Bağdadi’nin ölümü

DAEŞ lideri Bağ- dadi’nin pazar günü öldürülmesini son iki hafta içinde olan bitenden azade düşünemeyiz. Önce Ankara’nın ABD ile yaptığı, Barış Pınarı Harekâtı’nı sona erdiren mutabakat... Hemen birkaç gün ardından bu sefer Rusya ile Soçi’de vardığı, YPG’nin kuzey Suriye sınırından 30 km aşağıya çekilmesini dayatan uzlaşma... İşte tam da bu anlaşmanın hemen ertesinde bir anda patlayan Bağdadi’nin öldürüldüğü haberi...

***

İki gündür televizyon ekranlarında herhalde en çok şu vurgulanıyor: Bu, Bağdadi’nin 9. öldürülüşü! Daha önce de defalarca DAEŞ liderinin çeşitli şekillerde öldürüldüğü haberi “patlatılmıştı”. Bir candan kaç ölüm çıkar bilinmez ama hem bu seferkinin Bağdadi’nin siyaseten son ölümü olduğu ortada. Hem de bunun Soçi mutabakatının hemen ertesine denk gelmesinin “manidar” olduğu aşikâr.

Neden şimdi?

Geçtiğimiz hafta salı günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Rusya lideri Putin’in Soçi’deki görüşmesinden sonra konuştuğum üst düzey Türk yetkili, bana aynen şunu söylemişti: “Amerikalılar onlarla yaptığımız anlaşmanın hemen ardından bu kadar kısa sürede Ruslarla anlaşmamızı beklemiyorlardı. Tam anlamıyla şoke oldular!”

İşte bu şok, ABD’yi harekete geçirmiş görünüyor. Zaten 2020 Kasım’da yapılacak Başkanlık seçimlerine oynayan Trump, Ankara mutabakatından sonra Twitter’da “DAEŞ’i yendik, bitirdik” diye yazarak “zaferini ilan etmişti”. Ancak ardından Türkiye-Rusya arasında sağlanan uzlaşma belli ki bu “zafere” gölge düşürdü. Dahası, Türkiye ile yapılan anlaşma gereğince kuzey Suriye’den Amerikan askerlerini çekince, ABD buradaki nüfuzunu Rusya’ya kaptırıyor algısı oluştu.

İşte bu algıyı kırmak, “Biz buradayız” demek ve Ankara-Moskova iş birliğini gölgelemek için Bağdadi’nin öldürülüşü bu zamana denk getirildi belli ki. Zaten iki gün öncesinde ABD Başkanı’nın“Belki artık Kürtlerin petrol bölgesine doğru ilerlemelerinin zamanı gelmiştir” diye tweet atması, hemen üstüne de Suriye petrolü için Amerikan Exxon Mobil şirketiyle anlaşma yapılmasına işaret etmesi de bundan.

Yeni dönem

Dolayısıyla, Suriye’de hakikaten yeni bir sayfa açıldı. Ankara’nın önce Barış Pınarı Harekâtı’yla ve bu sayede ABD ve Rusya ile peş peşe yaptığı anlaşmalarla, Türkiye-Suriye sınırında bir terör koridoru oluşması engellendi. Ancak... YPG varlığı ülkenin güneyinde devam ediyor. ABD ve Rusya arasındaki rekabet de bu nedenle daha da kızışıyor. Zira ülkenin petrol kaynakları tam da bu bölgede.

İşte o yüzden hem Washington hem Moskova, YPG’yi kendi kontrolü altına almaya çalışıyor. Her iki başkentin de aynı günlerde YPG’li Mazlum Kobani ile telefonda/video-konferansta görüşmesi bu rekabetin bir göstergesi. Önümüzdeki dönemde örgütü silah bırakmaya ikna edip siyasi sürece dahil olabilecek meşru bir aktör haline getirmek, ikisinin de hedefi olabilir.

***

İşte bu yeni dönemde Ankara’nın iki büyük güç arasında son derece hassas bir denge kurması gerekiyor. İki tarafla art arda yaptığı mutabakatlar gösteriyor ki bugüne kadar bunu başardı. Ancak bundan sonra rüzgâr daha sert eseceği için, bu dengeyi tutturmak daha zor olacak.

Dolayısıyla, sadece birkaç gün sonra (13 Kasım’da) Erdoğan’ın Trump’la Washington’da yapacağı görüşme çok kritik. Bu günlerde yeniden ABD’den Patriot füze sistemi satın alınmasının gündeme gelmesi, Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın geçen hafta F-35 programına tekrar dahil olma ihtimalinden bahsetmesi, bu denge politikasının göstergeleri. Her ne kadar şu an iki konu başlığında da ABD tarafından gelen yeni bir adım olmasa da, Türk ve Amerikan tarafında ciddi niyet beyanı var.

Görüştüğüm üst düzey yetkilinin sarf ettiği şu sözleri de bu resme katmakta fayda var: “Biz aslında ABD ile mutabakatın tamamen Fırat’ın doğusunu kapsamasını istiyorduk. Ancak onlar sadece 120 km’lik bölgeyi kabul edince, mecburen geri kalanı için Rusya ile anlaştık. Yani ABD’nin vermediği güvenceyi onlar verdiği için... Bunu Washington’a açıkça da söyledik. Yoksa bu mutabakat, Rusya’ya daha çok yaklaştığımız anlamına gelmiyor.”