İstanbul Film Festivalinde gösterilen “The Duke of Burgundy Burgonya”(Burgonya Dükü), festivalin en ağır filmlerinden biri. Tıpkı David Lynch filmleri gibi bulmaca dolu, filmi ne yazık ki bir kere izlemeniz yeterli değil, çünkü detayları keşfedebilmeniz için birkaç kere izlemeniz gerekiyor, aksi takdirde film havada kalabilir. Sürekli sorgulamanız için hamleler yapan film, seyirciyi zorlamayı sevdiğinden, her bir sahnesini karışık öğelerle donatıyor. Unutmadan hatırlatalım film 8 Mayıs’ta vizyona giriyor.

Bu ara kelebekleri merceğe alan bağımsız filmler artış göstermeye başladı, altında yatan nedeni de şu şekilde yorumlayabiliriz: kelebeklerin ömrü çok kısa olur, sanıyoruz ki kendimizi kelebeklerin yerine koyarak, ya da onlarla empati kurarak hayatımıza değer vermemiz gerektiği mesajını bize iletmeye çalışıyorlar.

Kelebekler ve insanlar arasında bir bağ kuran “Burgonya Dükü”, kelebeklerin yaşam biçimlerini, insanlar ile eşleştirerek, farklı bir paralel hikâye ortaya koyuyor. Makale-vari bir film olarak nitelendirdiğimiz “Burgonya Dükü”, teorisel açıklamalarla hikâyenin izleğini oluşturuyor ve bu izlekte yer alan olayların sürekli değişik versiyonlarla yineleniyor oluşu, akıllara soru düşürüyor.

İngilizlerin klasik şablonunu oluşturan imparatorluk sistemindeki dük kavramını inceleyen film, bunuBurgonya Dükü ile ilişkilendiriyor. Tabi bunların hepsi mizansenin bir parçası… ‘Burgonya Dükü’, nam-ı diğer Hamearis Lucina turuncu ve sarı benekli ilkbahar kelebeğidir ve İngiltere'nin güneyinde yaşar. Buradan hareketle; hikâye içinde hikâye anlatan film, kurgusal sahneleriyle başkarakterlerden birini dük (aslında düşes ama erkeklik duygusu ağır basıyor), diğerini de onun hizmetlisi olarak perdeye yaftalıyor. Yani buradaki hayali dük karakteri aslında Burgonya dükünün ta kendisi!

İÇSEL KAOS

Bir başka ifadeyle; krallık dönemine atıfta bulunan film aynı zamanda, o zamanların Burgonya düklerine kadar uzanıyor ve çıtasını genişleterek, ‘egemenlik’ olgusuna eğiliyor. Kelebekler hakkında araştırma yapan karakterlerin, projelerini anlamlandırmak adına canlandırdıkları teatral tirat, bazen mantıksızlaşmaya başlıyor, bu yüzden filmi takip etmekte zorlanıyoruz.

Filmin en büyük özelliği şu: film sürekli başladığı noktaya geri dönüyor ve kronolojik sahne sıralaması da böylece değişmiş oluyor. ‘Kelebek etkisi’ yarattığına inandığımız film, içinde bulunduğumuz kaosun giderek artış göstermesinin en büyük müsebbibi olurken, bir kelebeğin kanat çırpması olayların farklı şekillerde akmasına yol açıyor. Bu filmi tam anlamıyla analiz edip belli bir çerçeveye oturtmak neredeyse imkânsız, çünkü filmi her izleyenin farklı bir sonuç çıkaracak olması kuvvetle muhtemel… Net bir açıklamayla; feministik okumalara yer veren film, erkeklerin olmadığı bir dünya inşa ederek, anaerkil düzene geçişi sağlıyor. Yalnız ufak bir sorun var, o da doğru düzgün bir şekilde harmanlanamayan olay örgüsü! Nedenler irdeleniyor, ama ortaya çıkan sonuçlar için aynısını söyleyemiyoruz ne yazık ki… Şunu da unutmayalım: nedenler bir türlü sonuca bağlanamıyor.

Ama biz kendi sonucumuzu çoktan çıkardık bile… Ataerkil düzenin olmadığı bir dünyada kadınların birbirleriyle tensal temas kurmalarını ve bunun da ötesinde içlerindeki dominantlığın daha da güçlendiğini karmaşık bir şekilde aktarıyor, buradaki amaç bilinçaltındaki düşüncelerin bir şekilde evrim geçiriyor olması… Kadınların penceresinden izlediğimiz film, aşk hayatında limitlerin olup olmadığını savunuyor aynı zamanda.

FİLME AKAN FEMİNİZM DAMLALARI

Yukarıdaki paragraflarda belirtmiştik kelebeklerin yaşamı kısa olur diye, aşk da kısa sürüyor. Tıpkı iki kadın karakterin başlarına gelenler gibi… Burgonya dükünü andıran kadın karakter, hem erkekler gibi sert, hem de duygusal, çoğu zaman kendini erkek karakter yerine koyuyor, ama bir türlü olmuyor. Zaten filmin tartıştığı konu da bu! İlişkilerdeki ilgi çekici düşsel boyutlara yeni yeni anlamlar kazandıran estetik yönü kuvvetli olan film, zaman zaman sado-mazoşist sahnelerle dramatik bir parodi oluşturuyor. Fetişizm de cabası! Metaforik paralel zincirleri birbirine lehimleyen film, özgür olarak yolunda ilerliyor ve kendine bir engel koymuyor. Tek bir merkeze yönelmekten kaçınan film, kelebekler hakkında bilgi vererek, onlar kadar kanat çırpmamızı istiyor, sebebi de dikenli tellere çarpmamamız! 1970’li yılların fetişist pastoral filmlerini çağrıştıran Burgonya Dükü, panoramik sekanslarla doğal yaşamın önemini vurgulayarak, doğa ve insan arasındaki dengeyi sağlıyor.

Tüm bu satırların arasına erotik haz ve endişeyi de ekledik mi tamamdır! Karanlık bir çöküşü anlatan, tüylerimizi ürperten gotik bir melodram kategorisine yerleştirdiğimiz film, içgüdüsel ve tutkusal dürtülerin yanı sıra, cezalandırma ilkesine de göz kırpmayı ihmal etmeden buyurun çözün çözebilirseniz diyerek seyircileri düşündürüyor.

Sonuç olarak; “Burgonya Dükü”, kadınları baz alan ve kuramları onların üzerine yıkan feminist bir film. Geleneksel ilişkiye veda ederek, bağımlılığa yönelik bir ilişkinin form kazanmasına vesile oluyor. İlişki eğer bir ritüel haline dönüşürse ileride çok büyük bir sıkıntı yaratır diye vurgu yapan film, fantezilerin bazen çok tehlikeli olabileceğini film aracılığıyla açıklamaya çalışıyor. Bu tarz bir film ilginizi çekiyorsa, izlemek size kalmış.

arzucevikalp@gmail.com