Variste girişimsel tedaviler

21 Temmuz 2020

Varis hastalığı günlük konforu bozan; bacaklarda ağrı, gün sonuna doğru meydana gelen şişlikler, rahatsızlık ve huzursuzluk hissi ve ileri dönemlerde kaşıntı, cilt değişiklikleri ve yaralarla seyreden bir toplardamar hastalığı. Başlangıç dönemlerinde pek de önemsenmeyen ve hatta sadece estetik kaygılara sebep olan bu hastalığın son dönemlerinde ciddi yaralar ve hatta bacak kaybı riski bulunmakta. Bu yüzden hastalığın erken dönemde tanınması ve tedavisi çok önemli.

2000'li yıllardan önce varis denince tedavi konusunda elimizde çok fazla seçenek yoktu. Hastalığın cerrahi tedavisinde yetmezlikli ve genişlemiş olan damar, genel anestezi altında, kasık bölgesinden ve diz ya da bilek bölgesinden yapılan kesiler ile vücuttan çıkarılıyordu. Ameliyat tekniğinden ötürü iyileşme dönemi 1-2 hafta arasında değişiyor ve bu dönemde bacakta şişlik, morluk, ağrı gibi şikayetlerin yanı sıra vücutta yapılan kesilerin iyileşme süreci ile ilgili sıkıntılar yaşama ihtimali de bulunuyordu. Yara enfeksiyonu, yara iyileşmemesi, yara ayrışması gibi sorunların hastaların bir kısmında görülebilen ve tedavi sürecini uzatabilen komplikasyonlardandı. Bunun yanında anestezi ile ilgili süreçler de hastanın hastanede en az bir gece yatmasına ve iyileşme sürecinin uzamasına neden oluyordu. Uzayan iyileşme süreci, günlük normal hayata dönüşün de gecikmesi demekti.

Teknik ve teknolojik gelişmelerle birlikte, her alanda cerrahi tedavilerin yerini girişimsel yöntemler almaya başladı. Bir toplardamar hastalığı olan varis tedavisinde de son 20 yıldır, teknolojik gelişimin bize kazandırdığı yeni metotlar başarılı ile uygulanmakta. Artık varis tedavisinde bir iğne deliğinden damarın içine ulaşarak damarı kapatarak yetmezliğin önüne geçmek ve hastalığın seyrini durdurmak mümkün. Bu amaçla, kronolojik sıralamaya göre önce lazer, sonra radyofrekans ve son olarak da yapıştırıcı yöntemleri kullanılmaya başlandı. Günümüzde bu üç yöntem de varis hastalığının tedavisinde başarı ile kullanılmakta. Her üç yöntemde de ameliyatsız tedavi söz konusu. Bir iğne deliğinden erişilen damar yaklaşık 30 dakikalık bir işlemle kapatılmakta. Herhangi bir kesi yapılmadığı için enfeksiyon veya diğer yara iyileşmesi sorunlarını yaşamak gibi bir durum söz konusu değil. Bununla birlikte işlemler lokal anestezi ile veya çok hafif bir genel anestezi ile yapılmakta. Bu nedenle anestezi ile ilgili komplikasyon olasılığı da çok düşük. Ayrıca yukarıda saydığım her üç işlem de ağrısız denebilir ve işlemden hemen sonra normal günlük hayata devam etmek mümkün; yani bu işlemlerden herhangi birini geçiren bir hasta ertesi gün işine geri dönebilir. Ayrıca ve vurgulayarak belirtmek lazım ki lazer, radyofrekans ve yapıştırıcı yöntemlerin her birinin başarı olasılığı ameliyat ile eşdeğer ve kısa veya uzun dönem komplikasyon olasılıkları birbiri ile hemen hemen aynı.

Peki hangi yöntemi kullanmak gerekli?

Önce bu soruya verilebilecek net ve kısa cevabı verip daha sonra nedenlerini anlatmaya çalışacağım. Her üç yöntemin de kendine has avantaj ve dezavantajları mevcut; bu nedenle bu yöntemlerden biri iyi veya biri doğru demek yerine hastaya ve hastalığa uygun yöntemi kullanmak esas olan. Yani kimi hasta için radyofrekans yöntemi uygun iken kimisi için de yapıştırıcı uygun olabiliyor. Bunun nedenini anlatabilmek için yöntemlerin etki mekanizmalarını özetlemeye çalışayım. Lazer ve radyofrekans yöntemlerinde özel kataterler aracılığı ile damara iletilen enerjiler ısıya dönüşüyor; damar içinde yaklaşık olarak 120 dereceye ulaşan ısı hem kanın pıhtılaşmasına hem de damar duvarının hasarlanmasına sebep oluyor. Bu etkilerle damar kapanarak içinden kan geçmez hale geliyor. Böylelikle yetmezlik ortadan kalkıyor. Yapıştırıcı uygulamalarında ise özel kataterlerle damarın içine bir yapıştırıcı madde enjekte ediliyor. Vücut ile uyumlu olan bu yapıştırıcı madde hem mekanik olarak yapışma sağlıyor hem de damar duvarında bazı mekanizmaları aktifleyerek biyolojik kapanma sağlıyor. Bu işlemin sonunda da kapanan yetmezlikli damarın içinden kan geçmeyeceği için sorun ortadan kalkmış oluyor.

İlk iki yöntem olan radyofrekans ve lazer işlemlerinde dokuda oluşan ısıya bağlı olarak meydana gelebilecek bazı sorunlar mevcutken, yapıştırıcı yönteminde de özellikle 2. ve 3. haftalarda oluşabilecek tromboflebit benzeri reaksiyon görülme ihtimali daha yüksek. Lazer ve radyofrekans yöntemleri daha eski olduğu için, bu yöntemlerin daha uzun dönem sonuçları ile ilgili yeterli veriler mevcut. Ancak yapıştırıcı yöntemlerin 10 yıl üzerinde ne gibi sonuçlar verdiği ile ilgili veriler yeni yeni toplanmakta.

Tüm bu bilgiler ışığında hangi hastaya hangi yöntemin seçilmesi gerektiği ile ilgili neler söyleyebiliriz?

Tıpta en sevdiğim sözlerden birisi hastalık yoktur hasta vardır. Bu nedenle tedavi için bir doğru yoktur, hastaya uygun tedavi vardır ve hekimliğin esası hastaya uygun tedaviyi uygulamaktır. Kişinin vücut yapısı, cilt altı yağ kalınlığı, damarın ciltten ne kadar derinde olduğu, damarın ne kadar geniş olduğu, damarın ne kadar kıvrımlı olduğu, yüzeyel damar yetmezliği ile birlikte bağlayıcı (perforan) damarlarda sorun olup olmadığı, hastanın ne tür anestezi tercih edeceği gibi pek çok faktör bu üç yöntemden hangisinin seçilmesinin uygun olacağı konusunda dikkat edilmesi gereken maddelerdendir. Bu yüzden tedavi öncesinde hekim-hasta iletişimi ve seçilecek-uygulanacak yöntem hakkında detaylı bilgi paylaşımı en önemli konulardan biridir.

Yazının devamı...

Varis yarası

7 Temmuz 2020

Bacaklardaki kanı kalbe taşıyan toplardamarların yetmezliği kronik venöz yetmezlik -halk arasındaki adı ile varis- olarak tariflenir. Uzun süre ihmal edilen ve tedavi edilmeyen varis hastalarında bu toplardamarlardaki yetmezlik nedeni ile ayak bileği çevresinde ve bacağın dizden aşağıdaki kısmında yaralar oluşabilmektedir. Bu yaralar travmalar sonucunda meydana gelebileceği gibi kendiliğinden de açılabilmektedir. Venöz ülser veya varis yarası olarak adlandırılan bu durum genelde çok zor iyileşir ve tekrarlayabilir.

Toplumda genel olarak görülme sıklığı 1000'de 1 ile 4 arasında değişmekle birlikte ileri yaş bireylerde görülme sıklığı da artar. Genç yaşlarda kadın ve erkeklerde eşit görülse de ileri yaşlarda kadınlarda daha sıktır.

Bacaktaki toplardamarlarda akım bilekten kasığa doğru yani yerçekimin aksi yönündedir. Bu damarlarda akım atardamarlardaki kanın itiş gücü ve kalbin emiş gücü ile gerçekleşir. Bu iki faktör dışında akımı direkt destekleyen bir kasılma veya pompalama sistemi bulunmamaktadır. Yerçekimi etkisi ile kanın geriye kaçması ise toplardamarların içinde belirli aralıklarla yerleşmiş kapakçıklarla sağlanır. Bu kapakçıkların yapısında ve fonksiyonundaki bozulmalar öncelikle venöz yetmezlik ve varis hastalığına neden olur. Hastalığın gelişimi ile birlikte bacak toplardamarlarında genişleme ve içinde kan göllenmesi başlar. Bu dolaşım bozukluğu, bacak toplardamarlarında artan basınç, kanın sıvı kısmının cilt altına geçerek ödeme sebep olması bacak derisinde çeşitli sorunlara neden olmaya başlar. Deride koyulaşma, incelme gibi süreçlerin sonrasında varis yaraları meydana gelmektedir.

Kimlerde venöz ülser gelişme riski daha fazladır?

İleri yaşlılarda; şişmanlarda; kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, hipertansiyon ve diyabet gibi kronik hastalığı bulunanlarda ve daha önceden geçirilmiş venöz trombozu olanlarda görülme olasılığı fazladır. Bununla birlikte bilinen ancak takipsiz ve tedavisiz kalan venöz yetmezlikli hastalarda ve bacak travması geçirenlerde de daha sık görülmektedir.

Hastalığın ilk belirtisi genellikle ayak bileği iç kısmında ve bacak ön yüzünde belirgin olan şişliktir. Kaşıntı hastaların pek çoğunda görülen bir şikayettir. İlerleyen dönemlerde ciltte incelme ve renginde koyulaşma görülür. Son safhada gelişen yaralar genellikle bacağın iç kısmında ayak bileğinin üzerindeki 20 cm.lik alanda meydana gelir. Yara iltihaplanmadı ise kırmızı pembe renklidir ve etrafındaki cilt dokusu kalınlaşmıştır. Ağrılı olabilen bu yaralarda şişlik ve ağrı gibi şikayetler günün ilerleyen saatlerinde artar.

Tanısı fizik muayene ile konan bu yaralarda altta yatan venöz yetmezliğin özelliklerini ortaya koymak için mutaka venöz doppler ultrasonografi ile değerlendirmek gereklidir. Venöz doppler USGde derin venöz yapılar, yüzeyel venöz yapılar ve bağlayıcı (perforan) venöz yapılar detaylı bir şekilde incelenmelidir.

Varis yaralarında tedavinin iki amacı vardır. Bunlardan ilki yarayı geçirmek, ikincisi ise venöz yetmezliğin yani varisin iyileştirilmesidir. Yara tedavisinde çoklu bandaj ya da çoklu çorap sistemleri, yara bakımı ile eş zamanlı kullanılmaktadır. Hastalar, hekimlerinin öngördüğü periyotlarla yara bakımını yaptırmalı ve çoklu bandaj sistemlerini kullanmalıdırlar. Varis yaraları, varis hastalığındaki en belirgin ameliyat ya da girişim endikasyonlarından biridir. Girişimsel yöntemler veya ameliyat hastanın özelliklerine ve yaranın durumuna göre yara henüz iyileşmeden (yara bakımı yapıldığı dönemde) ya da yara iyileşmesi tamamlandıktan sonra uygulanabilir.

Yazının devamı...

Yaz tatilinin misafiri: Korona

22 Haziran 2020

Mart ayından beri süregelen ve günümüzde sosyal hayatta köklü değişikliklere neden olan yeni tip korona virüsün (SARS-CoV2) yaz aylarındaki durumu ile ilgili pek çok spekülasyon mevcut. Uzaktan eğitimin sona ermesi ile birlikte tatil planlarının yapılmaya başlandığı bugünlerde herkesin aklında sorusu ve içinde kuşkusu ile yerini almış durumda SARS-CoV2. Pandeminin yaz aylarında hafifleme olasılığı, tatil sırasındaki sosyal hayat, dondurma gibi yazlık gıdaların durumu gibi pek çok soru özellikle bugünlerde kafaları meşgul etmekte.

Konuyu anlatmaya virüslerin hava sıcaklığı ve mevsimlerle olan ilişkisini inceleyerek başlayalım. Hepimiz viral enfeksiyonların özellikle sonbahar ve kış aylarında daha sık görülen hastalıklar olduğunu biliyoruz. Hava sıcaklığının bu duruma etkisi yadsınamaz. Özellikle zarflı virüslerin ısı değişimi ile birlikte etkisini kaybetmeye başladığını ancak bu etkilerin 50-60 derece gibi yüksek ısılarda çok belirgin olduğunu da eklemek lazım. Bununla birlikte pandemi sürecinde yapılan demografik çalışmalar SARS-CoV2’nin özellikle soğuk ve nemli ortamlarda daha etkili olduğunu gösteriyor. Sıcaklık dendiği zaman üzerinde durulması gereken bir diğer faktör de UV ışınları. UV ışınları virüsün çoğalmasını engelleyen bazı etkiler göstermekte.

Peki yaz ve kış mevsimi arasında, viral enfeksiyonların görülme olasılığı açısından etkili başka faktörler var mı? Yaz aylarında havanın ısınması ile birlikte sosyal hayatın, açık havaya taşınması viral hastalıkların kişiden kişiye yayılma olasılığını azaltan bir faktör. Özellikle sonbahar başlangıcı ile birlikte çalışanların kapalı işyerlerine dönmesi, okulların açılması ve toplumun sosyalleşmek için kapalı mekanları tercih etmesi SARS-CoV2 gibi damlacık ve temas yolu ile bulaşan viral hastalıkların artışına sebep olan bir diğer faktör.

Bu açıklamaların hemen ardından bu yaz dönemi ile ilgili merak edilen ve sıklıkla sorulan bazı soruları cevaplandırmak istiyorum.

Denize girmek SARS-CoV2 bulaşma olasılığını arttırır mı?

Temel özelliklerine bakıldığında korona virüs, damlacık ve temas yolu ile bulaşmaktadır, su ile bulaştığına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle denize girmek direkt SARS-CoV2 bulaşmasına neden olmaz. Ancak mesafe ve maske kuralına uymadan plaj gibi kalabalık ortamlarda bulunmak, denize girerken 1,5 m mesafe kuralına uymamak bulaşma riskini arttıracaktır.

Bir yazklasiği olan dondurma yemek riskli mi?

SARS-CoV2’nin gıdalar aracılığı ile bulaştığını bildiren bir veri yok. Bu nedenle dondurma yemek direkt olarak riski arttırmaz ancak dondurma alınan yerlerde mesafeye özen göstermek, dondurma satıcılarının maske kullanımına ve el temizliğine dikkat etmesi SARS-CoV2 bulaşma riskini azaltmak açısından önemli konulardır.

Yazının devamı...

Yaşanası kentler için bisiklet

9 Haziran 2020

2001 yılında ilk defa bisikletle İstanbul’da trafiğe çıktığımda bir kırmızı ışıkta durdum. Yan arabanın 40'lı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim, düzgün giyimli, hafif şakaklarındaki saçları kırlaşmış sürücüsü, aracın camını (henüz cam filmi olmadığı için cam açılmadan da sürücüyü görebiliyordum) açarak üstten konuşur bir üslup ve ses tonu ile uyardı: “Burada bisiklet kullanamazsın, araba yolu burası!” Hem gençliğimin hem de bilgisizliğimin etkisi ile tedirgin oldum ve o gün yolun geri kalanını kaldırımlardan gittim. Daha sonra serdeki gençlik, trafiğe çıkmama engel olmadı tabii ama bir yandan da okuyup araştırmaya ve öğrenmeye başladım. Aradan geçen 20 yılda okul servis şoförü tarafında sabahın 06:30’unda sıkıştırılıp, elde levyeyle tehdit edildiğim de oldu; üzerime direksiyon kıran siyah renkli protokol aracı da gördüm, duyduğumda yüzümü kızartacak küfürler eden kadın şoför de. Bugün bisikletli ulaşım hakkında hem teorik hem de pratik açıdan ciddi bir bilgi birikimine sahibim ve şehir içi ulaşımımı aksi olmadıkça bisikletim ile sağlıyorum. Bir yandan da o yaz günü, yan arabadan beni uyaran “beyefendi”nin bu süreçte kendine bu konu ile ilgili neler kattığını merak etmekten alamıyorum kendimi (Bilinçli ve saygılı araç sürücülerini tenzih ederim).

2019 yılının başında Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı verilere göre Türkiye’de 2009-2019 yılları arasında toplam 1.182.491 trafik kazası olmuş ve bu kazalarda 52 binden fazla insan hayatını kaybetmiş ve 300 binden fazlası da yaralanmış. 2000'li yıllarda trafik terörü olarak adlandırılan bu gerçek, günümüzde korona virüs pandemisi verileri ile boy ölçüşebilecek boyutlara yaklaşmakta. Peki sadece böyle bir verinin bile üzerinde düşünülmesi gerekliliği açıkken, neden sadece istatistikleri tutup kafamızı kuma gömüp soruna bir çare bulmuyoruz veya bulmaya çalışmıyoruz?

Pandeminin yaşandığı dönemde İstanbul’da ulaşıma rahatlık getirmesi amacı ile belirli rotalarda pop-up bisiklet yolları (geçici olarak planlanan ancak kullanım durumuna göre kalıcı hale çevrilebilecek) planlandı ve oluşturuldu. Keza Türkiye’de Eurovelo rota ağına sahip olan tek şehir olma ünvanını elinde bulunduran İzmir’de de bugüne dek yapılan bisiklet yolu yatırımlarına yenileri eklendi. Benzer girişimler pek çok başka şehirde de vücut buldu. Gerçi bundan önceki yıllarda da pek çok şehirde benzer girişimlerde bulunulmuş ancak pek çoğu; yanlış yapılandırma, yetersiz altyapı, eğitim eksikliği ve teşvik problemleri nedeni ile geçici girişimlerden öteye gidememişti. Bunlardan en karikatürize olanı ise 2018 yılında kentliler tarafından, “trafiği aksattığı” sebebi ile oylama yapılarak kapatılan Isparta’daki bisiklet yolları idi kanımca. Yaşadığım yer olan İstanbul Kadıköy’de de 6-7 sene önce Bağdat Caddesi’ne, bugünkü yazımı yazmama neden olan pop-up bisiklet yolunun olduğu rotada yapılan bisiklet yolu ise, motorlu taşıt hegemonyasına sadece birkaç ay dayanabilmişti. Yine aynı yerde -İstanbul Kadıköy İlçesi’nde Göztepe Parkı ile Yoğurtçu Parkı arasında- yapılan bisiklet yolu da az önce bahsettiğim ağabeyi ile aynı kader yolunda yürüyor gibi.

Mayıs ayında, 4 şeritli Bağdat Caddesi’nden 1 şerit, dubalarla ayrılarak bir bisiklet yolu düzenlendi. Bağdat Caddesi’nde Göztepe Parkı’ndan başlayıp Yoğurtçu Parkı’nda sonlanan bu yol kendi içindeki sorunlara ve planlama aksaklıklarına rağmen, “bir yerden başlamalı” mantığına göre iyi ve yerinde bir girişimdi. Yol yapıldıktan sonraki 2 hafta içinde, bisikletlilerden gelen istekler ve belirlenen eksiklikler doğrultusunda değişiklikler ve tamamlamalar yapıldı. Türkiye’nin ve İstanbul’un en yaşanası yerlerinden biri olan Kadıköy’ün çehresine yakışır bir hale büründü. Ama gel gör ki başta motorlu araç sürücüleri olmak üzere alışkanlıklar dışında bir oluşumdan rahatsız olan vatandaşlar nedeni ile daha emekleme çağındaki bu bisiklet yolu yavaş yavaş hırpalanmaya başlamış durumda. Kuralları hiçe sayarak yolun sağına park eden araçları, sinyalsiz kuralsız makas atan sürücüleri, ceplerden taşarak yolu işgal edenleri görmeyenlere nedense bu bisiklet yolunun varlığı fazla geldi. Bu yolu işgal eden araçları engellemek için dikilen ve daha yapım aşamasında kuralsızlıklara alışmış olmanın refleksi ile “dükkanımın önünü kaparsa kırarım ben bunları” diye tehdit edilen dubaların ve uyarı levhalarının belli bir bölümü ya sökülmüş ya da kırılmış durumda. Özellikle market, mağaza önlerindeki ceplere parkeden araçların hemen tamamı bisiklet yoluna taşarak ulaşımı olumsuz yönde etkiliyor. Ayrıca yine market ve mağazaların önünde mal indirme ve yüklemesi yapan araçların da bisiklet ulaşımını engellediğini söylemek lazım. Araba sürücülerinin sola dönüşlerde, kullandıkları aracın “motor hacmi ile doğru orantılı olacak şekilde” agresif tutumu, dörtlü flaşörleri yaktıkları anda her hareketi yapıp her yerde durabileceklerine inançları, bisikletin trafikteki yeri ve kuralları ile ilgili cahillikleri ise zaten aşılması gereken diğer sorunlar. Tabii bu eleştirileri yazarken bisiklet kullanımını destekleyen, hoşgörülü, kural ve kanunlara uyan, saygılı araba sürücülerini hem tenzih ediyorum hem de her birine gönülden teşekkür ediyorum.

Bunca sorunu saydıktan sonra çözüm önerileri sunmamak Nasrettin Hoca’nın göle maya çalmasına benzer. Gerçi çözüm önerilerinin de ne kadar dikkate alındığını tartışmak lazım ama şu gerçek ki biz bisikletlilerin ve dahası güzel, temiz, yaşanabilir bir şehir isteyen herkesin bu çözüm yollarını bilmesi ve desteklemesi şart.

Yapılan bilimsel çalışmalar ve daha önce bisikletli ulaşım kültürünü kendi şehir ve ülkelerinde oturtmuş yönetimlerin hangi yolu izlediğini bilmek sanırım yapılabilecek en önemli şey. Eğitimin önemini vurgulayarak ancak en önemli madde olmadığını da belirterek başlamak istiyorum. Az sonra irdeleyeceğim Hollanda örneğinde, ana sınıfından başlamak üzere her çocuğa trafik eğitimi veriliyor. Zaten ailesinden, bisiklet kültürünü alan çocuk, okul eğitiminde de bisikletin trafikteki yerini pekiştirmiş oluyor. Sanırım yarından tezi yok Milli Eğitim Bakanlığı’nın trafik dersi konusunda somut ve pratiğe yansıyabilecek nitelikte adımlar atması şart. Gelelim elimizdeki en güçlü verilere. Hollanda gibi, toplamda 35000 kilometrelik bisiklet yolu bulunan ve kişi başı yılda 1000 kilometreye yakın bisikletin sürüldüğü bir ülkenin geçmişine göz atalım. 1970lerde benzin krizi, trafik kazası ölümleri, şehir içi trafik ve park problemi gibi kulağa çok tanıdık gelen sorunlarla boğuşan bu 17 milyon nüfuslu Kuzey Avrupa ülkesinin bir bisiklet ülkesi haline gelmesi sadece 50 yıllık bir süreç. Bu süreçte yapılan ilk hamle, gerekli altyapı ve planlama ile bisiklet yollarını yapmak. Bisiklet yollarından kasıt, 4 şeritli bir yolda misafir bir şerit ayırmak değil, aksine şehrin tamamında, altyapılı ve bisiklet kullanımını kolaylaştıracak, teşvik edecek yollar oluşturmak. Hatta arabaların “misafir” olarak görüldüğü kent bölgeleri yaratmak. Bununla yetinmeyen yönetim kademeleri arabaların şehir içine girişini kısıtlayacak bir takım önlemler aldı. Bu önlemler dahilinde vergilendirme sistemleri, yüksek park ücretleri, olası kazalarda çok ciddi yaptırımlar mevcut. Trafik kanunları, bisikleti ve bisikletliyi koruyup kollayacak şekilde düzenlendi. Aslında tüm bunlardan önemlisi alınan her tür önlem yerel ve genel yönetimler tarafından ısrarla ve inatla, cesur ve istikrarlı bir şekilde devam ettirildi. Öyle ki 2019 yılının başında Hollanda hükümeti, 200 bin vatandaşını daha arabadan indirip bisiklete bindirebilmek için, sürülen kilometre başına 0,29 euroluk bir teşvik paketi açıkladı. İşte tüm bu süreçlerden geçen bir diğer ülke olan Danimarka’daki şu istatistik istikrarlı ve devamlılığı olan bir sürecin ve yol yapmaktan önce algı ve zihniyetin değişmesini sağlamanın ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından çok çarpıcı; Danimarka’da toplam çalışan nüfusun %9'u işine bisikletle gidip geliyor ve 2 veya daha fazla çocuğu olan ailelerin üçte birinde bir kargo bisikleti mevcut.

Tüm bunların ardından bir çuvaldız da kendimize. Kurallara uygun, defansif sürelim Güvenlik ekipmanlarımızı mutlaka takalım. Kuralsızlıklara karşı uygun üslupla, nezaketten taviz vermeden ancak hakkımızı da yedirmeden, ısrarla, istikrarlı bir şekilde tavır alalım. Gerekli durumlarda ilgili yönetimlere ve yetkililere sorunları bildirelim, hakkımızı arayalım. Bisiklet medeniyettir; temiz, sürdürülebilir, sakin ve keyifli kentler için bisiklet trafikteki tek çaredir.

Güneşli ve keyifle pedalladığınız bir hafta dilerim.

Yazının devamı...

Kasık ağrısı kader değil

1 Haziran 2020

Ağrı, olmuş veya olası doku hasarıyla bağlantılı ya da bu tür bir hasar üzerinden tanımlanan nahoş bir duyusal veya duygusal deneyim olarak tanımlanmakta. Tanımdan da anlaşılacağı üzere sübjektif bir yanı bulunan ağrının en önemli ortak özelliği, “çekenin“hayat kalitesini bozmasıdır. Bu nedenle de öncelikle ağrının kesilmesi ve sonra da ağrıyı yaratan nedenin ortadan kaldırılması önemli bir konudur. Ancak ağrıyı yaratan sebep ya da sebepler, tam olarak tanımlanamadığında esas sorun başlamakta ve hastalar müphem, çözülemeyen bir ağrıyla baş başa kalmaktadır.

Özellikle doğurganlık çağındaki kadınların en sık yakınmalarından biri de karnın alt kısmında ve kasık bölgesinde hissedilen ağrılardır. Öyle ki pelvik ağrı, günümüzde kadınların kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarına başvuru sebepleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Toplumda kadınlarda yaklaşık yüzde 20 sıklıkta görülen kronik pelvik ağrının menstrüel döngü kaynaklı doğal ağrılar, endometriozis, yumurtalık kistleri, idrar yolu enfeksiyonları, fibromyalji, psikiyatrik sorunlar gibi pek çok sebebi bulunmaktadır. Pelvik Konjesyon Sendromu (PKS) da kronik pelvik ağrı yapan önemli sebeplerden bir tanesi olmakla beraber birlikte az bilinen ve tanı konması görece zor olan bir durum olması sebebiyle genellikle atlanan bir tablodur.

PKS'ye; gebelik, şişmanlık, geçirilmiş toplardamar trombozları vb. çeşitli sebeplerle karın içinde bulunan ve kadın genital organlarının kanını toplayan toplardamarların varisleşmesi neden olur. Hastalarda ağrı ile birlikte kasıklarda ve karnın alt kısımlarında dolgunluk hissi de bulunmaktadır. Bu hastalığa yakalanan kadınlarda, adet dönemi ağrıları, beklenenden ve normalden daha şiddetli olabilir. Bacaklarda ve kasık bölgelerinde varis görülmesi, PKS'li hastalarda sık gözlenen bir tablodur.

Tanı koymada ilk basamak görüntüleme yöntemi doppler ultrasonografidir ancak şişmanlık, anatomik sorunlar, bağırsaklardaki gaz gibi sebeplerle yeterli bilgi elde edilemeyebilir. Bu nedenle özellikle kadın hastalıkları muayeneleri sırasında yapılan transvaginal ultrasonografiler, tanı açısından çok değerlidir. Doppler USG inceleme sonrasında hastaların bir kısmında MR venografi, BT venografi veya konvansiyonel venografi ile ilgili toplardamarların detaylı incelenmesi ve haritalanması gerekmektedir.

Tedavi için pek çok seçenek bulunmakla birlikte hastalıktaki en önemli basamak, konusunda uzman bir damar cerraha ulaşabilmektir. Doğru, düzgün ve kesin sonuca götürecek bir tedavi süreci için hastanın anatomik özellikleri, damar yapısı ve hastalığın meydana geliş şekli detaylı biçimde ortaya konmalı ve eldeki tedavi seçeneklerinden hastaya, hastalığa uygun olanı seçilmelidir.

Tedavide kullanılabilecek birtakım ilaçlar mevcuttur. Hormon dengesini kuracak bazı ilaçlar hastalığın ilerleme hızını azaltabilir ve bazen ilerlemeyi durdurabilirler. Bununla birlikte pelvik ağrının geçirilmesi için çeşitli ağrı kesiciler kullanılabilmektedir.

Girişimsel tedaviler içinde en önemli teknik, katater aracılığı ile sorunlu pelvik toplardamarların embolizasyonu yani kapatılmasıdır. Kasık veya boyun toplardamarı aracılığı ile yapılan bu girişimlerde pelvik bölgede yer alan genişlemiş, yapısal olarak bozulmuş toplardamarlar saptanır. Sorunlu olan bu damarlar spiral yapılı teller, köpük tıkayıcılar veya birtakım ilaçlar aracılığı ile kapatılırlar. Doğru endikasyonlarla ve düzgün bir teknikle yapılan işlemlerde teknik başarı yüzde 95'in üzerinde, tekrarlama olasılığı ise yüzde 10’un altındadır.

İşlemler yılın her mevsiminde yapılabilir ve hastalar aynı gün içinde taburcu olarak ertesi gün iş ve sosyal hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilirler. İşlem zamanlamasının adet dönemi ile ilgisi bulunmamaktadır. İşlem sonrası doğurganlık ve adet düzeninde herhangi bir değişiklik meydana gelmez.

Yazının devamı...

Sağlık için Sanat

25 Mayıs 2020

Mart ayının ortalarından itibaren tüm sanatsal aktiviteler birer birer iptal edildi. Kapalı alanlarda, 1,5 metrelik mesafenin korunamayacağı gerçeği ve Hollanda’da bir orkestranın tüm sanatçılarının konser sonrası hastalanması haberi bu kararın ne kadar yerinde olduğunun kanıtı aslında. Ancak içimizdeki özlem büyük. Tiyatro, opera, bale ve konserler gibi insanın ruhunu besleyen kültür ve sanat aktivitelerinden uzak kalmak, bu dönemin zorlayıcı yanlarından bir diğeri. Bu dönemde pek çok orkestra, tiyatro, opera ve bale gösterileri çeşitli elektronik kanallardan serbest erişim ile meraklılarına ulaştırılıyor olsa da5 duyumuzu birden kullanarak yıllanmış, ahşap ve toz kokan salonlarda, ağır aheste açılan bordo perdenin arkasında heyecanla beklenen sanatçılarla aynı havayı soluyup, sonunda el patlatırcasına alkışlayarak seyredebilmek büyük keyifmiş. Bu keyfi en kısa zamanda yeniden yaşayabilmeyi umut ediyorum.

Pandemi döneminde toplu olarak yapılması ve bulaşmaya neden olabilecek özelliklere sahip olması nedeni ile kısıtlanan sanat ve kültür aktivitelerinin sağlık açısından olumlu etkileri saymakla bitmez. Yapılan bilimsel araştırmalar; hem sanat icrasının hem de sanat aktivitelerine katılmanın öncelikli olarak psikolojik ve sonra da fizyolojik açıdan olumlu etkilerini kanıtlamış durumda. Sadece yazmak ve günlük tutmak bile kronik hastalığı olanlarda seyri olumlu etkileyen bir faktör olarak karşımıza çıkmakta. 2004 yılındaki bir çalışma, tiyatro gösterilerine katılmaya teşvik edilen yaşlı bireylerin 4 hafta sonra psikolojik olarak olumlu anlamda gelişim gösterdiklerini ortaya koymuştur. Benzer şekilde Bologna'da yapılan ve 90 kişinin katıldığı bir çalışmada, denekler Vicoforte Kilisesi’nin içindeki ve duvarlarındaki sanat eserlerini incelemişler. Bu sanat ve kültür gezisinin öncesinde ve hemen sonrasında tüm deneklerin kan ve tükürük örneklerinden kortizol seviyelerine bakılmış. Özellikle stres yanıtı olarak yükselen kortizol seviyesinin depresyon, yorgunluk gibi psikolojik etkilerinin yanı sıra başta mide ülseri olmak üzere pek çok hastalığın patolojisinde rol oynadığı bilinmekte. Araştırmanın sonuçlarına göre çalışmaya katılanlarda tükürük ve kan kortizol seviyesi %60 oranında azaldığı saptanmış. HIV adı verilen bir virüsün sebep olduğu AIDSli hastalarda yapılan araştırmalarda ise müziğin ve sanatsal aktivitelerin, bağışıklık sistemini düzenlemeye yardımcı olduğu görülmüş. Benzer çalışmalarda, vücudun savunma sistemi mekanizmalarından biri olan CD4+ T lenfositlerin, yaratıcı sanatla uğraşan kişilerin kanlarında arttığı saptanmış ve yaratıcı sanat terapisinin kronik ağrı yönetiminde de yardımcı olduğu gösterilmiş.

Konu gelmişken müziğin terapötik etkisini mutlaka vurgulamak lazım. 2014 yılında yapılan bir incelemede müzik veya bir enstrüman eğitimi almış insanların her iki beyin yarım küresi arasındaki bağlantıların daha kuvvetli olduğu gösterilmiş. Müzik “icra etmeyen” ancak müzik dinlemekten keyif alanlar için de iyi haberlerim var. Müzik dinlemenin bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi yanında, stresli uyaranlara karşı psikolojik ve fiziksel tepkileri azalttığı biliniyor; yani özetle müzik ruhun olduğu kadar bedenin de gıdası olarak ön plana çıkıyor. Araştırmalara göre müzik dinlemek kısmen amigdala ve hipotalamus (beyinde bulunan bölgeler) eylemleri yoluyla bağışıklık sisteminde etkili bir şekilde çalışmaya yardımcı olabilmekte ki bu beyin bölgeleri, ruh halinin düzenlenmesi ve hormonal süreçlerin yanı sıra vücudun inflamasyon tepkisinde de rol oynadığı bilinen alanlar. Unutmadan; müziğin, kardiyovasküler sistemde de hipertansiyonu engelleyerek, kalp atışlarını düzene sokarak olumlu etkilere yol açtığını da vurgulamak gerekir.

Açık bir şekilde görülüyor ki yazmak, müzik, heykel, tiyatro gibi türlü sanat dalında hem icra eden olmak hem de izleyici olmak sağlık açısından da faydalı. Günümüzde bilinmekte olan nöroimmünolojik yolakları da hesaba katacak olursak kanser başta olmak üzere kronik süreçli hastalıkların tedavisinde sanatın olumlu etkileri yadsınamaz. Özellikle kendi kavramı, bedeni, gelecek planları ile ilgili düşünce sürecinin yanında “başkaları” ve dünya algısı ile ilgili de köklü sorgulamalar yaşayan ve bu psikolojik süreçlerin patofizyolojik etkilerini de deneyimleyen kanser hastalarında sanat; bu süreçteki yeni yapılanmanın en sağlam harcı olabilecek niteliktedir. Ve pek çok hasta bu zorlu dönemini bu sayede daha rahat geçirebilmektedir.

En kısa zamanda özlediğimiz salonlara, konserlere, gösterilere kavuşabilmek ümidi ile...

Sanat dolu bir hafta dilerim.

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

Yazının devamı...

Yazın varis tedavisi olur mu?

20 Mayıs 2020

Yaz geldi çattı. Bu sene baharı yaşamadık denebilir. Tomurcukların çiçeğe dönüşünü ancak evdeki veya balkondaki saksı çiçeklerimizden takip edebildik. Bu dönemi, evde ve rutin hayatımıza göre daha hareketsiz bir şekilde geçirdiğimiz için bazı toplardamar sorunlarının başlamış olması veya zaten bildiğimiz hastalıkların şiddetlenmiş olması muhtemel. Özellikle bahar geçişleri, havanın ısınması ve nem miktarının artması gibi olağan mevsimsel döngülerden etkilenen kronik venöz yetmezlik ve varis hastaları için -olağan şartlarda bile- bu ayların şikayetler açısından can sıkıcı olduğu bir gerçek. Bununla birlikte son 2 aydır hayatımıza olağanüstü bir değişiklik getiren pandemi nedeni ile hareketsizlik ve sürekli oturma gibi ek şartların hastalık belirtilerini daha da ciddileştirebileceğini akılda tutmak lazım.

Şikayetleri açısından mevsimsel özellikler gösteren varis ve kronik venöz yetmezliğin tedavisinde de bir takım mevsimsel özellikler bulunmakta. Bilindiği üzere varis hastalığının hem tıbbi hem de estetik amaçlı tedavileri bulunmakta. Olağan şartlarda estetik amaçlı skleroterapi (köpük tedavisi) sadece havanın güneşli olmadığı dönemlerde önerilmekte; yani Haziran ile Eylül arası dönem bu tedavinin uygulanması için pek de uygun değil. Çünkü bu dönemlerde uygulandığında kalıcı iz oluşması ve yapılan tedavinin başarısız olması gibi ihtimaller daha yüksek. Ancak bununla birlikte örümcek ağı tarzındaki varis damarları için, cilt üzerinden uygulanan lazer ve radyofrekans tedavileri yılın 12 ayında, mevsim ve hava şartlarından bağımsız olarak uygulanabilir. Lazer ve radyofrekans tedavilerinin en önemli avantajlarından birinin, güneşli havalarda yapıldığında iz bırakma ihtimalini arttırmaması olduğunu hatırlatmak ve vurgulamak lazım. Ancak yine de zamanlamaya karar verirken hekiminiz ile görüşmeniz ve önerilerini dinlemeniz en uygunu olacaktır.

Toplumda çok sık karşılaşılan ancak hem müphem şikayetleri hem de yavaş seyri nedeni ile çok dikkate alınmayan ancak ileri dönemlerinde bacak kaybına dek uzanabilecek ciddi komplikasyonlara neden olabilecek kronik venöz yetmezlik ve varis hastalığının tıbbi amaçlı tedavisinde ise durum, estetik amaçlı tedavilerden çok farklı. Hastalığın tıbbi amaçlı tedavisinde son 15 yıldır ameliyat, sadece seçili ve çok kısıtlı bir hasta grubunda uygulanmakta. İlaç ve çorap tedavisi ile takip edilen hasta grubu ise zaten kronik süreçte kontrollerine devam etmekte. Üçüncü ve son grup ise lazer, radyofrekans veya yapıştırıcı gibi girişimsel yöntemlerle kesisiz ve ameliyatsız tedavi edilebilecek hastalardır. Girişimsel yöntemlerin hem uygulanma özelliklerinden hem de işlem sonrasındaki iyileşme sürecinin hızlı ve sorunsuz olmasından dolayı bu hastaların tedavileri yılın 12 ayında da uygulanabilmektedir. Hava sıcaklığı veya güneş; işlemlerin iyileşme sürecine veya başarı oranına etki etmemektedir. Bununla birlikte hastaların aynı gün içinde, 2-4 saat sonra evlerine dönebilmeleri ve kaldıkları yerden normal hayatlarına devam etmeleri, ertesi gün iş ve sosyal hayatlarına tekrar dahil olmaları bu girişimlerin en önemli avantajlarındandır. Lazer, radyfrekans ve yapıştırıcı yöntemlerinden hangisinin hangi hastada kullanılacağı diğer bir soru olarak karşımıza çıkmakta; burada vurgulamam gereken şey, “iyi” veya “kötü” yöntem yerine “hastaya uygun yöntem” olduğu. Bu doğrultuda hastanın şikayet profili, hasta damar bölgesi (diz altı veya üstü), damar özellikleri (çapı, ne kadar kıvrımlı olduğu gibi), vücut yapısı, cilt altı yağ dokusu veya diğer problemler nedeni ile ek bir işlem uygulanıp uygulanmayacağı gibi bir dizi değişken uygun yöntemi seçmek konusunda değerlendirilmesi gereken kriterlerdir. Benzer şeklide bu üç yöntemden her birinde az oranda da olsa komplikasyon olasılığı bulunmaktadır. Bu nedenle uygulanacak yöntemin seçimi sırasında; hasta ve yakınlarına işlemlerin tekniği, başarı yüzdeleri, olası komplikasyonları ve sonrasındaki tedavi süreci hakkında detaylı bilgi verilmeli ve hasta ile hekim (hekimin önerisi ve profesyonel yönlendirmesi doğrultusunda) beraber karar vermeleridir.

Sağlıklı ve güneşli bir hafta dilerim.

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

Yazının devamı...

"Yeni Normal"de Bisiklet

12 Mayıs 2020

Artık çok daha ihtiyatlı hareket edeceğimiz bir dönemin başındayız. Belki eski alışkanlıklarımızın pek çoğu sadece hatıralarda yaşayacak ve kim bilir belki de bugüne kadar rutin bellediklerimiz artık bizimle birlikte olmayacak. Bu değişimin paydalarından bir tanesi de ulaşım alışkanlıkları ve gayet açık görünen o ki bugüne kadarki ulaşım alışkanlıkları yerini, yenilerine bırakacak.

Özellikle metropol ve büyükşehirlerde günümüzde, motorlu taşıtların hegemonyasındaki ulaşım düzeni, geçtiğimiz 50 yıl içinde özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde yavaş da olsa değişmeye başlamıştı. Hatta Kopenhag başta olmak üzere Danimarka’da, Hollanda’nın genelinde ve Almanya, Belçika gibi Avrupa şehirlerinde bisikletlerin günlük ulaşımdaki rolü çok baskındı. Daha önceki makalelerimi ve sosyal medya hesaplarımı takip edenler, bu konu ile ilgili yazılarımı ve paylaşımlarımı hatırlayacaktır. Bugün ise gelecekte alışkanlığımız haline gelecek ve bugünlerde inşasına başlanan düzende, ulaşım açısından bisikletin önemini vurgulamaya çalışmak istiyorum. Bunu yaparken ise mevcut düzenin, bulunduğumuz değişim süreci açısından neden sürdürülebilir ve uygun olmadığını dolaylı olarak göstermiş olacağım.

2018 yılında ECF (European Cycling Federation=Avrupa Bisiklet Federasyonu) yayınladığı kapsamlı bir bildiride, bisiklet kullanımının dünyaya sağladığı avantajları detaylı olarak paylaştı. Mevcut ulaşım alışkanlıklarının olumsuzluklarını detaylı biçimde anlatan bu bildiri bisiklete yapılacak yatırımlarla; bireysel sağlık, toplumsal sağlık, çevre ve iklim koruma, sosyal ilişkiler, enerji ve kaynaklar, zaman ve alan, ekonomi ve geleceğe yönelik sürdürülebilirlik başlıklarında nasıl ilerleyebileceğimize net bir şekilde ışık tuttu. Aslında o dönemde henüz, bugünkü kaygılarımız yoktu ancak bu bildiride anlatılanların; günümüzde kaygısını taşıdığımız konular ve geleceğe yönelik değişim projeksiyonları ile ne denli örtüştüğünü anlatabilmek amacı ile bildiriyi özetlemek gerekli diye düşünüyorum. Motorlu taşıtların kullanıldığı günümüz ulaşım sistemi, bisikletin kullanıldığı bir sistem ile değiştirildiğinde neler olduğuna bir göz atalım.

Çevre ve İklim:

-Yılda 16 milyon tondan fazla CO2’ye karşılık gelen emisyon tasarrufu sağlıyor. (ki bu tasarruf yaklaşık olarak Hırvatistan büyüklüğündeki bir ülkenin yıllık karbondioksit emisyonuna eşit.)

-Yılda 400.000 erken ölüme sebep olan hava kirliliğinin azaltıyor.

-Yılda 8900 erken ölümün ve yılda 800.000 yeni hipertansiyon vakasının sebebi olan ses kirliliğini azaltıyor.

-Daha az altyapıya ihtiyaç olacağı için, toprak ve su kirliliğinin azaltılmasını sağlıyor.

Yazının devamı...