Aşıkların ve Sevenlerin Zevkle Tüketebilecekleri Filmler

14 Şubat 2018

Sevgililer için sadece tek bir gün değil, tüm günler özeldir ve her daim birbirlerine hediye alıp, kart yazabilirler. Sömürü konusunda amacına ulaşan Sevgililer Günü, ister istemez insanda bir beklenti uyandırır ve sevgilisi olmayanlar kendilerini huzursuz hissederler. Açıkça belirtmek gerekirse; kapitalist arzuları harekete geçiren Sevgililer Günü birbirlerine normal günlerde hediye almayan sevgilileri o özel günde almaları için zorlar. Sevgililer günü eğer sevgilinizle buluşacaksanız ona vereceğiniz en güzel hediye onun yanınızda aldığınız soluktur. Tüketime katkıda bulunmak istemeyen sevgililer birbirlerine kart hediye edebilirler. Eğer illa hediye alacaklarsa da dvd veya roman iyi bir tercihtir.

Aşıkların Azizi olarak ilan edilen ‘San Valentine’ ya da diğer adıyla Valentinus, Hristiyan rivayetine göre Roma azizlerden biridir ve 14 Şubat günü cinayete kurban gitmişti ve Valentine’nin onuruna bir kutlama yapılmıştır Bugün o nedenle Sevgiler Günü kutlanır. Peki, bugün tarihte nasıl bir yere sahiptir?

Valentine, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında kullanılır. Valentine’s Day ise 1381 tarihli Parlement of Foules isimli kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'de geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak tarihe geçmiştir.

Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar verip, birbirlerine Valentine diye hitap etmişlerdir. Kimi tarihçilere göre, sadece bir efsane olan Valentine’s Day, günümüzde sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak kutlanmaktadır.

Deyim yerindeyse, kapitalizm ve tüketim meselesinin en büyük destekçisi olan Sevgililer Günü, okun yaydan çıkmasıyla tamamiyle satış efsanesine dönüşerek, tek bir hedef kitle olan ticari sömürü anlayışını benimsemiştir. Aşk iki kişiliktir” diyen Ataol Behramoğlu’nun lafını hiçe sayan Sevgililer Günü ne yazık ki, bir gösteriş savaşı ve sanatı haline dönüşmüştür. Kör kör parmağım gözüne misali… Amaç ise, aşkı dünyayla beraber yaşamak, kalıplara dökmek ve duyguları pazarlamak… Pahalı hediye alma yarışı ise cabası!

Bu kadar detaylı açıklamadan sonra şimdi sırada sizler için hazırladığımız filmler…

*Wonder (Mucize, 2017)

Yüzünde ciddi bir deformasyon sorunu olan bir çocuğun trajik hikayesini, kuvvetli aile bağları üzerinden anlatan

Yazının devamı...

Yeşilçam Hiçbir Zaman Eskimiyor

11 Ocak 2018

Hepimiz o güzel ve pirüpak duyguların hakim olduğu Yeşilçam filmleri ile büyüdük, o filmler kimi zaman en iyi yoldaşımız, kimi zaman da en iyi sırdaşımız oldular. Hatta bizi bize anlatıp hayat dersleri verdiler ve o hayat dersleri ile yaşamımıza yepyeni şekiller verdik. O filmler sırtımızı dayayabileceğimiz bir dayanaktan ziyade, samimiyetin ve sıcaklığın merkezi oldular.

Kel Mahmut, Yaşar Usta, Vecihi, Badi Ekrem, Hafize Ana, Şaban gibi karakterleri hangimiz unutabiliriz ki? Yeni nesil bile halen bu filmleri konuşuyor ve hatta son zamanlarda yeniden Yeşilçam’a ciddi bir dönüş var. Nostalji etkisini yaratmak adına Yeşilçam tadında filmler çekmeye çalışıyorlar ama, aynı tadı bulamıyoruz. Peki neden? Bunu şu şekilde açıklamak gerek: içimize işleyen samimi filmler yapılmıyor, gülerken ağlatmıyorlar veya ağlatırken güldürmüyorlar. Ağırlıklı olarak karakter odaklı sinema anlayışımız rafa kalktığı için, seyirciyi ajite eden, içi çok dolu olmayan, gereksiz yere şişirilmiş ve sadece eğlencelik ambalajında paketlenmiş filmler izliyoruz. Senaryo matematiğinin doğru kurulamıyor oluşu da cabası…

Arzu Film farkı…

Arzu Film’in filmlerinde gerçekler ve durumlar ajite edilmeden anlatılıp, aralara mizah serpiştirilirdi ve mizah aracılığıyla kurguya şekil verilirdi. Didaktik unsurundan kaçan, Ertem Eğilmez aksiyondan çok teatral bir dram, melodram ve komedi arasında dolanıyordu. Karakterlere ve diyaloglara aşırı vurgu yaparken, kendi hayatından kesitler paylaşıyordu. Filmlerin seyirci üzerindeki etkisinin yanı sıra seyircinin filmler üzerindeki payı daha önemliydi. Filmlerinde hayat dersi vermeyi seven Eğilmez, aslında her zaman sıcak bir aile ortamına önem verdiği için, halka hitap edip halk ile bütünleşirdi. Büyük şehirlerde kopuk ve dejenere bir hayat sürülürken, Eğilmez’in filmlerinde etken bir güce sahip olan aile kurumu seyirciyi her daim içine alıyordu.

Neden geçmişe dönüş var?

Dönem ve yaşam şartlarının değiştiğini göz önünde bulundurursak, kalbe dokunmayan filmlerden sıkılan insanlar geçmişin ayak seslerine kulak verip özel bir bağ kurmak istiyorlar. Tabi şunu da unutmamak lazım: Amerikan kültürü ile dolup taştığımız şu günlerde, filmlerde onların izlerine rastlıyoruz. O kültürün yaşam biçimimize yansıyor oluşu, filmlerdeki odağın farklı bir noktaya kaymasına neden oluyor. Bazen aynı sahneleri izliyor gibi oluyoruz, bu da üretimin azaldığının net bir göstergesi… Durum komedisi ile harmanlanan ve kültürel bağları koruyan Yeşilçam filmleri eski günlere duyulan özlemimizi pekiştirdiği ve halen çok sevilerek izlendiği için, artık yapımcılar o tarz filmlere yöneliyorlar.

Durum komedisi kaba komediye yenildi!

Yerini kaba komediye bırakan durum komedisi aslında bir vizyon işidir ve önemli olan gerçek hayattan doneleri senaryoya ekleyerek tatlı bir ironi ortaya koymaktır. Yani durumlardan bir mizah yaratmaktır. Mizah ile hedef tam on ikiden vurulur ve doğallık korunursa durum komedisi açısından daha yararlı olur diye düşünüyoruz. Nasıl ki Hollywood’dan Peter Sellers gibi bir usta bir komedyen çıktıysa, Türkiye’den de Kemal Sunal gibi bir komedyen çıktı. Bu gerçeği yadsıyamayız ancak hepimizin bildiği üzere şu an Recep İvedik tarzındaki kaba komediler iş yapıyor. O eski samimi duygular ne yazık ki günümüzde yeni bir biçime büründüler: yapaylık! Şu çok önemli ki, halkla fazlasıyla temas kuran kaba komediler tekdüze kalıyorlar, yani anlık bir haz yaşatıyorlar.

Yazının devamı...

Bir Türlü Final Yapamayan Efsanenin Son Çığlıkları…

27 Kasım 2017

Cadılar Bayramı ile özdeşleşen “Jigsaw”, zaman zaman ilk film Saw’un hazzını yaşatmakta zorlansa da seyirciyi kıvrak zekasıyla kendine bağlayan, orta şekerli bir kahve tadında…

En iyi korku filmi olarak büyük bir hasılat yapan popüler Saw serisi Guinness rekorlar kitabına girerek bayağı sükse yapmıştı. İşte böyle bir tablonun parçası olan “Saw” serisinin sekizinci filmi “Jigsaw”, küllerinden yeniden doğarak beyazperdeye damgasını vurmaya çalışıyor. Filmi detaylıca irdelemeden evvel seri hakkında bazı hatırlatmalar yapalım.

Genel itibariyle seri, kendi mutsuzluklarından beslenen, yaptıkları kötülüklerden ötürü bedel ödemeyenler için bir nebze de olsa; ders niteliğinde olan seri “yaşa ya da öl” ve oyunu kurallarına göre oyna mantığını güderek seyirciye “iyilik yapın iyilik görün” mesajını yolluyor. Diğer bir deyişle; kurallara uymayıp içsel bir kaçış yaşadığınız takdirde bunun yaptırımsız kalmayacağını anlatıyor/ifade ediyor ve bunu da sert yollara başvurarak yapıyor. Seri aslında bir savunma mekanizması görevini görüyor. Psikanalisttik ve stratejik metotlara yer veren yapımcılar, seyircinin dikkatini çekmeye çalışarak, sorunlu kişilerin mayınlı tarladan kurtulmaları adına iradenin önemine değiniyor, çünkü iradenin korkuyu yendiği su götürmez bir gerçektir.

Peki, serinin yolculuğu nasıl başladı? James Wan ve Leigh Whannell tarafından yaratılan “Saw” aslında kısa metraj bir okul projesiydi, filmin sonradan aşırı ilgi görmesi nedeniyle uzun metraj olarak çekildi. Kısıtlı bir bütçeyle yola çıkan James Wan ve Leigh Whannell hikâyenin belkemiğini oluşturarak, zeki hamleler ve kurguyla ‘ortaya nasıl kafa yorucu bir film konur’ olgusuna ışık yaktılar.

TUZAKLARA DİKKAT!

Düşük bütçeli ilk film Saw’un gişe hasılatının tatmin edici sonuca ulaşmasıyla, ikinci filmin hazırlıklarına başladılar ve Saw ekibini büyüterek seri olma yolunda ilerledi, ta ki içsel olarak parçalanana değin… “Saw 3D The Final Chapter”ın başarısızlığa uğrayıp gişeyi yeteri anlamda besleyememiş oluşu, serinin ne yazık ki kaçınılmaz sonunu getirdi ve bu nedenle 7 yıl boyunca yeni bir “Saw” filmi beyazperdede boy göstermedi. Seyircilerin ısrarına ve baskısına dayanamayan Saw ekibi, seriye Jigsaw ismiyle devam etme kararı alarak şiddetin dozunu azaltıp, bilinçaltının kapılarını aralayan ölümcül tuzaklar inşa etti.

Bu tuzaklara göre; hayatı olduğu gibi kabul etmeyen, insan olmanın ne demek olduğunu bilmeyen, empati kuramayanların kendi sonlarını hazırlıyor oluşlarını, kanlı oyunlarla ortaya koyan Jigsaw nam-ı diğer John Kramer’in bariz bir amacı var: yaptıklarınızla yüzleşin!

Yazının devamı...

Madalyonun Bir Yüzünde Leziz Yemekler, Diğer Yüzünde ise Ölüm…

14 Ekim 2017

Ruhsal çöküş krizini komedi sosuna bulayarak hikayelendiren “Sofra Sırları”, bilinçaltımızın altını üstüne getirerek, perdedeki ortadan ikiye bölünmüş karakterle adeta özdeşleşmemizi sağlıyor. Karakterin yaşadıklarını gerçek hayatla örtüştüren film, bazı travmaları atlatmak için insanların düş kurmalarının yanı sıra kendilerine ait bir alternatif dünya yaratmalarının onlara daha fazla yararı dokunacağına kanaat getiriyor, çünkü o dünya insanları hayata bağlar. Filmin altında yatan ana fikir ise şu: insanlar her şeyden önce beyinlerine kazıdıkları negatif etiketlerden kurtulmalılar ki, ileride o negatif etiketler şiddetle yönetilen sapkın eylemlere dönüşmesin.

Türk Sineması sulu zırtlak/kaba komedilerin hâkim olduğu bir dönemi yaşarken, seyircinin sıkılmadan ve heyecanla izleyeceği bir film olan Sofra Sırları’nın, 24.Adana Film Festivali Ulusal Yarışma bölümünde seyirci ile buluşması yerli yerinde oldu. İzleyicilerden büyük alkış toplayan “Sofra Sırları” üzülerek belirtiyoruz ki, herhangi bir ödülle taçlandırılmadı, Türk sineması için yeri büyük olan filmin ödülle taçlandırılmayışı bir hayli şaşırtıcıydı. Oysa ki birçok filme bir ya da daha fazla ödül verilmişti. Biz de bu haksızlıktan yola çıkıp her şartta filme sahip çıkmak istedik.

Peki, bu kadar beğenilen “Sofra Sırları” nasıl bir film? Sıradan bir Türk filmi olmadığını deneysel bir çerçeve çizerek kanıtlayan, “Sofra Sırları” klasik Yeşilçam’ın güncellenmiş halini günümüze uyarlayan sıkı bir psikolojik film… Kâh hüzünlü, kâh komik sahnelere haiz “Sofra Sırları” hikayesinin altına sakladığı vurgulamalar ile, izleyicinin bakış açısını değiştirip, farklı bir ruhsal boyuta geçmesini sağlayarak, içinde bulunduğu hayatı derinlemesine sorgulamasına vesile oluyor.

Patriarkal düzen, otorite baskısı ve yemek kültürü

Patriarkal düzene boğun eğen ve kaderine razı gelen bir kadının yaşadıklarını trajik bir şekilde merkeze alarak kadınlara yönelik bir hikâyeyi huzurumuza sunan yazar-yönetmen Ümit Ünal, ciddi meseleleri ağır bir şekilde anlatmaktansa kara mizah tekniğine başvurarak hem seyircinin hakikatlerden kopmamasını hem de gülüp geçmesini istiyor. Kadınların kendilerini baskı nedeniyle özgür bırakamadıklarını ve bu sırf sebepten ötürü öfkenin hayatlarına müdahale ettiğini ve zamanla iç kriz yaşandığını kritik ederek, hayata kaçan bir tren gözüyle bakmamamız gerektiğini anlatıyor. Zamanın boşa harcanmayacak kadar önemli olduğuna hikayesinde değinen Ünal, evliliğin bazen insanı kısıtladığını, tükettiğini ve aşkı öldürdüğünü Sofra Sırları ile ortaya koyuyor. Bu bağlamda, filme sıkıca bağladığı Neslihan karakterini detaylı bir biçimde teatral atmosferin kollarına bırakarak perdeye yaftalayan Ünal, Neslihan’ın travmalarını, kişilik bölünmelerini, düşlerini ve kafasının içinde dönen planları tüm çıplaklığıyla hikâyeye aks ettiriyor.

Adeta Neslihan’ın sahnesi olan Sofra Sırları, onun dilemmalarını ve çatışmalarını seyirci ile buluşturarak, kendini yeniden keşfetmesine ve arzularını istediği şekilde yönetmesine olanak tanıyor, çünkü filmin anahtarı Neslihan’da saklı ve kilitli kapıları sadece kendisi açabiliyor. Mutluluğu ancak hayallerinde tadan Neslihan evlilik nedeniyle yaşadığı mutsuzluktan ve depresyondan kurtulmak için onu üzenlere ölüm dersi veriyor. Ölümü metaforlarla bağdaştıran Ünal, alt metinlere yerleştirdiği zeki taşlamalar ve ironilerle Neslihan’ın iç dünyasının çok karışık olduğunu gerçek ile hayal arasındaki ince bir ipte salıncak misali sallandığını gözler önüne seriyor. Nedenini ise şu şekilde açıklamak gerek: Şehirli bir kadının taşra yaşantısına uyum sağlayamadığı için deli gibi yemek yapışı filmin altyapısını oluşturduğu gibi, aynı zamanda da karakterin asıl meselesi olan uyumsuzluk ilkesine parmak basıyor. Deyim yerindeyse, Türk örf ve geleneklerinde yemek kültürü ile misafirlik kavramı önemlidir. Masalar donatılır, ta ki masada eksik bir şey kalmayana değin…Bunu çok iyi bilen Neslihan, yemeği bir silah olarak kullanarak iki özlü söze atıfta bulunuyor: “İntikam soğuk yenen bir yemektir” ve “Erkeğin midesine giden yol kalbinden geçer”. Eşine ne yaparsa yapsın yaranamayan Neslihan tatminsiz bir eşin çilesini daha fazla çekmek istemediği için aydınlık tarafını yok ederek karanlık tarafına yöneliyor. Bu da bize, kadınların seslerini çıkartmadıkları için kullanıldıklarını ve metalaştırıldıklarını anlatıyor. Neslihan tepkisini dile getirmek için sürekli evine gelen kişilere “al bu yaptığımı ye, bak çok lezzetli oldu” lafıyla ruhunda gömülü olanları bu yolla dışarı atıyor. Yemek yemenin önemine değinen Neslihan zaman zaman tadı güzel şeylerin çok tehlikeli olacağının sinyallerini vererek, görünüşe aldanmayın! diye seyirciye gönderme yapıyor. Lafın özü, çevresindekileri kolayca kandıran, göz boyayan ve ikna etme konusunda uzman olduğunu kanıtlayan Neslihan karakterine can veren Demet Evgar, usta oyunculuğuyla sinsi ve şeytani bir kadının neler yapabileceğine dair tüm doneleri elimize tutuşturuyor sanki… “Dışı sizi, içi bizi yakar” cümlesine dikkatleri çekerek, büründüğü karakterle neredeyse aynı kişiliğe sahip olduğuna bizi inandıran Demet Evgar “hinlik” işte böyle bir şeydir diyor ve rolü için biçilmez bir kaftan olduğunu her şekilde belli ediyor.

Söz gelimi, kadınlar bazen problemlerini nedensiz bir şekilde içlerine atıp, üzüntülerini ve öfkelerini eylemleriyle belli ederler. Bu düşünceyi geliştiren Ümit Ünal, hikâyeyi dramatize ederek toplumumuzda her gün meydana gelen baskıyı ve duygusal/psikolojik şiddeti aşina olduğumuz normlar üzerinden değil, ampirik metotlar üzerinden naklediyor. Yer yer patriarkal düzeni çatırdatan film, kadınlara dikkat etmek gerektiğinin önemine değinerek, onların da duygularının olduğunu net bir şekilde açıklıyor ki, mesaj yerine ulaşsın.

Yazının devamı...

Güvendiğiniz Dağlara Kar Yağarsa…

20 Eylül 2017

Süslü ve görsel efektlere bezeli filmlerden oldukça sıkılmışken, dramatik bir konuyu sarkastik bir biçimde perdeye yaftalayan Barry Seal, vizyona girdiği zaman içimizde adeta bir umut yeşerdi. Pablo Escobar ile bağ kuran ve 1980 yılına uzanarak nostaljik bir ritim tutmaya çalışan film, Güney Amerika’nın geçmişinde neler olup bittiğini ortaya koyuyor.

Uzun süredir beyazperdede seyirciyi etkilemekte zorlanan Tom Cruise, son filmi “Barry Seal” ile yeniden özüne döndü. 1986 yılında “Top Gun” filmiyle büyük bir başarı yakalayan Tom Cruise, “Barry Seal” filminde seyirciye retro havası solutarak, Top Gun filminden fırlayan bir pilot edasıyla eski günleri bugüne taşıyor. Donanma pilotu olan Pete Mitchell'ın (Maverick) Top Gun onur ödülünü almak için verdiği mücadeleyi anlatan film, Tom Cruise’un gençlik hallerini en iyi yansıtan filmlerden biri. Her ne kadar Barry Seal filminde yaşlanan bir Tom Cruise ile karşılaşsak da fevkaledenin fevkinde olan Cruise, yerinde oyunculuğu ve inandırıcılığıyla seyirciye kemerlerinizi bağlayın mesajını veriyor. Hem uyuşturucu kartellerinin babası olarak kabul edilen Pablo Escobar (http://www.haberturk.com/yazarlar/arzu-cevikalp/1018053-kirlenen-cennet) hem de CIA için çalışan (silah kaçakçılığı) Barry Seal, pilotluk ve uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor. Barry Seal’in en büyük olayı ise her yerden paçayı sıyırmak!

“BEN NASILSA KURTULACAĞIM VE SİZ BİR ŞEY YAPAMAYACAKSINIZ”

Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçısı Pablo Escobar'ın hayatını konu alan ve Narcos dizisinde ismi geçen Barry Seal pilotluk konusunda nam salan bir havacı aslında… Sinemada uzun zamandır gerçek hikayeleri işleyen ve sıkmadan seyirciye aktaran filmleri oldukça özlemişken Barry Seal filminin beyazperdede hayat bulması yerinde oldu.

Sözün özü, durum komedisine bulanan aksiyonun, ironik bir biçimde Tom Cruise tarafından hikâyeye yansıması ve bununla beraber komedi ruhunun korunarak aşırıya kaçmaması filme karşı olan sempatimizi arttırıyor. Tam sinemada gerçek satmıyor derken zeki manevralarla donatılmış belgesel-vari ve biyografik film olma niteliğini taşıyan Barry Seal’ın sıra dışı anlatım tarzı, eğlence dolu sahneleri ve renkli kurgusu seyirciyi etkiliyor. Kendine has bir film olma özelliğini taşıyor oluşu ise zevkle izlenmesine vesile oluyor.

Yolsuzluk, yozlaşma ve raydan çıkma olaylarına göz kırpan, 70’lerde çekilmiş havası yansıtan sahneleriyle sanki bir portreyi anımsatan Barry Seal, CIA’nin iç yüzünü görmemizi sağlarken, 1980’li yıllarda Amerika’nın türlü türlü yollara başvurduğunu ortaya koyuyor. Buna yasal olmayan yollar da dahil! Medyada Barry Seal hakkında çıkan bazı sırları ortadan kaldırmaya çalışan CIA için çalıştığını belirten garip adam Schafer, esasında Barry Seal’e yakınlaşarak bir tür tehlikeli oyunların kumandanlığını yapıyor.

Avlanmayı iyi bilen Schafer avını yakalamak için oltaya bir yem takarak istediği hedefe ulaşmaya çalışıyor ve bu sayede Pablo Escobar ve onunla iş birliği yapanlar hakkında istihbarat topluyor. Toplum kurallarına uymayan, başkalarından bağımsız, başına buyruk bir şekilde takılan Barry Seal’in tüyler ürpertici yaşamını seyrederken aklınıza “Catch Me İf You Can” filminin gelmesi kuvvetle muhtemel… Filmin birçok sahnesinde “ben nasılsa kurtulacağım ve siz bir şey yapamayacaksınız” cümlesini sürekli ağzına dolayan Barry Seal biraz kibirli, biraz egolu, biraz da megaloman olduğunu kanıtlayarak seyircileri roller-coaster ile eşsiz bir maceraya davet ediyor. Filmin başından sonuna kadar başımız dönüyor.

Kaçak uyuşturucu ticaretini, büyük acıyı, Güney Amerika’nın (Buna Amerika’da dahil) içinde bulunduğu durumu ve milyonlarca insanın hayatının yandığını anlatan filmin en büyük özelliği ise stilize edilmiş atmosferi, manzaralı mekanları ve onları aksiyonun içine yerleştiriyor oluşu…

Yazının devamı...

Tek Kimlikte Yediz Olmanın Getirdiği Lanet!

5 Eylül 2017

Kardeşlik sevgisini/duygusunu tamimiyle yok ederek nefrete dönüştüren, tek çocuk yasasını ortaya koyan ve onları acımasızca ailelerinden koparan bir hükümete sahip olsaydınız ne yapardınız? Ne kadar iç burkucu olduğunu anlatmaya dahi gerek yok, çünkü “What Happened To Monday”, bu gerçeği beyazperde ile buluşturuyor. Paylaşımı tatmadan yaşayan tek çocukların kardeş sahibi olamayacaklarını sert söylemlerle destekleyen film, insanların barbarlaştığını ve vahşileştiğini iktidar gücüne dayandırıyor. Böylece tarih yeniden tekerrür etmiş oluyor.

İstatistiki bilgilere göre 1950’lerde 1 milyardan az olan dünya nüfusunun 2,5 milyar olduğu ve 50 yıl içerisinde nüfusun 7 milyara ulaştığı ortaya konulmuş. Son rakamlar ise nüfusun 7 milyarı aştığı yönünde… Hızla artan nüfusun 2050 yılında 10 milyar olması bekleniyormuş. Bu oranın yükselmesinin en büyük sebebinin ‘birden fazla çocuk dünyaya getirme’ ve ‘gereğinden fazla üreme’ olduğu söyleniyor, ama Avrupa’da (özellikle İtaya ve Fransa) bu oran diğer ülkelere oranla daha az.

Aslına bakarsanız ilahi yaşamın önemli bir kuralı var, o da doğum ve ölüm! Nasıl ki doğum varsa, ölüm de vardır. Yani yaşam bir düzen içinde işler ve bunun önüne geçmek ilahı olarak yanlıştır. Hatırlarsanız Çin Hükümeti yıllardır tek çocuk politikasını sürdürüyordu, ta ki Aralık 2016 tarihine değin…

Hatta geçenlerde Çin Hükümeti 'tek çocuk' politikasının değiştirilip 'iki çocuk' yapılacağını duyurmuştu. Çin hükümeti nüfustaki cinsiyet dengesizliğinin, işgücü azalmasının ve nüfusun hızlı artışının önüne geçmek için 1970'li yıllarda tek çocuk uygulamasına geçmiş ve ikinci çocuğa sahip olanlara ağır cezalar vermişti.

Bu acı gerçekten yola çıkan “What Happened to Monday” 2070’li yılların distopik krallığında, “tek çocuk yasası” dayatmasını perdeye yaftalayarak, artan nüfusun ancak bu şekilde azalacağını ön görüyor. Açıkça altını çizmek gerekirse, bu konuyu birçok distopik filmde gördük, lakin konu hiçbir zaman ana hikâye olarak seyirciye sunulmamıştı, seyirci hep yan hikâye olarak izlemişti. İlk defa ana hikâye olarak beyazperdede boy gösteren film, Netflix’te yayınlanan %3 dizisinin finalinde meydana gelen olaylara yeşil ışık yakarak, tek çocuk yapmanın ‘ideal’ olduğuna kanaat getiriyor.

Yönetim ile beraber, faşist rejimin gölgesi altında kalan ve bu rejimin doğru olduğunu savunan Çocuk Tahsisi Bürosu” yöneticisi Nicolette Cayman, varoluşu ve onun getirdiği yasayı sorgulayarak seçim ve tercih hakkımızın olmadığını belirterek toplumun özgürlüğünü elinden alıyor.

“BEN VARKEN SİZE SÖZ DÜŞMEZ”

Tanrı’nın işine karışan ve ipleri eline alan acımasız ve sadist ruhlu Cayman, padişahçılık oynayarak, dünyanın nüfusunun kontrol edilemez boyutlara ulaştığını ve kıtlığın insanlığı kasıp kavuracağına inandığını ve bu uğurda her şeyi yapacağına inanıyor. Aslında bu şu demek oluyor:

Yazının devamı...

Kara Kule Aydınlığa Kavuşamadı!

24 Ağustos 2017

Korku ustası Stephen King’in romanlarını çoğumuz severek okuduk ve halen de okumaya devam ediyoruz. Bildiğiniz üzere King’in birçok romanı beyazperdeye ve televizyona uyarlandı. İşte yine o meşhur an geldi çattı ve en nihayetinde uzun soluklu roman serisi “Dark Tower” beyazperdede! Fragmanı ilk izlediğimizde içimizde büyük umutlar doğdu, lakin filmi izledikten sonra bu umutlarımız uzaklara yolculuk etti. Kulağımıza çalınan bir bilgiye göre film çok uzun sürede çekilmiş ve sürekli ertelenmiş. Eğer çok uzun sürede çekildiyse, gerçekten de yazık olmuş. Keşke farklı açılardan ele alınsaydı.

Kendine has jargonuyla korku ve gerilim türünün kralı olarak anılan Stephen King şu ana kadar en çok konuşulan yazarlardan biridir. Romanları hem çok satmış, hem de birçok filme adapte edilmiştir. Bazıları çok sevilmiş, bazıları da ‘olmamış’ olarak nitelendirilmiştir. Şu sıralar büyük eleştiri yağmura tutulan “Mr Mercedes” dizisiyle gündemde olan ve dizinin yürütücülüğünü üstlenen King, son filmi “Dark Tower” ile eleştirmenlerden ne yazık ki geçer not alamayarak tozlu rafların baş köşesine yerleşti. O halde şunu soruyoruz: Film adı gibi iç karartıcı mıydı? İşte bu sorunun cevabını siz seyircilere bırakıyoruz. “Dark Tower” serisini okuyanlar için film büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor, fakat seriden bihaber olanlar için orta şekerli bir kahve tadında olabilir. Bekleneni tam olarak veremeyen filmin en büyük sorunu efekt sosuna bezenmiş sahneler (akla ve düşünce sistemine uygun değil) ile ütopik bir seyirlik olarak kayda geçmesi… Teknolojik efektleri sonuna kadar kullanan film, seyirciye mantık çatışması yaşatarak gerçeklerden oldukça uzaklaşıyor. Şunu şiddetle belirtmeliyiz ki, Stephen King normalde gerçeklikten uzak bir yazardır, lakin bunu efektlerle daha da çekilmez hale getirmek King’in ruhuna zarar verdiği gibi, seyirciyi heyecanlandırmıyor.

BU FİLM BİZE NE ANLATIYOR DEMENİZ KUVVETLE MUHTEMEL

Paralel ve alternatif evren argümanını oldu da bitti maşallah’a getiren yönetmen Nikolaj Arcel detaylara yönelip hikâyeye derinlik katmaktansa hızlı bir şekilde hikâyeyi sindirmemize izin vermeden sonlandırmaya bakıyor. Çocuk karaktere (Jake) gereğinden fazla odaklanan yönetmen diğer karakterleri gölgede bırakıyor ve filme ismini veren Kara Kule’nin işlevini tam anlamıyla hikayelendiremiyor. Oldukça durağan oluşu da buna tuz biber ekiyor. Montajlanmamış sahneler filmin içeriğini bozarken, seyirci nasıl bir film izlediğini kafasında tahayyül edemiyor ve dikkati dağılıyor. Filmde işlenen temaya göre Kara Kule gerçek dünya ile öteki dünyayı birbirine bağlayan ve evreni bir arada tutan bir köprü…. Eğer o köprü yıkılırsa öteki dünyadan canavarlar gelir inancı aşılandığı için gardiyan (İdris Elba) diğer adıyla excalibur kuleyi koruyor, ta ki kötü bir olay olana değin… Siyah Giyen Adam (büyücü Walter) güya evrene ve dünyaya hükmetmek için onu yıkmaya çalışıyor. İşte bu noktada devreye özel güçleri olan kurtarıcı Jake giriyor ve hikâye iyice arap saçına dönüyor. Gerçek ve rüya arasında yol alan, başarılı bir atmosfer yaratamayan film, rüyaları merkeze alarak zaman zaman bize King’in kendi filmleri arasında bir sıçrama yaptığını anımsatıyor sanki…

KARA KULE’NİN ORTAYA KOYDUĞU ŞEY NE?

Filmin başlarında korkuyu ve gerilimi perdeye yansıtan yönetmen filmin ilerleyen sahnelerinde ne yapacağını bilemeyerek raydan çıkıyor, dolayısıyla hikâye de böylece tadını kaybediyor ve o noktada aklımıza çocuk karakteriyle ünlü olan “Pan’ın Labirenti” filmi geliyor. Sanki Stephen King filmi değil de başka bir film izliyor hissine kapılıyoruz. Söz gelimi, ilki 1982 yılında basılan ve toplam 8 kitaptan oluşan bir seri olarak okuyucu ile buluşan Kara Kule’yi bu denli kısa bir süreye (95 dakika) sığdırarak eksik bir şekilde seyircinin beğenisine sunmak pek akıl karı bir iş değil… Fantezi ve bilim kurgunun birleşiminden doğan Kara Kule serisi aslında yaşadığımız dünya içinde değişik dünyalar olduğunu, farklı dünyalardaki farklı zaman diliminin nasıl ve ne şekilde işlediğini anlatıyor, fakat film “Yüzüklerin Efendisi” filminden ilham alarak karışık bir salata ortaya koyuyor. Başka bir okumayla, dünyayı neden yok etmeye çalıştığını kestiremediğimiz Siyahlı Adam ve hakkında hiçbir spesifik bilgiye sahip olmadığımız Jake, Stephen King evrenini yerle yeksan ediyor.

Özetle Kara Kule serisi, ilk romandan son romana kadar okuyucu dehşet içerisinde bırakırken, film ise serideki olaylara yarı yoldan dalarak seyirciye dramdan ve bilinçten yoksun bir film bırakıyor. Karanlık bir tablodan kurtulamayan filmin tek iyi tarafı neredeyse birçok filme konu olan 1408 efsanesinin hikâyeye monte ediliyor oluşu. Hatırlarsanız King’in “1408” isimli bir filmi var ve o filmde 1408 rakamlarının esrarını anlatıyor, burada da benzer bir durum söz konusu.

Geldik en kritik kısma… Usta oyunculuğu ve inandırıcılığıyla seyircinin dört tarafını kuşatan İdris Elba her ne kadar filmin rotasını diğer yöne çevirse de, adeta çizgi romandan fırlamış bir karaktere bürünen

Yazının devamı...

“Nefesimin yettiği kadar sinemanın içinde olmak istiyorum”

6 Kasım 2016

Genç yaşında çektiği “Albüm” filmiyle dikkatleri üzerine çeken yazar-yönetmen Mehmet Can Mertoğlu, çocukları olmayan bir çiftin verdiği mücadeleyi bir resim çerçevesi misali duvara asıyor ve o resmi herkesin görmesini istiyor. O resme iyi bakın, çünkü hayatınızı iyi yönde değiştirecek. Toplumun gerçeklerini filme monte eden yönetmenin, farklı bir şablon üzerine oturttuğu film, hem yönetmenin inovatif tavrını ortaya koyuyor, hem de Türk Sinemasına yeni bir soluk getiriyor.

Yine festival için yolumuz Antalya’ya düştü. Festivalde bir hayli konuk vardı, o konuklardan biri de iki yıl önce “Sivas” filmi hakkında ‘Rixos Downtown’ otelinde röportaj yaptığımız Muttalip Müjdeci oldu. Müjdeci bu kez “Albüm” filmiyle izleyicinin karşısına çıkıyor. Biz de kendisini çok sevdiğimizden ve samimi bulduğumuzdan ötürü kendisi ile yeniden söyleşelim dedik. Aynı yerde, aynı havayı solumak bir hayli ilginç oldu doğrusu…

Altın Aslan Ödülü için yarışmak üzere 71. Venedik Film Festivali'ne seçilen ve Jüri Özel Ödülü'nü kazanan, 88.Akademi Ödülleri, ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında Türkiye'nin Oscar aday adayı olan “Sivas” filminde yer alarak adından söz ettiren Muttalip Müjdeci, filmi Albüm ’de baş komiseri canlandırıyor.

Ödül alacak projeleri önceden kestiren ve o projelere dâhil olan Muttalip Müjdeci’nin ayağı “Albüm” filmine tıpkı “Sivas” filminde olduğu gibi uğurlu geldi. Cannes'da Eleştirmenler Haftası’ bölümünde yarışan filmi ile ‘Yılın En Yenilikçi Yönetmeni’ ödülünü alan yönetmen Mehmet Can Mertoğlu, yine aynı şekilde Adana Film Festivalinde En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Senaryo’ ve ‘En İyi Sanat’ ödüllerini kucakladı, ama ne yazık ki Antalya Film Festivalinden eli boş döndü. Filmin ödül almasını ummamıza rağmen jüri bizi hüsrana uğrattı.

Bu kadar konuşulan ve Adana Altın Koza ’da ödül toplayan film hakkında bilgi edinmek veya merakını gidermek isteyenler olursa Muttalip Müjdeci ile yaptığımız keyifli röportaja göz atabilirler. Ufak bir ara not: film 4 Kasım’da vizyonda!

Arzu Çevikalp: Film, Cannes’da tek uzun metrajlı film olarak gösterildi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Muttalip Müjdeci: “Albüm”filmine Kayseri’de dâhil oldum. Senaryosunu okuduğumda çok ilginç geldi ve daha o zaman filmin başarılı olacağını ve büyük bir festivalde gösterileceğini anladım. Cannes olması bir ayrıcalıktı, çünkü yönetmenin ilk filmiydi. Orada yarışması bile güzel oldu. O sene Türkiye’den tek film gitti.

Yazının devamı...