“It Follows” filmini izleyeceklere tavsiyemiz, önce yazıyı okuyup sonra filmi seyretmeleri olacak, çünkü filmin gereksiz yere şişirildiği açıkça ortada… Bir korku filmi böyle mi olmalı, bu mudur? sorularını sormamıza neden olan film, vasat altı oyunculuklarıyla bizi kendinden uzaklaştırıyor. Karşımızda bir korku filmi yok, gerilim yaratmak için bazı hilelere başvuran bir film var. Filmin amacı aslında cinsellik hakkında el altından bazı mesajlar vermek, ama maalesef bu yöntem tutmuyor, sebebi de hikâyenin tam olarak senaryolaştırılamayışı… Buna ek olarak; yönetmenin kafasının içindeki düşünceler ile çektiği film de örtüşmeyince tam oldu!

İstanbul Film Festivalinin en çok izlenen ve ilgi gören filmlerinden biri  “It Follows” gerçekten bu ilgiye layık mı, önce bunu düşünmek gerekiyor. Filmin afişinde Amerika’nın en çarpıcı korku filmi olduğundan bahsediliyor, bu biraz fazla iddialı bir açıklama değil mi? Düşük bütçeli bağımsız Amerikan korku filmi olan “It Follows”un, şu ara Hollywood’un en başarılı korku filmi olarak lanse edilmesine şaşırmıyoruz, çünkü bağımsız korku filmleri aldı başını gidiyor. Ama bu film onların arasında en vasatı! Bir kere filmin ne anlattığı belli değil, hele varmak istediği nokta hiç belli değil. Filmi detaylı bir şekilde incelemeden önce ufak bir ayrıntıyı paylaşalım.

“The Myth Of The American Sleepover”isimli ilk filmiyle kendini gösteren yazar-yönetmen David Robert Mitchell, komedi-dram filminden sonra, neden korku filmine yöneldiğini merak ediyoruz, belki de çektiği film o yüzden oturmamıştır rayına…

Film çok enteresan bir şekilde başlıyor, ama ne ifade etmeye çalıştığı belli değil, kopukluklar ve ani kesmelerle iyice mantıksızlaşıyor ve anlam kaymaları filmi olmadık yerlere sürüklüyor. Filmin referanslarını düşünecek olduğumuzda, bu çok normal, çünkü yönetmen nasıl bir film çekmek istediğini seyirciye aktaramıyor. Ah bir aktarabilseydi, güzel bir korku filmi olacaktı! Bir de sahne aralarına yerleştirilen müzik tınılarının, sahnelerle uyuşmayıp kulağı tırmaladığını göz önüne aldığımızda, durumun vahametini görmek çok zor olmasa gerek.

Yukarıdaki anlattıklarımız bir kenara dursun, kurgudaki sıkıntıya ve sekansların birbirleriyle eşleşememelerine ne demeli? Sahne aralarına eklenen gereksiz karakterler de cabası! Tüm bunlar yetmezmiş gibi, filmde bir de eski filmlerden bazı alıntılar var, mesela evin içine doğru atılan kırmızı top aynı “The Changeling” (1980) filmindeki gibi… Bu topun işi neydi, belli değil, bari belli bir gayesi olsaydı. Neyse… Şimdi gelelim konunun anlamsızlığına. Gençlik yıllarını güzel randevularla ve romantik sevişmelerle geçirmek isteyen bir kızın, bu yüzden kurban olduğunu düşünün. Bunu yapan da erkek arkadaşı! Kızı öyle bir doğaüstü bir belaya bulaştırıyor ki, o bela onu sonuna kadar takip ediyor Alt metinlerde ortaya konan ana fikir ise şu: ‘paçanı kurtarmak istiyorsan başkası ile sevişip, sende olanı ona bulaştırmalısın.’ Yaşanılanların ne nedeni var, ne de çözümü…

Sorarım size bu nasıl bir saçmalık diye? Bu doğaüstü bela cinsel yollarla geçen bir hastalık gibi ve sürekli takip halinde… Tüm bunları özümsedik farz edelim ki, peki okul sahnesindeki dini metaforlar neyin nesiydi?  Filmin hiç iyi tarafı yok mu, diyorsunuz belki de, size hak veriyoruz, tabi ki var, biraz da onlardan bahsedelim. Aşırı yakın ve estetik planlar, zoom in kamera hareketleri, yeşilliklere yönelen kamera ve yinelenen üstten çekim, filmi tüm olumsuzluklara rağmen bir nebze de olsa izlenilir kılıyor. Vurgulamak gerekirse; filmde gözümüze çarpan iki ayrıntı var, onlardan biri; arkası dönük karakterlerin bize (seyircilere) olayları anlatırlarken, aniden çerçeveye yabancı bir karakterin giriyor oluşu. Diğer ayrıntı ise, bakir mekânlar ve bize etrafı dolaştıran kamera…

Netice? “It Follows” yolunu bulamayan, ne yöne gittiği belli olmayan,  yaratıcılıktan yoksun, basit ve gediklerle örülü bir korku filmi. 80’li yıllara özenen ve John Carpenter’ın filmleri ile sarıp sarmalanan “It Follows”,’un ilgi çekmesinin tek sebebi gerilimi sonuna dek koruması. Kopmayan kafalar, akmayan kanlar ve hikâyeye yansıtılmayan işkence sahneleri, haliyle izleyenlerin dikkatini çekiyor, ama sadece bu yetmiyor ki…  Hikâye akıcı olup esinlenmeler olmasaydı, belki farklı gözle bakabilirdik. Örneğin; filmin başlangıç sahnelerinden biri neredeyse Testere filminin vahşetsiz hali... Testere’de Amanda isimli karakter koltuğa bağlanıyor, burada da Jay. Bir de havuz sahnesi var ki, tam evlere şenlik! Şimdi daha tuhaf bir şey söyleyerek yazıyı noktalayalım. Karakterlerden birinin tırnaklarını kesmesi korku filminde olmaması gereken bir sahneydi, ama oldu işte! 

arzucevikalp@gmail.com

twitter.com/Cine_Deseo