Cadılar Bayramı ile özdeşleşen “Jigsaw”, zaman zaman ilk film Saw’un hazzını yaşatmakta zorlansa da seyirciyi kıvrak zekasıyla kendine bağlayan, orta şekerli bir kahve tadında… 

En iyi korku filmi olarak büyük bir hasılat yapan popüler Saw serisi Guinness rekorlar kitabına girerek bayağı sükse yapmıştı. İşte böyle bir tablonun parçası olan “Saw” serisinin sekizinci filmi “Jigsaw”, küllerinden yeniden doğarak beyazperdeye damgasını vurmaya çalışıyor. Filmi detaylıca irdelemeden evvel seri hakkında bazı hatırlatmalar yapalım.

Genel itibariyle seri, kendi mutsuzluklarından beslenen, yaptıkları kötülüklerden ötürü bedel ödemeyenler için bir nebze de olsa; ders niteliğinde olan seri “yaşa ya da öl” ve oyunu kurallarına göre oyna mantığını güderek seyirciye “iyilik yapın iyilik görün” mesajını yolluyor. Diğer bir deyişle; kurallara uymayıp içsel bir kaçış yaşadığınız takdirde bunun yaptırımsız kalmayacağını anlatıyor/ifade ediyor ve bunu da sert yollara başvurarak yapıyor. Seri aslında bir savunma mekanizması görevini görüyor. Psikanalisttik ve stratejik metotlara yer veren yapımcılar, seyircinin dikkatini çekmeye çalışarak, sorunlu kişilerin mayınlı tarladan kurtulmaları adına iradenin önemine değiniyor, çünkü iradenin korkuyu yendiği su götürmez bir gerçektir.

Peki, serinin yolculuğu nasıl başladı? James Wan ve Leigh Whannell tarafından yaratılan “Saw” aslında kısa metraj bir okul projesiydi, filmin sonradan aşırı ilgi görmesi nedeniyle uzun metraj olarak çekildi. Kısıtlı bir bütçeyle yola çıkan James Wan ve Leigh Whannell hikâyenin belkemiğini oluşturarak, zeki hamleler ve kurguyla ‘ortaya nasıl kafa yorucu bir film konur’ olgusuna ışık yaktılar.

TUZAKLARA DİKKAT!

Düşük bütçeli ilk film Saw’un gişe hasılatının tatmin edici sonuca ulaşmasıyla, ikinci filmin hazırlıklarına başladılar ve Saw ekibini büyüterek seri olma yolunda ilerledi, ta ki içsel olarak parçalanana değin… “Saw 3D The Final Chapter”ın başarısızlığa uğrayıp gişeyi yeteri anlamda besleyememiş oluşu, serinin ne yazık ki kaçınılmaz sonunu getirdi ve bu nedenle 7 yıl boyunca yeni bir “Saw” filmi beyazperdede boy göstermedi. Seyircilerin ısrarına ve baskısına dayanamayan Saw ekibi, seriye Jigsaw ismiyle devam etme kararı alarak şiddetin dozunu azaltıp, bilinçaltının kapılarını aralayan ölümcül tuzaklar inşa etti. 

Bu tuzaklara göre; hayatı olduğu gibi kabul etmeyen, insan olmanın ne demek olduğunu bilmeyen, empati kuramayanların kendi sonlarını hazırlıyor oluşlarını, kanlı oyunlarla ortaya koyan Jigsaw nam-ı diğer John Kramer’in bariz bir amacı var: yaptıklarınızla yüzleşin!

BİR OYUN OYNAYALIM MI?

Filmde şiddet, intikam ve öfke duygularıyla beraber kurbanlarına kaygan bir zemin hazırlayan John Kramer (Tobin Bell) “haydi bir oyun oynayalım” repliğiyle yeniden seyircinin dikkatini topluyor. Daha detaylı bir anlatımla beynimize şüphe tohumları yollayarak, sınırlarımızı zorluyor. Yalnız burada bir parantez açmak gerek, çünkü her seride olduğu gibi tüm şehirde hunharca seri cinayetler işleniyor ve kanıtlar her zaman olduğu gibi yine Jigsaw’u gösteriyor, oysa ki Jigsaw neredeyse 10 yıldır ölü olarak biliniyor.

Seyircinin bu nasıl mümkün olabilir, yoksa John Kramer geri mi döndü sorularını sormasına vesile olan film, aynı olayların sürekli yaşanmasıyla, merak ve heyecan unsurunu katbekat arttırıyor. Eski serilere nazaran detayları daha fazla genişleten film, gizemli bir atmosfer yaratmayı ikinci plana atıp bizi her ne kadar hüsrana uğratsa da hedef kitlesinden işkence mevzusunu uzaklaştırması yerli yerinde bir eylem!

Kanlı sahnelerin ötelendiği filmde, hikâyenin ön plana çıkmasıyla seyircinin odağı, karakterlerin içinde bulunduğu duruma yönleniyor ve ister istemez karakterlerle bağ kuruyoruz. Hatta geçmişe dönüş sekanslarının güçlendirildiği hikâyede, karakterlerin neden tuzaklara hapsedildiğine dair belirli izlenimlere erişiyoruz, ne de olsa hepsi birer suçlu! Buradan hareketle, bir suç işlediniz ve şimdi işlediğiniz bu suçla hesaplaşma zamanı diye haykıran katil, karakterlerin profillerini çıkartarak suç kriminolojisine/bilimine yeni bir dava ekliyor. Bu anarşist sistem düzeneğinde; yasalara aykırı bir davranışta bulunan katil aslında kendi kriminal yolculuğuna çıkıyor. Denklemin parçalarını birleştirmeye çalışan seyirci, bu duruma alışkın olduğu için, katilin neden böyle bir şey yaptığına takılmıyor, zira asıl önemli olan katilin kim olduğunu tahmin edebilmek… Hikâyeye herhangi bir yenilik katmadan ters köşe yapan film, deyim yerindeyse seyirciyi John Kramer meselesiyle yüzleştiriyor ve seyirci bulmacayı çözmeye çalışıyor. Bunun yanı sıra film, Dedektif Halloran, adli tıpçı Logan Nelson, asistanı Bonneville ile güzel bir polisiye kurgu yaratıyor ve bazı taşlar yerine oturuyor.

KENDİ ADALETİNİ KENDİN BUL!

Toparlayacak olursak, “Vampir İmparatorluğu”, “Zamanın Ötesinde” filmleriyle adlarından söz ettiren Alman yazar-yönetmen Spierig Kardeşler psikolojik ve ahlaki sorgulamadan yola çıkarak karakterlerin yaşadıkları psikolojik gerginlikleri, suç ve ceza arasındaki dengeye dayandırıyorlar. Tek handikap filmin finalinin tahmin edilebilir düzeyde oluşu… Spierig Kardeşler filmdeki sürpriz unsurunu bozdukları için, seyircinin hevesi kaçabilir belki ama fondaki Charlie Closer müzikleri eşliğinde durumun değişmesi mümkün.

Netice? Düşük bütçe ile yola çıkan Saw serisi pazarlama gücünü kullanarak yüksek bütçeli bir filme dönüşürken, önemli bir detayı atlıyor, o da şu: teknolojinin güçlü etkisiyle samimi atmosferi minimum seviyeye indirerek beyazperdeyi görsellikle boyamak… Buna karşın türevleri arasında kendine iyi bir yer edinen “Jigsaw” vicdan hesaplaşmaları, içsel arınma ve düzen içinde yeni bir düzen kurma hedeflerine yönelerek seyirciye “kendi adaletini kendin bul” diyor. Son sözde; çözümsüz kalan vakalar ile cezai sistemin işlevini yerine getirmediğine kadar birçok sorunun köküne inen “Jigsaw” bakalım bu kez sona erecek mi? Bekleyip göreceğiz…

http://www.arzucevikalp.net

info@arzucevikalp.net