ki dünyada havacılık sektörü bu dönemde son 4 yıldaki toplam kârını eritmiş. Yani resmen reset’lenmiş. Ama buna rağmen THY sadece 255 milyon dolar zarar ederek, bölgesinde eşdeğer hava yollarına göre en iyi performans gösteren hava yolu olmuş. Yine bölgemizde benzer ölçekli hava yolları arasında pozitif FAVKÖK (bir şirketin vergi öncesi faaliyet kârı) gerçekleştiren tek hava yolu.

Salgın boyunca Avrupa’da en çok uçuş gerçekleştiren ve yüksek uçuşlarda en yüksek doluluk oranına sahip network de THY. Sonuçta da zaten APEX tarafından üst üste 4. kez “Beş Yıldızlı Global Hava Yolu” ve ayrıca Avrupa’nın en iyi hava kargo markası seçildi.

İşte şirket bu başarısını sadece pandemi şartlarına hızla uyum sağlamasına borçlu değil. Asıl olarak Türkiye’nin ve elbet tüm dünyanın havası, suyu, toprağı için yaptıklarına borçlu.

Çevre projeleri

Yazının devamı...