MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

2 Yaş Sendromu ve Gelişim Özellikleri

2 yaş , çocuğun kendi fiziksel ihtiyaçlarını ve benliğinini tanıması adına farkındalığının başladığı bir dönemdir. Çocuk bu dönemde önce kendi tanımayı ve kabul etmeyi daha sonra da çevresine varlığını kabul ettirmeye çalışır nitelikte davranışlar sergilemektedir. Utanma , inatlaşma , rekabete girme , ilgi çekme , işbirliği , karşı koyma gibi davranışları benimser. Özellikle bu dönemde görülen bir nesneyi sahiplenme isteği en çok karşılaşılan davranış örneğidir. Mevsimine uygun olmayan bir kıyafeti giyinmek için diretme , su bardağını taşımak , çorabını tek başına giyinmek için direnmek gibi inat içerikli davranışlar çocuğun 'Bende Varım' deme şeklidir. Çocuğun kendisini ve çevreyi keşfe başladığı bu dönem de sıkça çoğalan 'Neden ?' ve 'Nasıl?' soruları benlik tanıma sürecinin gündemindedir. Bağımsızlığını ilan etmeye çalıştığı bu dönem de , çocuk ile ebevyn arasında çatışma yaşar. Bu dönemde ebevyn , çocuğun sergilediği hiç bir davranışı kişisel algılamamalı ve içselleştirmemelidir. Çocuk bu dönemde yaptığı her davranışın temelinde kendi benliğini bulması ve çevresine bunu ıspatlaması kavramı yatar.

Ebevynler Nasıl Davranmalıdır?

2 yaş dönemi , Egocentrism (benmerkezcilik) durumunun hakim olduğu çocukların nesnelerini veya sevdiği kişileri paylaşma kısmında zorlandığı , rekabet ve diretme kısmında ise güçlendiği dönemdir. Soyut düşüncenin henüz gelişmediği bu dönemde çocuklar duygularını tanıyamadıkları için olur olmaz yerlerde beklenmeyen tepkiler gösterebilirler. Çocuğunuz beklemediğiniz bir an da beklemediğiniz bir tepki gösteriyorsa mesela öfkeli bir davranış sergiliyorsa muhtemelen bir kaç dakika veya saat önce yaşadığı bir durum onda öfke duygusu hissetmesine sebep olmuş fakat bu duygusunu o an dile getiremediği için başka bir durum da dışa vurmayı denemiştir. Çocukların otorite kavramına karşı geldiği bu dönemde öfke nöbetleriyle baş etmek adına onu ve duygularını anlamak çok önemlidir. Çocuk anlaşıldğını hissettiği an da sizi anlamaya başlayacaktır. Bu dönem de onun duygularını anlamak adına oyunlar oynayabilir , olumsuz davranışlarıyla ilgilenmek yerine olumlu davranışlarına yönelmeniz onu doğruyu anlama konusunda destekleyecektir. Çocukların sergilediği bütün davranışlar normal , ebevynlerin endişilenmemeleri ve beden dillerini kullanarak onların duygularını anladıklarını hissettirmeleri , öfke nöbetlerinin azalmasında ve güven sağlanmasında çok önemli rol oynamaktadır. İletişim kurulan esnada onlara aynı seviyede oluyor olmak , göz kontağı kurmak ve yaşadıkları durumu küçümseme ya da garipseme yerine ona kucak açarak onu anladığınızı gösterin.

Gün içerisinde , enerjisini atması adına arkadaşlarıyla vakit geçirmesini sağlayabilir. Hem bedensel hem zihinsel gelişimi açısından yarım günlük okul öncesi eğitime ya da oyun gruplarına dahil olmasını sağlayabilirsiniz.

Gözlemlenmesi Beklenen Gelişim Özellikleri

Küçük kas ve büyük kasların geliştiği bu dönemde çocuk ,

*Dört adet küple kuke yapabilir.

*Kitap sayfalarını tek tek çevirebilir ,

*Gösterildiğinde '0' şeklini kopya edebilir.

*Legoları takıp çıkarabilir.

*Yardımla makas tutabilir.

*Hamurla top yapabilir.

*Tek başına merdiven çıkabilir ,

birisinin yardımıyla merdivenden inebilir.

*Hikaye dinleyebilir.

*Oyuncağını çekerek ileri götürebilir.

*Çift ayakla zıplayabilir.

*Kısa ve basit şarkılar söyleyebilir.

*1'den 3'e kadar sayabilr.

*Adını soyadını söyleyebilir.

*Basit giyeceklerini kendi çıkarabilir.

*Tuvaletini kendisi yapabilir.

*Bardağını tutup suyunu içebilir.

NOT: Bu gelişimsel özellikler her çocukta olmak zorunda değildir. Her çocuk biriciktir ve öğrenip algılamasıda kendisine özeldir. Genel geçer olan bu özellikler çocuktan çocuğa fark gösterebilir.

ınstagram : psikologbelizgoncu

Yazının devamı...

Ders Zili Çalarken

Okulların açılmasıyla birlikte kalabalıklaşan şehirler gibi insan zihnide oluşturulmaya çalışılan eksik ihtiyaç listeleri ve yeni döneme başlamanın stresi ile dolup taşıyor.Öğrencileri bir yandan merak ve heyecan sararken bir yandan da tatile veda etmenin hüznü sarmalıyor.Aileler ise çocukların okula başlamasını birer nefes alma tenefüsü gibi görürken bir yandan da çocuklarıyla birlikte başlayacakları maratonun nasıl süreceği telaşı almış gidiyor.Özellikle okula ilk defa başlayacak öğrenciler hiç tanımadıkları bir ortamı hiç tanımadıkları kişilerle paylaşırken ilk tutumları ne olacak ve sonrasında süreç nasıl ilerleyecek ailelerin tam da bu nokta da kaygıları devreye giriyor.Bu süreci kolay atlatmanın ilk adımı kaygılarımızı doğru bir şekilde kanalize etmek olacaktır.

İlk Gün Sendromu Nasıl Atlatılabilir?

Okula ilk defa başlayan bir çocukta ,senelerdir güvenli bağ kurduğu ebevyni ve kendisine yaratmış olduğu güvenli alanın dışına çıkması sebebiyle yaşadığı kaygı çok rahatlıkla gözlemlenebilir.Bununla beraber okulu reddetme,sınıfa girmekten kaçınma,arkadaşlarını reddetme ve ağlama nöbetleriyle çocuk içinde bulunmuş olduğu kaygılı ruh halini davranışlarına yansıtır.Burada ailenin çocuğa tutumu büyük rol oynamaktadır.Okulun kötü ve onu ailesinden ayıran bir yer olmadığını,istediği zaman ailesine ulaşabileceğini ve bu endişeli ruh halini hisseden sadece kendisi olmadığı çocuğa mesaj olarak verilmelidir.

Ebevyn olarak çocuğa ceza, tehdit, bırakıp kaçma, korkutma ya da ilgisizlik gibi davranışlar sergilenmekten kaçınılmalıdır. İlk haftalarda oryantasyon sürecinin sağlıklı geçmesi açısından, çocuğunuzu okula bırakıp gitmek yerine onu sınıfına yolcularken siz aşağıda onu bekleyeceğinizi ve istediği zaman sizi görmesini sağlayacağınızı ifade ederek ona güven vermiş olursunuz. Eğer bir yere gidecekseniz de bunu çocuğa mutlaka sözlü bir şekilde belirtmek ve mümkünse somutlaştırmak çocuğunuzun hem size hem kuruma olan güvenin oluşmasını sağlayacaktır .Mesela çocuğunuza, okulu için eksik olan bir şeyi almanız gerektiğini söyleyip, ondan buna izin verip vermeyeceğini sorabilir gidip bahsettiğiniz materyali alıp söz verdiğiniz saatte çocuğunuzun yanına tekrar gelmeniz sizin ve çocuğunuzun yararına olacaktır.

Çocuğunuzu alıp bırakırken kimin bu görevi üstleneceğini bahsettiyseniz o kişilerin bunu gerçekleştirmesine özen göstermeniz çocukta güven oluşumunu sağlamaktadır. Sabah annesi bırakırken akşam babasının alacağını söylüyorsanız bu duruma özen göstererek alma bırakma işlemini gerçekleştirmelisiniz. Eğer aksi bir durum oluyorsa da bu çocuğa mutlaka açıklanmalıdır.

Bu İffadeleri Kullanın

gibi ifadeler hem çocuğunuzla aranızda ki paylaşımı kuvvetlendirirken hem de çocuğunuzun size gün içerisinde yaşadıklarını anlatmasını sağlayarak iletişiminizi kuvvetlendirir.

Son olarak ,

Çocuk bu güvenli bağı oluşturduğu takdirde okulun onun hayatına zarar veren ,onu sevdiklerinden ayıran bir yer yerine ,akranlarıyla sosyalleşebildiği ve bir şeyler öğrenirken keyifli vakit geçirdiği güvenli bir alan olduğunu benimseyecektir.Bütün öğrencilere ve onlarla birlikte bu maratonda koşan velilere güzel,başarı dolu bir yıl dilerim.

ınstagram : psikologbelizgoncu

Yazının devamı...

Tatilin Bitmesi Sendromunuz Olmasın

Bütün bir kış beklediğimiz tatil maalesef artık bitiyor ve yeni dönem herkes için çanlarını çalmaya başlıyor.Sıcak yaz günlerinden soğuk kış günlerine ,günün yerini daha erken geceye bıraktığı zamanlara hazırlık yapılan bu günler de aklımızın bir tarafı bir sonra ki senenin tatil planlarını yaparken bir yandan da aklı biriken mailler,yapılacak yıllık planlar ,çocukların açılacak olan okulları ve günlük rutinde ki bir çok durum kurcalıyor.Nasıl bir yol izlesek tatil rahatlığından günlük rutinimize sendromsuz geçebiliriz ? adına bir kaç tüyo paylaşacağım.

İlk Olarak ,
Yaşadığınız bu tatlı ekşi sendromda yalnız değilsiniz.Bir süre yabancılaşılan günlük rutine tekrar dönmek herkes açısından en az sizin hissettiğiniz kadar zorlu bir süreç.

Tatil bavulunuzu bekeltmeden boşaltıp yerleştirmek sizi bir süre yabancı kaldığınız günlük rutin düzeninize tekrar alıştırmakta önemli bir rol oynamaktadır.Eve günlük alışverişi yapmak adına her zaman uyguladığınız market rutininizi gerçekleştirebilirsiniz.Evinizi terkar düzene koymak adına bu yıl sizin için lazımlı olan özel eşyalarınızı,kitaplarınızı,ev içi araç gereçlerinizi toparlayıp düzenleyebilirsiniz. Biolojik olarak uyuma ve uyanma saatleriniz, değişen beslenme alışkanlıklarınızı günlük rutininize göre düzenlemeye başlayabilirsiniz. Yatağa erken girmek,sabah erken kalkmak,evinizde pişirdiğiniz sağlıklı yemeklere dönüş yapabilirsiniz.Eğer uykunuz gelmiyorsa sevdiğiniz bir kitap veya bir dizi izlemek zihninizi rahatlatarak uykunuza sebep olabilir.Sabah alarm kurarak erken uyanmak bir iki gün sizi zorlasada bedeniniz ve zihniniz bir kaç gün içerisinde bu tempoya alışacaktır,kaygılanmayın!

İlk Gün Toplantısı Ve Biriken Mailler
İlk güne toplantı koymak , henüz günlük hayata adapte olma kısmında sizin için zorluk yaratabilir. İlk gün işe giriş ve çıkış saatlerinizi ayarlamak ve yokluğunuz da gündem de olan biteni takip etmek ve yakalamak adına çalışmak daha sonra ki günler de toplantı planlamak iş hayatın da ki motivasyon ve veriminizi kolaylaştıracak ve arttıracaktır.Dağ gibi biriken mailler gözünüzü korkutması, sizi onlardan uzak tutmak dışında başka hiç bir işe yaramaz.Aciliyet sırasına göre maillerinizi okuyabilirsiniz.Sıraya koymak işlerin daha rahat bitirlmesinde en önemli noktadır.Biriken işler için kendinize bir plan oluşturmanız ve o plan dahilinde hareket etmeniz düzen ve iş bitirimi konusunda size fayda sağlayacaktır.

Eyvah Çocukların Eksiklerin Nasıl Tamamlayacağız?
Okulların açılmasına sayılı zamanlar kalan şu günlerde tatilin getirmiş olduğu rahatlıktan çıkmak sizi zorlasada biriken işleri bitirecek olan yine sizsiniz.Yapılması gereken pkulun istek listesi içeriside ki eksiklerin bir listesinin çıkması ve ona göre yapılacak işleri günlere bölerek halletmek.

Çıkan yıllık planlar doğrultusunda bir sonra ki senenin tatil planını kurmak ya da çok bunaldığınız zamanalrda yazın en mutlu olduğunuz anları hatırlamak size her zaman iyi gelecek ve motivasyonunuza yardım edecektir.Herkese mutlu,başarılı ve güzel bir yıl dilerim.


ınstagram : psikologbelizgoncu

Yazının devamı...

Günümüzün Sorunu: Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruyacağız?

Günümüzde de son zamanlarda azalmasını ümit ettikçe daha çok artan çocuk istismarları hepimizin içinde büyük bir acı , zihnimizde ise büyük bir korku olarak yer ediyor. Ebevynler , yaşamış oldukları haklı korku sebebiyle akıllarında beliren iki büyük soru zihinlerini kurcalamaktadır.

1) Acaba çocuğumun başına böyle bir şey gelirse nasıl haberim olabilir?

2) Onu nasıl koruyacağım?

Öncelikle çocuk istismarı sebebiyle akıllara gelen hastalık Pedofili'den biraz bahsedeceğim. Pedofili , cinsel açıdan tatmin olmak için ergenliğe girmemiş çocuklarla fiziksel genellikle de cinsel temas kurulmasıdır.

Nasıl Anlarım ?
Eğer çocuğunuz size gelip anlatmadığını fakat davranışlarında bir farklılık olduğunu düşünüyorsanız onu iyi gözlemleyin. İstismara uğrayan her çocuk aynı izlenimleri vermeyebilir . O yüzden belirli özelliklerden bahsetmeyeceğim. Fakat genel olarak, normal halinden farklı davranışlar sergiliyorsa, uyku sorunu ve korku görülüyorsa ,bazı insanlara karşı korku ve onlarla yalnız kalmaktan kaçınma, ruh halinin aniden değişmesi ani öfke gibi , sürekli kendisinden yaşça büyük arkadaşlarından bahsetme ve başka bir yetişkinle arasında ki sırrı açıklamayı reddetme gibi özellikler varsa çocuğunuzu yakından gözlemleminizi tavsiye ederim.

Pedofili hastalarının ortak özellikleri!
- Suçluluk ve Aşağılanma hislerini sapkın eylemlerle dışa vurmayı tercih ederler.

-Kendileri zamanında istismara uğradıkları için , kendilerinden küçük yaşta birisinden bu nefreti tekrarlayarak kendi duygularını onarmaya çalışırlar.Bu sebeple kendilerinden yaşça küçük kişileri seçerler.

-Anne eksikliğini hasar olarak kabul edersek, bu hasarı onarmak için istismarda bulunurlar.

-Kendisi ailesinde yaşamış olduğu kötü ilişkileri onarmak için böyle bir yol tercih edebilirler.

Çocuğumu nasıl koruyabilirim?
İlk olarak çocuğunuza 'GÜVEN' ve 'TEHLİKE' kavramlarını açıklayın. Çocukların soyut düşünce tarzları gelişmediği için somut örneklerle çocuğun bu kelimelerin anlamlarını kavrayabilmesini sağlayın. Tehlike anlarında bazı sinyallerle tehlikede olabildiğinin anlayabileceğinden bahsedin.

Bir kağıda çöp adam çizin ve çocuğunuzun yabancı hissetmemesi için çizdiğiniz çöp adama bir isim verebilirsiniz. Daha sornasında çöp adamın üzerinde özel bölgeleri işratleyip isimlendirin ve ona bu organların görevlerinden bahsedin. Göğüsleri, poposu ve bacak araları çocuğunuzun özel böglesidir. Bu bölgelere kendi izni olmadan kimsenin dokunamaycağını söyleyin. Böylelikle çocuğunuz özel bölgelerinin nereler olduğunu görerek ne işlevde olduklarını tanıma fırsatı bulacaktır. Bu bölgelerin onun mahrem bölgeleri olduğunu ve amcaların, halaların, dedelerin, büyüklerin onları sevip sarılmalarında bir sakınca olmadığını ancak bu mahrem bölgelere dokunulursa tepki vermesi gerektiğinden bahsedin. Bazen doktor amcaların, teyzelerin dokunabileceklerini ancak onların bile sizin yanınızda dokunmaya izni olduğunu anlatın. Komşu teyzelerin, kuzenlerin, arkadaşların bu bölgelere dokunmaya kesinlikle izni olmadığını söyleyin !

Eğer birisi bu bölgelere dokunursa o anda 'DOKUNMA' diyerek ona karşılık verebileceğini, gerekirse bağırabileceğini çığlık atabileceğini, o ortamdan hemen uzaklaşması gerektiğini o an da güvenli olarak seçtiği birisine (annesi , babası , öğretmeni ,abisi ) gibi bu durumu hemen anlatması gerektiğini söyleyin.


ınstagram : psikologbelizgoncu

Yazının devamı...

Hayatımızın Bir Parçası: Kaygı

Kaygı bir diğer adıyla anksiyete nedir?
Kişi kendisi için tehlike arz eden durumlarda karşı karşıya kaldığında beliren bir uyarandır.
Kaygı tıpkı mutluluk, üzüntü gibi bir duygu bir histir. Genellikle ergenlik döneminde ortaya çıkar temeli çocukluk zamanlarına veya genetik faktörlere dayanabilir.
Sosyal fobi, yaygın anksiyete, okb, özgül fobi, travma sonrası stres bozukluğu, agorafobi, panik bozukluk gibi alt dalları mevcuttur.

Kaygılı kişi dünyayı nasıl görür?
Kaygılı kişi, kendisi ve sevdiklerinin başına her an kötü bir şey gelecekmiş hissiyle yaşar. Dünya çok kötü bir yer ve her an bir felaket olabilir diye düşünür. Sürekli zihnini kötü bir şey olacak korkusu meşgul eder. Kaygılı kişi kendisi için oluşturduğu iyi hissettiği, güvenlik alanlarını tercih eder. Kaygı yaşayacağı ortamlardan ve durumlardan kaçınma davranışında bulunur.

Kaygı bizi hayatta tutar!
Kaygı, biz tehlikelere karşı koruyarak hayatta kalmamızı sağlar. Bir alarm sistemi gibi düşünürsek bizi tehlikeli durumlarla karşılaştığımızda uyaran görevi görerek kendimizi korumamızı sağlar. Mesela yolda karşıdan karşıya geçerken, karşıdan hızlıca gelen bir araba gördüğümüz de kaygımız devreye girer ve bize hemen geç komutunu veren bir uyaran görevinde bulunur. Aynı şekilde elimizi yanan bir ateşe yaklaştırdığımızda elimizin yanma hissini duyduğumuzda hızlıca elimizi oradan çektiğimiz gibi. Burada kaygımız bize, tehlikeli bir durum var ve buradan hemen kaçman gerekiyor mesajını veren uyaran görevini üstlenir.

Kaygı: Bozuk Alarm Sistemi!
Kaygının faydalı kısmını bir alarm sistemi olarak düşündüğümüz de kaygı bozukluğunu da bozuk alarm sistemi olarak tanımlayabiliriz. Mesela hırsız alarmı, eve hırsız girmesi dışında normal zamanlarda da ötüyorsa bizi boşuna tedirgin ederek yanlış zamanda harekete geçirmiş olur. Tıpkı 'Ya Olursa' diye başlanılan ve sonucu korkulduğu gibi çıkmayan felaket senaryolarımız gibi.

Bedeniniz size mesaj veriyor: Fizyolojik belirtiler
Kaygı yaşayan kişilerde ses ve ellerin titremesi, yüz kızarması, mide bulantısı, avuç içlerinin terlemesi, hızlı kalp atışları, bulundukları ortama yabancılaşma hissi ve daha ileri safha da bayılma hissi gibi fizyolojik belirtler görülür. Kaygı sahibi kişiler bu belirtileri zaman zaman farklı yorumlayabilirler. Burada yapılması gereken vücudunuzun size verdiği bu sinyallere kulak veriyor olmanız.Hangi durumlarda veya hangi ortamlarda bu belirtileri hissediyorsanız üzerine düşülmesi gereken , tedavi edilmesi gereken durumlar olarak kaydedebilirsiniz.

Eyvah Kalp Krizi Geçiriyorum!
Yoğun Kaygı sahibi kişiler çoğunlukla hızlı kalp atışları yaşadıkalrında kendilerini kalp krizi geçiriyorum hissine kapılabilirler. Böyle zamanlarda aslında kaygı yaşadığınız ortamda heyecanınız arttığı için adrenalin seviyeniz de artıyor ve daha çok kan pompalanmaya başlıyor. Böylelikle kalp atışlarınızda hızlanmış oluyor. Hızlı kalp atışının sonucu kalp krizi olsaydı , ateletizm sporuyla ilgilenen veya günlük hayatta merdivenler ard arda çıkıldığında da kalp krizi yaşanırdı. Kalbin hızlıca çarpıyor olması kalp krizi geçirme olasılığınızdan ziyade bulunduğunuz durumda hissettiğiniz yoğun kaygınızdan dolayı.

Kaygının Temeli: YA OLURSA!
Kaygının temel noktası , 'Ya Olursa ' diyerek kurmaya başladığınız cümlelerinizdir. 'Ya Olursa ' diye kurmaya başladığınız cümlelerinizi , 'Ya' kelimesini atarak kurmayı deneyin. Farzedelim ki korktuğunuz başınıza geldi , en kötü ne olabilir ?
'Ya Olursa ' diye başladığınız her cümle zihninizin size oynadığı tuzaklardır. Kaygılanarak düşündüğünüz her şey birer felaket senryosudur.Bu tuzaklara düşmemek için korktuğunuz senaryoyu sonuna kadar düşünmeyi deneyin.Gözünüzü kapatın ve korkunuzun sonuna kadar gidin. Gözlerinizi açtığınızda zihninizde kaygı yaratan durumun tamamen sizin yaratmış olduğunuz bir felaketleştirme senaryosu olduğunu ve gerçekte o senaryoda olmadığınızı görmek size kendinizi iyi hissettirecektir.

Nasıl Başederiz?
Kaygı yaşadığınız durumlarda yaşadığınız bu hissin temelinde sizin düşünce tuzaklarınız ve bunun sonucunda kurduğunuz felaketleştirme senaryolarınız olduğunu kendinize hatırlatın.Sizi kaygılandıran durumları tespit etmek ve bu durumlarla yüzleşmeniz çok önemlidir.
Eğer kendiniz kaygınızı yenmekte zorlanıyorsanız bir uzmandan yardım alarak bu durumu çözebilirsiniz.

Yazının devamı...

Duygularınızı Yiyor Olabilir misiniz ?

İnsanların özellikle de kadınların çoğunluğunun hayatı aldıkları kilolardan şikayet ederek geçiyor. Hiç Yediğiniz yemeklerin veya atıştırmalıklarınızın duygularınızla bir bağlantısı olduğu fikrini daha önce hiç düşündünüz mü? Ne alakası var biraz inceleyelim birlikte .

Duygusal yeme, kişilerin olumsuz duygularla karşılaştıklarında bir baş etme yöntemi olarak geliştirdikleri aşırı yeme halidir. Aşırı yeme hali, yaşanılan hayal kırıklığı, üzüntü, kaygı, depresyon gibi durumlara karşı geliştirilen duygusal bir savunma mekanizmasıdır. Aşırı yeme isteğinde birey fiziksel değil duygusal açlığını doyurmaya çalışmaktadır. Bu duygusal açlık; çevresel faktörler, genetik yatkınlık, beden algısı, sosyal ortamdan kaçış, depresyon, stres, sosyo-ekonomik düzey gibi birçok alanla yakından ilişkilidir.

Yapılan araştırmalarda kişilerin kendilerini suçlama, dış dünyaya öfkelenme, haksızlığa uğrama gibi olumsuz durumlarda yemeğe yöneldikleri görülmüştür. Bu kişilerin duygusal olarak rahatsız oldukları durumlarda, yemek yedikçe rahatlama hali yaşayarak öfkelerinde azalma tespit edilmiştir. Burada yemenin temelinde ki durum ‘açlık’ değil "çözümlenemeyen duygulardır." Asıl istek "ağzın dolu olma" isteğidir. Daha derin incelersek, ağzın dolu olma isteği dünyaya geldiğimiz an itibariyle başlar. İlk olarak annemizden aldığımız anne sütünün aracısı olan meme ile bu duyguyu tanımaya başlarız.

Bebeklerin meme isteği her zaman açken olmaz. Bebekler her ağladıklarında ya açtır ya da altını kirletmiştir gibi bir algı vardır. Eğer bebeğin altı temizse hemen ikinci seçenek olan meme verilerek bebek rahatlatılmaya çalışılır.Kimi zamanda aç olmamalarına rağmen huzursuzluk yaşayarak ağladıklarında memeyi emmeseler bile sırf memeyi ağızda tutarak rahatlar ve ağlamaları geçer. Bu şekilde bebek yaşamış olduğu olumsuz duyguyu geçirmenin yolunu ağzı dolu tutmaktan geçtiğini ve memeyi bu şekilde bir araç olarak kullanmayı öğrenir. Olumsuz durumlarla baş etme yöntemi olarak kullanılan bu durum ileri yaşlarda yaşlarda ise yerini sebepsizce aşırı yeme veya sağlıksız atıştırmalıklara bırakır.

Toplumumuzun Yeme Kültürüne Etkisi

Yemek yemek, bizim hayatta kalmamız ve sürdürebilirliğimiz için en gerekli etmendir.Yeme alışkanlıkları her toplumda farklılık gösterir.

Toplum olarak incelediğimizde, günlük akışımızın sürekli bir yeme düzeneği ile geçtiğini hepimiz görebiliriz. Sabah kahvaltısı,ara öğünler, beş çayları, tv karşısında bir şeyler atıştırma, kuruyemiş gibi sürekli bir ağzın dolu olma hali ile günümüz geçer. Küçükken tabağında son kaşık kaldı ,annenin hatırı için, arkandan ağlar, bu kadar çocuğun olur gibi cümlelerle büyüyen insanlar olarak yemek yemenin sadece karnımızda ki açlığı doyurmak dışında başka gerekleri olduğunu da öğrenerek büyüdük. Belki de bazı olumsuz duygularla karşılaştığımız da bir baş etme yöntemi olarak yemek yemeyi o zamanlardan öğrenmiş olabiliriz.

Öfke Atakları, depresyon, kaygıya karşı geliştirilen yara bandı: Yemek Yemek!
Yapılan araştırmalar sonucunda obez bireylerin olumsuz duygulara karşı geliştirdikleri yeme davranışının normal bireylere göre daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Kaygı, öfke, suçluluk gibi durumlar yaşadıklarında yemek yeme davranışıyla rahatladıkları görülmüştür. Yedikçe görüntülerinden şikayet eden bireyler daha depresif bir duruma gelerek bir süre sonra yeme bozukluğu belirtileri göstermiştir. Yapılan araştırmalar normal bireylerin de hayal kırıklığı, üzüntü, depresyon gibi olumsuz duygusal durumlar karşısında duygularını doyurmak adına yemeğe başvurdukları görülmüştür.

Bu durumda öfkeyi yemekle yatıştırmak yerine yaşadığınız olayın sizi öfkelendiren kısmı ile ilgilenmek sizi uzun vadede rahata ulaştıracaktır.

Kadınlar, erkeklere göre daha çok duygusal yeme yaşıyorlar!
Yapılan araştırmalar sonucunda , kadınların erkeklere oranla daha fazla duygusal yeme davranışı sergiledikleri görülmüştür. Erkekler öfkelerini daha rahat ifade ederken, kadınlar daha idareci bir tutumla yaklaşmaya çalışarak öfkelerini bastırmayı tercih ediyorlar. Sonuç olarak ise bastırılan öfkeler yemek yeme davranışıyla kendisini gösteriyor. Olumsuz duygulara karşı bir baş etme yöntemi olarak kullanılan yemek kişi de geçici rahatlama haline sebep oluyor.

Aşk Acısına Çözüm Nutella mı?

Ayrılık yaşandığında hemen en yakın arkadaş elinde bir pastayla gelir veya marketten bir tatlı sipariş edilir. Acıya tatlı basmaya çalışmak? Değişik bir pansuman yöntemi. Evet çikolatanın mutluluk hormonu olan serotonin salgıladığı doğru. Fakat nutella yiyince her şey geçmiyor veya özlenen günler geri gelmiyor.Orada ki temel mantıkta yaşanılan olumsuz durumla baş ederken kullanılan ağzın dolu kalmasını sağlama yöntemi. Nutella yiyerek yaşadığımız zor duruma bir baş etme yöntemi geliştiriyoruz aslında geçici bir rahatlama.

Tıpkı ağlayan bebeğe aç olmamasına rağmen verilen meme sonucunda huzursuzluğunun geçmesi gibi. Kaçınız nutellayı yerken tadına vararak yiyorsunuz? Tadının güzel olduğunu bildiğiniz için o an yaşamış olduğunuz duygusal kırılmayı aldığınız tatla geçiştirmeye çalışıyorsunuz. Gerçekten tadına vararak yediğinizde atak anında yediğiniz gibi hızlı ve fazla yiyebiliyor musunuz? Burada da değinilmesi gereken asıl nokta alınan nutella değil, yaşanılan bu ayrılık durumunun sizde ki duygusal yansımaları. Mutsuzluk, hayal kırıklığı, üzüntü gibi.

Son Olarak,
Yemek yemek, bizim hayatta kalmamız için gerekli en büyük etmendir. Fakat temelde doyurmaya çalıştığımız aç karnımız dışında duygularımızsa burada üstüne düşülmesi gereken bir durum var demektir. Eğer yeme alışkanlıklarınızda herhangi bir değişiklik, sizi rahatsız eden bir görüntüye sahip olmaya başlıyorsanız duygularınız alarm veriyor demektir. Bedeninizde ki değişim görmediğiniz veya yüzleşmek istemediğiniz duygularınızın yardım çağrısı olabilir. Çözüm buzdolabında değil, yüzleşmediğimiz duygularla tanışmaktan geçiyor. Bu durumda duygularınıza kulak vermeniz sorunun temeline inmeniz gerekirse bir uzmandan yardım almanızı önerebilirim.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.