UNICEF, Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumların sağlık raporlarında Küba’da halk sağlığı ve koruyucu hekimlik istatistiklerinin dünyanın “zengin” sayılan ülkelerinin ne kadar önünde olduğu yıllardır vurgulanmakta. Peki neydi bu küçük ülkeyi böylesine önemli bir konuda üst sıralara taşıyan? Üstelik tek gelirinin turizm olduğunu bildiğimiz halde. Gelin bu konuya derinlemesine bir göz atalım.

1958 yılında Batista’ya karşı çıkan Küba devrimci güçlerinin daha o dönemde halka verdiği, “dünya standartlarında ve hatta daha üstünde sağlık hizmeti” sözü, 1976 yılında kabul edilen son Küba Anayasası ile karşılandı. Öyle ki Küba Devrimi, 1976’da kabul edilen anayasasında verdiği sözü; devletin tüm vatandaşlarına vadettiği parasız, evrensel, ulaşılabilir sağlık hizmeti ve bireylerin sağlığını koruma ve geliştirme garantisi olarak yasalaştırdı. 2000’li yılların başında Küba Sağlık Bakanlığı’nın açıklamış olduğu doğumda anne ve çocuk ölümü oranı, bulaşıcı hastalıklardan ölüm oranı gibi koruyucu hekimlik ile ilgili istatistiksel verilere bakıldığında yasalaştırılan sözün hayata geçirildiğini ve tutulduğunu görüyoruz.

Özellikle sağlıktaki dönüşümün ardından geçirilen ilk dekatta, istatistiki verilerden ve o dönemin bulaşıcı hastalıklar, problemli aşılama programları, tıp eğitimi eksiklikleri gibi süreçlerinden de anlaşılacağı üzere çeşitli zorluklar yaşayan Küba’nın sorunların üstesinden gelmesi için bir süre beklemesi gerekmiştir. Sistemin kurulmaya başlandığı yıllarda, ciddi anlamda dış göç ile sağlık çalışanı (hekim, hemşire vs.) kaybına uğrayan ülkenin, kalan sağlık çalışanlarına ise yeni düzene uyum için eğitim vermesi gerekti. Bununla birlikte “yeni nesil hekimler” yetiştirmek için de Che Guevara önderliğinde düzenlenen yeni tıp eğitimi sisteminin meyvelerini vermesi zaman aldı. Ancak elimizdeki mevcut veriler 2000’li yılların başına dek süren bu değişimin, globalleşen siyasal ve sosyal yapıdan ayrışan Küba’nın genel politik sorunlarının, sağlık sistemine yansıttığı problemlere rağmen başarılı olduğunu gösteriyor.

Öyle ki kişisel bir değerlendirmeyle bu başarıdaki temel iki faktörün; tıp eğitiminde yapılan köklü değişiklikler ve bu değişikliklerin sonucunda koruyucu hekimlikte kat edilen aşamalar olduğunu düşünüyorum.

Her alanda olduğu gibi sağlık hizmetinde ve sağlık eğitiminde eşitlik mottosunun ön planda tutulduğu Küba Sağlık Devrimi’nden de örnekle; sağlık hizmetlerinin ve sağlık eğitiminin kent-kırsal, yaşlı-genç, erkek-kadın ayrımı yapılmadan ülkelerin her vatandaşına eşit şartlarda sunulması gerektiği söylenebilir. Batı tıbbında Hipokrat Andı’ndaki “öğrenmek istedikleri takdirde, onun çocuklarına bu sanatı bir ücret almaksızın öğreteceğim” cümlesi tıbbın gelişiminde eğitimin ve eğitimde eşitlik ilkesinin önemini vurgulamakta. Bununla birlikte İslam tıbbında İbn Ebi Usaybi’ye ait, ulaşılabilen en eski (13. yy) metin olan Arapça Tıp Andı  Uyunu’l Enba fi Tabakati’l-Etibba’da yer alan “bu meslekte yeni gelen kuşakları kardeşlerime eş tutacağım ve öğrenmeyi istemeleri halinde ücretsiz ve şartsız olarak onlara da bu sanatı öğreteceğim” tümcesi sağlık konusunda eğitimin, hizmet kadar önemli olduğunun ve bu eğitimin kayıtsız, şartsız eşit olarak sunulması gerektiğinin altını çizmekte. Görüldüğü üzere sağlık konusunda eşit hizmet ve eşit eğitim fikrinin, yalnız Devrimci Küba Politikalarında var olmadığını; aynı zamanda modern Batı ve İslam Tıp Felsefesi’nde de önemli bir yer tuttuğunu vurgulamak gerekir. Dr. Charles Boelen’in beş yıldızlı (hasta bakan,  karar veren, iletişimci, yönetici, ve toplumda lider) tanımlamalarına uyan hekimin altıncı özelliği olan öğretmenlik sıfatını Hipokrat ve İbn Ebi Usaybi gibi çeşitli kültürlerdeki tıp önderlerinden sonra öne sürenler Venezuela ve Küba’daki sağlık politikalarıdır.  

Eğitimi tabana yayan ve tıptan önce insanı, yaşadığı coğrafi yapı, tarihi ve kültürel birikimi, davranış özellikleri ile hekim adaylarına öğreten bir sistemin en büyük avantajı ileride hekimlik yapacak bireyin, objesi olacak “insan”ı tanıması ve O’nu etkileyen, yönlendiren, şekillendiren her türlü değişkeni anlamasıdır. Bu, hekime dipsiz bir empati yeteneği kazandırır. Bu sayede hekim, tanıdığı halkının sağlıklı bir yaşam için neye ihtiyaç duyduğunu bilecek ve böylece insanların sağlıklı bir hayatı idame ettirmeleri için çaba sarf edecektir. Diğer bir deyişle hekim kendine muhtaç, zor durumdaki hastanın hastalığını tedavi eden kahraman olmaktan çok, sorumluluğunu aldığı ve kendi gibi bildiği her bireyin sağlıklı bir yaşam devam ettirmesini amaçlayan gönüllü olacaktır.

Böyle bir yapıdan yetişen hekimin tıbba yaklaşımı şüphesiz ki medikal tedavi olanakları, cerrahi girişim potansiyeli, teknik ve teknolojiye ulaşım imkanı gibi tedavi edici tıbbın konu başlıklarından önce doğumda ölüm oranı, anne- çocuk sağlığı, bulaşıcı hastalıkların engellenmesi, aşılama ve tarama programları gibi koruyucu hekimlik sorunları olacaktır. Günümüzün “modern Batı Tıbbı”nın geldiği noktada ise koruyucu hekimlikten çok tedavi yöntemlerinin, insandan çok organların konuşulur hale geldiği bir gerçek. Hatta bu eğilimin, yazının başından beri tartışageldiğimiz tıp eğitimine olan etkisine baktığımızda, uzmanlık ve hatta üst uzmanlık alanlarının geliştiğini görüyoruz. Üst ihtisas dallarında detaylar konusunda mükemmelleşen hekimlerin, insanın bütününe olan hakimiyetinin kaybolması ise sürecin kaçınılmaz sonucu. Bu sonuçta karşımıza çıkabilecekleri şöyle bir örnekle anlatabilirim; toplardamar konusunda uzmanlaşmış bir damar cerrahının hastanın şikayetlerini dikkate almayıp sadece hastalıklı damara odaklanarak yürüteceği bir tedavi sürecinde “damar iyileşecektir” ama ya hasta?

Üzerine kitaplar dolusu tartışılabilecek koruyucu hekimlik, tıp eğitimi ve sağlıkta eşitlik konusunu, çok sevdiğim bir söz ile noktalamak istiyorum. “Hastalığa karşı mücadelenin temel ilkesi sağlıklı bir beden yaratmaktır fakat sağlıklı bir bedeni, bir doktorun zayıf bir organizma üzerindeki çalışması ile değil; daha çok sağlıklı bir bedeni, toplumun tamamının, bütün toplumsal kolektivite  üzerinde çalışması yolu ile yaratmaktır.” Che Guevara