Bitmeyen kölelik

Sisifos’u hiç duydunuz mu bilmiyorum.

Yunan mitolojisine göre, tanrılar tarafından büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlamaya mahkûm edilen kralın adı. Sisifos kayayı doruğa her ulaştırdığında ise, kaya aşağıya doğru yuvarlanır. O da yeniden yuvarlamaya başlamak zorunda kalır. Bu böyle sonsuza dek sürüp gider...

İşte geçtiğimiz hafta ABD’de kim bilir kaçıncı siyahinin beyaz bir Amerikan polisi tarafından öldürülmesi ve sonrasında sokağa dökülen kalabalıklar, bana Sisifos’un tam bitti derken yeniden başlayan mücadelesini hatırlattı. İnsanoğlu olarak kendimizi kandırmaya çok meyilliyiz. Siyahilere karşı ırkçılığı çok gerilerde bıraktık diye geçiniyoruz. Ama işte hâlâ orada olduğunu bulduğu her fırsatta gösteriyor.

Aynı Güney Afrika

Bence bunun en güzel örneği, Güney Afrika. Malum, Nelson Mandela hayatını ırkçılıkla mücadeleye adamış siyahi bir kahraman. Beyazların siyahilere uyguladığı ırkçı ayrımcılık da (Apartheid) onun sayesinde 20 yıl önce Güney Afrika’da resmi olarak sona erdi. Hatta Mandela’nın kurduğu Afrika Ulusal Kongresi bugün hâlâ iktidarda ve güya “barış” istikrarla devam ediyor. Ama ne barış!

Evvelki yıl ülkenin başkenti olan Johannesburg’a gittiğimde, siyah-beyaz ayrımının ve siyahilere karşı zulmün nasıl şiddetle devam ettiğine şahit olmuştum. Beyazların oturdukları ultra lüks sitelerin etrafı siyahilere karşı hâlâ duvarlarla çevrili. İki “ırk” birbiriyle temas bile etmiyor. Karanlık çöktüğünde sokağa çıkmanın bir beyaz için son derece tehlikeli olduğu biliniyor. Siyahilere karşı “pasif şiddet” o kadar derin ve yaygın ki, aralarında hâlâ çok büyük bir kin ve düşmanlık var.

Otoyolun ortasına kendini atıp arabaların altında kalan siyahiler görmek oldukça sıradan. Bu görüntülerden sonra kendime gelmem zaman almıştı. Yani durum Mandela’nın mücadele verdiği yıllardan pek farklı değil.

Zihniyet

İşte ABD’de de durum benzer. Bir önceki yazımda, 2009’da Martin Luther King’in siyah-beyaz mücadelesinin kalesi olan ve öldürüldüğü Memphis şehrine gittiğimde gördüğüm gerçeklerin beni şoke ettiğini anlatmıştım. Nüfusun yüzde 63’ü siyahi olan şehirdeki siyah-beyaz çatışması, King’in hayatını kaybettiği 1968 yılından pek farklı değildi. Beyazlar ve siyahiler ayrı mahallelerde oturuyorlardı ve birbirleriyle neredeyse hiç temas etmiyorlardı. Ettiklerinde ise zaten “sıkıntı” çıkıyordu.

Yani 1600’lü yılların başında ABD’de baş göstermeye başlayan kölelik, istediği kadar Amerikan İç Savaşı’nın (1861-1865) bitmesiyle kaldırılmış olsun (ki burada Cumhuriyetçi Partili kölelik karşıtı Abraham Lincoln’ün verdiği mücadele yâd edilmeli)... Siyahiler bugün ekonomik ve sosyal olarak hâlâ köle muamelesi gördükten sonra, neye yarar?

Zaten daha yeni iki dönem üst üste siyahi bir Başkan ABD’yi yönetmedi mi? Peki ne değişti? İnsanların zihniyetleri kökten değişmedikçe, bir arpa boyu yol bile alınamıyor.

Yeşil Rehber

Tam da bu günlerde 2018 yapımı Green Book (Yeşil Rehber) filmini yeniden izledim. Yönetmenliğini Peter Farrelly’in yaptığı ve üç dalda Oscar almış olan film, gerçek bir yol hikâyesine dayanıyor. Ünlü siyahi piyanist Dr. Don Shirly’nin 1962’de (yani beyaz-siyah çatışmasının tavan yaptığı yıllarda) çıktığı 8 haftalık turne sırasında, ona şoförlük yapan İtalyan asıllı beyaz Tony Lip ile yolculuğunun hikâyesi...

Bitmeyen kölelik


Tabii ki izleyeni ve o dönem bu ikiliyi ABD’de gören herkesi ters köşe eden bir film. Shirly siyahi olmasına rağmen patron iken, şoförü bir beyaz. Denklemi tersine çeviren film boyunca, bir beyaza ve bir siyahiye atfedilen sıfatların nasıl iç içe geçtiğine şahit oluyorsunuz. Ekonomik ve sosyal-kültürel üstünlüğün sembolü olan “beyaz” bu filmde alt sınıfa mensupken, toplumun en alt seviyelerinde olması beklenen “siyahi”, dehası-üstün başarısı ve maddi varlığıyla bu şablonu alt üst ediyor.

Ama bir yere kadar. Filmin bir yerinde Tony Lip yaşam koşullardan dolayı kendini Don Shirly’den “daha siyah” olarak tanımlasa da, kazın ayağı aslında öyle değil. Zira Don Shirly tüm “beyaz sıfatlarına” rağmen, sürekli derisinin renginin getirdiği kısıtlamalara takılıyor. Mesela beyazların olduğu mekânlara sokulmuyor. Bunu da “Ne yeterince siyahım, ne de yeterince beyaz. O zaman neyim ben?” diye isyan ederek ortaya koyuyor.


Evet, Shirly gerçekten ne? Bir siyahi değil de, insanoğlunun kendi içindeki çıkmazlarının, bu çıkmazlarını da her zaman ve her yerde bir “öteki” bulmayı başarıp ona yansıtmasının tezahürü olmasın sakın? Shirley’nin gerçekten ne olduğunu hepimiz fark edene kadar da işte Sisifos’un hikâyesi böyle sürer gider...