İnsanın yüzyılı

26 Eylül 2020

Geçen gün havaalanında uçağa binmeden, güvenlik kontrolündeyken, polis önümdeki kadını durdurdu. Çantasında izin verilen miktarı aşan bir sıvı şişesinin olduğunu söyledi. Kadın yolcu “Evet, yanımda kolonya var” deyince, şişeyi bırakmasını istedi. Ama aldığı “Bırakamam polis bey, yoksa korona olurum” cevabı karşısında kolonya şişesine geçit verdi.

Evet, yeni bir dönemdeyiz. Her şey kökten değişiyor. 11 Eylül saldırıları sonrasında tüm dünyaya yayılan güvenlik önlemleri bile çöktü işte. Mesele insan sağlığı olunca, insanın gözü terör bile görmüyor gördüğünüz gibi. O kolonya şişesi bir anda her şeyin önüne geçiyor. Çünkü sonuçta her şey insanlar için. Bizim için. Kovid-19 süreci bize bunu öğretiyor. Her şeyin başına ve merkezine kendimizi koymamız gerektiğini.

İnsan için teknoloji

Tam da bu sebepten, ekonomik düzen de değişiyor. Yerküreye bir virüs çarptığında tüm sistemin nasıl kifayetsiz kaldığını gördük. Devletler bir daha böyle bir sarsıntıyı kaldıramayacaklarını anladılar. Tam da bu yüzden “sadece rakamsal büyüme odaklı” ekonomik düzeni değiştirmek gerektiğini fark ettiler. İnsanı merkeze koymadan, “insan odaklı büyüme” modeline geçmeden bu düzenin sağlam olamayacağıyla yüzleştiler. Zira insana hizmet etmesi için oluşturulmuş bir sistem, insanı yok sayarsa nasıl işleyebilir ki?

Yani ekonomi büyürken, vatandaşlar da büyümeli. Refah, gelir topluma dağılmalı, yayılmalı. Tüm bireyleri ve kesimleri kapsamalı. Ülkelerin içinde bazı kesimler, dünya üzerinde de bazı ülkeler yok sayılmamalı, dışarıda bırakılmamalı. Oysaki bugün, insanın kendi eliyle yarattığı sistemin içinde insan yok olmuş durumda.

***

İşte aynısı teknoloji için de geçerli. İnsan teknolojiyi hayatını kolaylaştırması için ortaya çıkarmadı mı? Bugün teknoloji önde, insan geride, dili dışarıda onu yakalamaya çalışıyor. “Eskiden hayat ne kolaymış” lafı dilimizden düşmüyor. İyi de tüm bunların hepsi aksine yaşamımızı hafifletmek için yapılmadı mı? Düşünün ki geldiğimiz noktada “Robotlar insanın yerini alacak. Yapay zekâ tüm sistemi ele geçirecek” diyoruz.

Eğer ki robotlar, 5G, yapay zekâ, insanın yaşam kalitesini ve iş hayatında verimliliğini artırmaya yaramayacaksa, neden yaratıldılar? Frankenstein gibi sonunda onu hayata geçiren adamı yok etmesi için mi?

Yazının devamı...

İşte yüzyılın sorusu!

23 Eylül 2020

Tabii ki salgın bitecek, gidecek. Aşı çıksın çıkmasın, bu da geçecek. Ekonomi yine büyüyecek, misafirliklere yine gidilecek. Gün gelecek birbirimize 1.5 metreden daha yakınlaşıp kucaklaşacağız elbette. Ama bazı şeyler artık hiç değişmeyecek. Tüm dünyayı bir anda olağanüstü hale sokan ve tüm insanoğluna aynı deneyimi yaşatan bu pandemi sonrasında, yeni bir düzene uyanmış olacağız. Şu an kökten, ta derinden değişen sistemin yeniliklerini daha açık göreceğiz o zaman.

Değişen ekonomik düzen

Bir önceki yazımda, Çin’de salgının kontrol altına alındığını, ekonominin salgın öncesi haline dönmek üzere olduğunu, hayatın da yeniden canlandığını yazmıştım. Ancak! Hiçbir şey eskisi gibi değil. Kökten değişen düzen, bundan böyle bizimle.

Bu değişimin başında da “dijital devrim” geliyor. Her ne kadar bizde Çin’deki kadar ileri ve yaygın seviyelere ulaşmış olmasa da, yine de dijitalleşme bizim de hayatlarımızı daha da sardı. İnternet üzerinden alışverişin ve sosyalleşmenin artması, vaka sayısını takip etmek için cep telefonlarımıza indirdiğimiz uygulamalar... Hepsi, Çin’i iyice saran dijital tahakkümün yakın gelecekte bizde de kaçınılmaz olduğuna delalet.

Bir diğer değişen, değişmek zorunda kalan şey de ekonomik düzen. Bunun ilk işaret fişeğini Çin mayıs sonunda vermişti. Çin Ulusal Halk Kongresi, bu yılki zirvesinde tarihinde ilk kez “insan odaklı büyüme”ye odaklanmıştı. Bunu yapan dünyanın en büyük 2. ekonomisi olunca, bu değişimin ne anlama geldiğine iyice bakmak gerekiyor.

***

Her şeyden önce şunu hatırlayalım: Çin Ulusal Halk Kongresi, yılda bir kez toplanan bir yasama organı. Ülkeyi 54 yıldır tek parti iktidarıyla yöneten Çin Komünist Partisi, devleti de yönettiği için bu şu anlama geliyor: Kongre aslında Parti’nin çıkardığı yasaları onaylayan bir kol.

İşte bu yıl Kongre, tarihinde ilk defa “insan odaklı büyümeye” dayalı bir sisteme geçtiğini ortaya koydu. Zirveye “Daha fazla insana nasıl istihdam yaratırız?” sorusu damga vurdu. Yani Pekin artık sadece ne kadar büyüdüğünü değil, asıl olarak nasıl büyüdüğünü önemseyeceğini, refahı kurumlara ve topluma daha eşit dağıtarak büyümek istediğini ilan etti.

Yazının devamı...

Normale dönmek mi dedin?

19 Eylül 2020

İnsanın kendi hayatının değiştiğini kabul etmesi nedense çok zor oluyor. Yaşamının merkezindeki şey bile değişmiş olsa, yine de “Her şey yeniden eskisi gibi” olacak inancından bir türlü kendini kurtaramıyor. Hani Şems-i Tebrizi’nin meşhur “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” deyişindeki gibi... İnsan altlar-üstler birbirine karışmasın istiyor. Yeniliğe, değişime direniyor.

Bunu aklıma getiren, hepimizin şu pandemi döneminde olan bitene bakışımız oldu. Hep bir “Ne zaman normale döneceğiz?” sorusu gündemde. Her şey ne zaman eskisi gibi olacak? Bunu konuşup, bunu sorup duruyoruz... Oysaki şunu görmekten kaçıyoruz: Bir şeyler kökten, derinden değişti. Bundan böyle “eski normal”e dönüş yok. Artık yeni bir normal var. Yeni bir düzen ve buna göre yeni alışkanlıklar var. Buna da ne kadar çabuk adapte olursanız, o kadar rahat edersiniz. Özellikle de ülkeler olarak. Çünkü eski kodlarla yeniyi anlayamazsınız.

Çin’de hayat ‘normal’

Hemen Çin’i anlatarak başlayayım: Şu an salgın tamamen kontrol altına alınmış görünüyor. Günlük 10 ile 20 arasında vaka tespit ediliyor ki bunlara “ithal vakalar” deniyor. Zira tamamı yurt dışından Çin’e gelenler. Çoğu da yine Çinliler. Onlar da 15 gün karantina otellerinde tutuluyor, sonrasında testleri negatif çıkarsa ancak serbest bırakılıyor. Böylelikle salgının yayılması engelleniyor. Hatta o kadar ki şu anda aşı geliştiren Çinli şirketler aşıyı test edecek insan bulamadıkları için başka ülkelerde deney yapıyorlar.

Dün telefonda konuştuğum, Çin’de yaşayan gazeteci arkadaşım Emre Demir, “Bak sana şu an oturduğum mekânı anlatayım. Kafe dopdolu. İnsanların bazıları maskeli, masalar da mesafeli. Hayat yeniden hareketli” diyor. Zaten ekonomik göstergeler de bunu doğruluyor. OECD’nin (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) evvelsi gün açıkladığı raporuna göre, Çin bu yıl G-20 içinde (yani dünyanın önde gelen ekonomilerinde) pozitif büyüme sağlayacak tek ülke olacak.

Hem sanayi üretimi, hem alışveriş/tüketim rakamları pandemi öncesine dönmüş durumda. Eğitim de başladı. Okullar ders başı yaptı.

İşte şimdi tüm bu tabloya bakıp, “Al işte, her şey eskisi gibi” demek işten bile değil. Ama işte hiçbir şey öyle göründüğü gibi değil. Çünkü bu kuşbakışıyla her şey aynı gibi görünse de, kapağı kaldırıp içine bakınca her şey farklı.

Dijital kölelik

Yazının devamı...

Spora el atma vakti

16 Eylül 2020

“Sporun insanları birleştirici gücü başka çok az şeyde vardır. Spor bir zamanlar sadece çaresizlik olan yerde umut yaratır. Spor ırk engellerini ortadan kaldırır. Spor, ayrımcılıkla neredeyse dalga geçer. Spor insanlarla anladıkları bir dilde konuşur.”

Bu sözler, efsanevi lider Nelson Mandela’ya ait. Mandela Güney Afrika’da Apartheid rejimini -yani beyazların siyahilere uyguladığı kıyımı- büyük oranda futbolla bitirmişti. Ülkesinde en önemli birleştirici unsur olarak sporu kullandı. Zaten kendisi de bir futbol âşığıydı.

Birleştirici spor

Bunun örnekleri bizde de var. 20 yıl önce hayatını bir suikastla kaybeden, Diyarbakır’ın efsanevi Emniyet Müdürü Gaffar Okkan, terörün tavan yaptığı yıllarda çok iddialı bir laf etmişti: “Bölgenin kaderini sporla değiştireceğiz”. Bu uğurda da çok yol kat etti. Hem Diyarbakırspor’un futbol maçlarına büyük önem verdi. Mesela ulusal kanallarda öne çıkardı. Hem de bazı milli takımların (hentbol gibi) bir dönem tüm maçlarının Diyarbakır’da oynanmasını sağladı. İşte bunlar da yerel halkın toplumsal yaşantısını bir anda canlandırdı. Daha önemlisi, bölgedeki “Türkiyelilik” duygusunu pekiştirerek Doğu ile Batı’nın bütünleşmesine büyük katkıda bulundu.

***

Aslında spor dünyada sporun çok ötesinde işlev görmüş bugüne kadar. Mesela Kolombiya’da “Futbol ve Barış Ağı” ve “Barış için Gol” gibi projelerle, gençlerin spor sayesinde uyuşturucu ticaretinden uzak tutulması sağlanmış. Yine, Kosova’da spor maçlarıyla Boşnaklar-Sırplar arasında nispeten ılımlı bir hava estirilmiş. Türkiye’de de Suriyeli mültecilerin topluma entegrasyonu için, Aralık 2016’da Spor Bakanlığı ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği “Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Projesi” kapsamında futbol turnuvası düzenlemişler. Türk ve Suriyeli gençler aynı takımlarda karma bir şekilde forma giymişler.

Zaten tam da sporun bu toplumsal birleştirici rolü nedeniyle Birleşmiş Milletler 2015’te kabul ettiği ve 2030 yılına kadarki dönemi kapsayan o meşhur “Küresel Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi”ne sporu da eklemiş. Kalkınma ve barış hedeflerine ulaşmak için belirlenen 17 küresel hedeften biri olarak, sporun geliştirilmesini göstermiş. Zira gördüğünüz gibi spor tüm sınırları, farklı ırkları-renkleri-dinleri-dilleri ortadan kaldırıyor. Tutkal işlevi görüyor. Tam da bu yüzden ön yargıların ve olumsuz düşüncelerin kırılması için en uygun ve en kolay araç. Hele ki en popüler spor dalı olan futbol...

Kadın-erkek eşitliği için

Yazının devamı...

Sporda adalet, hayatta adalet

12 Eylül 2020

2012 Londra Olimpiyatları’nda Türkiye’yi tarihinde ilk kez kadınların erkeklerden daha fazla temsil ettiğini biliyor muydunuz? Katılan 114 sporcunun 66’sı kadındı. Yani yüzde 58’i. Bu da, daha fazla kadın sporcunun olimpiyat kotası kazandığı, bir başka deyişle, kadınların takım oyunlarında daha başarılı olduğu anlamına geliyor.

Artan kadın sporcu sayısı Türkiye’ye aynı zamanda madalya olarak geri dönüyor. Mesela 2008 Pekin Olimpiyatları’nda alınan 8 madalyanın 4’ü, 2012 Londra’da kazanılan 5 madalyanın da 3’ü kadın sporculardan gelmiş. Son yıllarda dünya şampiyonalarında alınan 20 madalyanın 10’u kadın sporculardan.

Erkeklerin neredeyse 2 katı kadar kadın sporcunun yarıştığı atletizm branşında da Türkiye ilk altın madalyasını bir kadın sporcu sayesinde kazanmış.

Gereken yasa

Şimdi bu kadarcık bilgiye bile bakınca, bugün Türkiye’de hâlâ “Futbol kadına yakışır mı, yakışmaz mı?” diye tartışılmasının resmen cehalete delalet olduğu ortaya çıkıyor.

Hakeza, dünyanın büyük çoğunluğunda sporda kadın-erkek ayrımı çoktan ortadan kalkmış durumda. Her ne kadar 100 yılı aşkın bir geçmişi olan olimpiyatlarda hâlâ kadın ve erkek sporcu sayısı eşitlenmiş olmasa da, oranlar birbirine epey yaklaşmış. Mesela 2012 Londra Olimpiyatları’na katılan 11 bin sporcunun 4.900’u kadınmış. Bu, olimpiyat tarihindeki en yüksek rakam.

Bununla birlikte, katılan birçok ülkenin kadın sporcusu erkekten fazlaymış. Sayı olarak ise başı ABD çekiyor. Amerika’nın bu başarısının arkasında da ülkede 1972’de çıkarılan bir yasa yatıyor. Title IX denilen bu yasa, ABD’de eğitim kurumlarında kız ve erkek çocuklarına fırsat eşitliği getirmiş. Bu yasal düzenlemeyle, tüm okullarda kamu maddi kaynaklarının (spor burslarının) kız-erkek öğrenciler arasında eşit bölünmesi zorunlu kılınmış. Bu da kadınların spora, böylelikle eğitim hayatına da çok daha fazla katılmasına vesile olmuş.

İşte sonuç olarak da o zamandan beri hızla artan kadın sporcu sayısı sayesinde, ABD Londra Olimpiyatları’nda kadın atletleriyle öncülük etmiş.

Yazının devamı...

Haydi Spor Bakanlığı!

9 Eylül 2020

Artık Türkiye’de kadın cinayeti ve tacizi haberleri duymak istemiyorsanız, size kökten çözümü söylüyorum: Şimdi anlatacağım yasayı çıkarmak.

*

ABD’de 1972’de çıkarılan “Title IX” yasası, tüm eğitim kurumlarında kız ve erkek öğrencilere eşit fırsat sunmayı zorunlu hale getirmiş. Yani okullarda verilen spor burslarını kızlar ve erkekler arasında yüzde 50-50 bölüştürülmesini mecburi kılmış.

Sonra ne olmuş biliyor musunuz? Bu yasadan önce liselerde öğrenim gören kız öğrenci sayısı 290 bin iken, 1978’de tam 2 milyona ulaşmış! Aynı şekilde; 1971’de 32 bin olan kız sporcu sayısı, 1977 yılında 64 bini geçmiş! Şu an ise bu sayı 200 binden fazla.

Dahası: 1970’te lise ve üniversitelerde okul başına sadece 2 kız takımı düşüyormuş. 1988’de ise bu sayı 8’e yükselmiş! Amerika’da en popüler ve en kalabalık kadın takımı sporu futbol olduğu için de bu yasa en çok futbol üzerinden kız çocuklarını eğitime sevk etmiş.

Futbol üzerinden eğitim

Gördüğünüz gibi bazen çok kökleşmiş, yaygınlaşmış bir meseleyi tek bir hamleyle çözebilirsiniz. “Title XI” gibi spora ve böylelikle eğitime cinsiyet eşitliği getiren bir yasa ile, kız çocuklarını sadece spora kazandırmış olmuyorsunuz. Zira bu spor bursu aynı zamanda eğitimi de bedava hale getirdiği için ve maddi imkânı olmayan birçok kız çocuğuna böylelikle eğitim fırsatı sunduğu için, bir anda ülke genelinde çok sayıda kız çocuğunu okula sokmuş oluyorsunuz. Yani o çocuğa geleceğini inşa etmek için yaşamsal bir imkân sunuyorsunuz.

Bir kız çocuğunun futbol oynaması ise sadece onun eğitimiyle ilgili bir açılım getirmiyor: Tabanda kız futbolcu / sporcu sayısı artınca, spor kulüpleri de takımlarına alacak kız oyuncu bulabiliyor. Bu da onları kadın takımı kurmaya teşvik ediyor.

Yazının devamı...

30 Ağustos’un kadınları

2 Eylül 2020

“Dünya- nın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, hiçbir kadın ‘Ben milletimi zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet ettim’ diyemez! Belki erkeklerimiz, memleketi istila eden düşmana karşı süngüleriyle düşman karşısında ispât-ı vücut ettiler. Fakat bunu sağlayan; sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep o ulvî, o fedakâr, o ilâhî Anadolu kadınlarıdır!”

Bu sözleri Mustafa Kemal Atatürk, 21 Mart 1923’te Türk kadınının Milli Mücadele’deki hizmetlerini anlatırken sarf etmiş. Evvelsi gün 30 Ağustos zaferini kutlarken, sosyal medyada bol bol Atatürk’ün bahsettiği işte o Türk kadınlarının düşmanla çatışırken, cepheye sırtında mühimmat taşırken resimleri dolaşıyordu.

Kaderin cilvesine bakın ki, tam da aynı günlerde ülkemizde “Kadın futbol oynar mı?” diye tartışılıyordu. Bazılarınca, savaşta sahaya inen Türk kadını için “Futbol sahasına giremez” fetvası veriliyordu.

Kadın futbolu

Bu tartışmanın fitilini ateşleyen, Türk bir erkek spikerin sözleri oldu. Manchester City-Real Madrid Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında Real Madrid’in oyuncularına pembe forma giydirmesi üzerine, önce pembe rengin erkekler için yakışık almadığı tespitinde bulundu. Ardından da, “Kadınlar futbolda olmamalı, futbol ataerkil bir oyundur” dedi. Noktayı da kadınlar için münasip ve namünasip olan spor dallarını belirleyerek koydu: “Mesela kadınlara voleybol oynamak çok yakışıyor. Ama futbol ve basketbol bence erkek oyunu.”

Bu tartışmayı köşesinde aktaran Sabah gazetesi yazarı Funda Karayel, hemen Fenerbahçe eski Başkanı Aziz Yıldırım’la konuşup onun “Bu görüş son derece mantıksız, ilkel ve çağ dışı” sözlerini manşete taşıdı. “Kadınların futbol oynayıp oynayamadığını öğrenmek istiyorlarsa, Amerika’yı, Güney Afrika’yı, Güney Kore’yi, Japonya’yı takip etsinler. Avrupa’da birçok büyük takımın da kadın futbol takımı var” diyordu Yıldırım.

***

Bence kadınların futbol oynayıp oynayamadığını öğrenmek istiyorlarsa tarihe baksınlar. Zira biraz araştırınca gördüm ki kadınlar futbol oynamaya 3 bin yıl önce başlamışlar. Bugünkü futbolun temelini oluşturan Çin’deki oyuna (cuju) kadınların erkeklerle birlikte katıldığını gösteren birçok gravür ve resim var.

Yazının devamı...