İsmail Cem’den Erdoğan’a

2001 yılında Sisam Adası’nda bir Türk ve bir Yunanlı bir zeytin ağacı diktiler ve bu ağacı “barış”a adadılar. Birkaç yıl sonra Türk olan hayatını kaybetti. Yunanlı adam, dostunun İstanbul’daki mezarına koştu ve o zeytin ağacından kopardığı dalları mezarın üstüne bıraktı.

O iki adam İsmail Cem ve Yorgo Papandreu’ydu. Türkiye ve Yunanistan’ın iki efsane dışişleri bakanı. Barışa niyet etmiş; Ege Denizi’ni iki ülkeyi ayıran değil, bir araya getiren bir deniz yapan o iki devlet adamı. Ne yazık ki o ağacı dikerken “Her yıl dünyada barış için çalışan birine ödül verelim” diye karar almalarına rağmen, Cem’in ömrü buna vefa etmedi.

İşte dün İsmail Cem’in ölüm yıl dönümüydü. Türkiye hâlâ onun boğuştuğu Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Yunanistan meseleleriyle uğraşıyor. İşte tam da böyle bir zamanda, Cem’in estirmeyi başardığı barış rüzgârı bugünün çözümsüz gibi görünen sorunlarının hiç de öyle olmadığını bize hatırlatıyor.

İsmail Cem’den Erdoğan’a

Cem’in barış rüzgârı

İsmail Cem, Türkiye’nin bir dönemine damga vuran siyasetçilerden. 1997-2002 yılları arasında, yani Soğuk Savaş sonrası yeni dönemin fırtınalı sularında Türkiye gemisine kaptanlık edenlerden.

Onun Dışişleri Bakanlığı Kardak krizinin hemen sonrasına denk gelmişti. Ama o, sıcak çatışmanın eşiğine gelen Türkiye ve Yunanistan’ı tarihte ilk kez yakınlaştırmayı başardı. AB üyelik sürecimizin en kilit adımını da o attı. Onun döneminde Türkiye resmen “AB’ye aday ülke” olmayı başardı.

Cem, önceliğini “komşularla ilişkilerin düzelmesi” olarak belirledi. Bunun temellerini attı. Türk dış politikasında 2000’li yılların ilk 10 yılında başlatılan yeni süreçler ve elde edilen başarılar Cem’in ektiği tohumlardan beslendi.

***

İsmail Cem, Papandreu’yla iki siyasetçiyi aşan bir ilişki kurdu. O meşhur sahne, yaşı elverenlerin eminim hâlâ belleğinde: Papandreu Sisam Adası’nda Cem’in onuruna bir akşam yemeği vermiş, ölen babasının en sevdiği şarkı eşliğinde sirtaki yapmıştı. Dostunun ısrarına dayanamayan Cem de ceketini bırakıp ona katılmıştı.

Bu sahneyle dünyada büyük yankı yaratan ikili, 2000 yılında uluslararası “yılın devlet adamı” ödülüne layık görüldüler.

Dahası, sadece iki ülke ilişkileri değil, bölgesel barış için de girişimlerde bulundular. İsrail ve Filistin’e gidip birlikte arabuluculuk yaparak, “Bakın biz yaptık, siz de yapabilirsiniz” mesajı verdiler.

Dostlukları ve o zeytin ağacı da çok sağlam çıktı. Ağacı dikerken aldıkları o kararı Cem’in kızı İpek Cem Taha yıllar sonra gerçekleştirdi. 2016’da ilk “Cem-Papandreu Barış Ödülü”nü Papandreu ile birlikte, Türk-Yunan dostluğunu geliştirmeye çalışan iş adamları rahmetli Şarık Tara ve Theodore Papaleksopulos’a verdiler.

Sıra Yunanistan’da

Bugüne kadar sadece iki ülkenin çatışmasına sahne olan Ege Denizi, şimdi bir de dünyanın en büyük insani dramına sahne oluyor. Yani mültecilerin hayatta kalma mücadelesine. O yüzden bugün bu denizin Cem-Papandreu ruhuna ihtiyacı çok daha fazla.

Sorun şu ki, “savaş” sözcüğü bize bir eylem çağrıştırırken, “barış” bize eylemsizlik duygusu veriyor. Oysaki aksine, asıl barışı inşa etmek için çok aktif olmak, savaşmak gerekiyor. “Dışişleri Bakanı olduğumda Kardak krizinin üzerinden sadece üç yıl geçmişti. O gergin ortamda anladım ki bizim temel ve güvenlik kurallarımıza kafa tutmazsam Dışişleri Bakanı olmamın hiçbir anlamı yok. Ama şanslıydım ki Türkiye’deki meslektaşım da İsmail Cem’di” demişti Papandreu, 2016’daki ödül töreninde.

Dolayısıyla, şu an Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ege-Doğu Akdeniz’e yönelik uyguladığı aktif politikanın yerini bulması için de hem denizin öbür kıyısındaki hükümetlerin de el vermesi gerekiyor. Hem de bu politikaya Cem-Papandreu ruhunu katmak gerekiyor. Bu da ancak sivil toplumun ve “yarı resmi diplomasinin” de katılımıyla olabilir.

***

Bir evladın babasının yarım kalan projesini hayata geçirmesi ise şunu gösteriyor: Barış için, insanlık için atılan her tohum kuşaklar boyu sulanıyor, her daim yeşermeye devam ediyor. O zeytin ağacı bunun en güzel kanıtı.

NOT: Dün ölüm yıldönümleri olan gazeteci-yazar Uğur Mumcu ve Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı da burada saygıyla anıyorum.