Ne çok duyar olduk etrafımızda ve ne çok kullanıyoruz şu rahatsız edici kelimeleri. “Samimiyetsiz!”, “Dürüst değil o!”, “Gerçek değil!”, “Özü başka sözü başka!”...
 
Ne çok arkadaşlığın, sevgililiğin, evliliğin, iş ilişkilerinin yani pek çok ilişki biçiminin bitiş cümlesi olmuştur; “Herşey kocaman bir yalan mıydı?”. Evet herşey gerçek değildi. Öyle ise tüm bunların sebebi neydi?
 
Elbette insanın bir ilişki içindeki en temel ihtiyacı ve beklentisi “samimiyet”. Yeterince sevilmediğimizi görmeye katlanabiliriz, pek çok kötü muamele ile başa çıkabiliriz ama samimiyetsizlik hissettiğimiz yerde güven duygumuz temelinden sarsılır ve o ilişkiyle duygusal bağlarımız paramparça olur. Samimiyetsizliğini hissettiğimiz anda o insanla oluşturduğumuz tüm hikaye anlamını yitirir, yalanın ayazında üşürken bedenimiz öylesine şaşkın, bir kez daha umudu eksilmiş ve çok kez daha aldatılacağını bilerek öylece kalıveririz. Peki bize yaşatıldığında böylesine sarsıcı etki bırakan samimiyetsizliği bizler neden başkasına yaşatırız? Neden sadece bedende durması gereken pırıltılı kostümleri ruhumuza da giydirir kendimizi farklı sunarız? Üstelik bu ruhsal kostüm darsa, içinde sıkışıp kalıyorsak ve buna rağmen evde tek başına kaldığımızda bile artık onu çıkarıp atamıyorsak yani yüzleşemiyorsak kendi ruhumuzun gerçeğiyle, artık kendimizi bile kandırmaya başladıysak bu bize ait olmayan görüntüyle, neden çıplak kalmaktan ölesiye korkarız?
 
Yakınlaştığımız yanılsaması içinde gün geçtikçe başka insanlarla aramızdaki duygusal mesafeler artıyor. Bedenimiz binlerce kilometre ötedeki insana bir iki saatte ulaşıyor da ruhumuz hemen yanımızdakine dahi kavuşamıyor. Samimiydik belki de bir zamanlar. Onu ilk nerede kaybettik? Ne zaman kendimizden vazgeçtik?
 
Hepimiz ortak bazı değerlerden uzaklaşıp kişisel değerlerimizi yaratma telaşındayız. Hayallarimiz ve arzularımız ile gerçekte sahip olduğumuz yaşamlar öylesine farklı ki bu aradaki açığı hayal gücümüzle sahte yaşamlar yaratarak kapatıyoruz. Karşımızdaki kişiye samimiyetsizlik olarak yansıyan bu durumda sahte sözcüklerle yeni bir dil yaratıyoruz. Çünkü varlığımızı gerçek özüyle kabul edemeyip, onu idealimizde olanla süsleyip, parlatarak değiştirme çabası içindeyiz. Çünkü ancak bu şekilde, ancak bu yarattığımız sahte kahramanla başka dünyalarda sevilip onay göreceğimizi, kabul edileceğimizi düşünüyoruz. Biz kendi gerçeğimizi gösterirsek oyundan atılırız, belki dışlanırız, belki küçümseniriz diye endişeleniyoruz. İşte bu azımsanma korkusuyla kendimizi hem başkalarından hem de kendimizden saklamaya başlıyoruz. İnandığından, aslında olduğundan, bildiğinden başka görünme çabalarıyla samimiyetsiz yaşamlarda kayboluyoruz.
 
Eğer ebeveynler koşulsuz ve sadece sahip olduğu özellikleri için sevebilirse çocuklarını, kendi hayallerini çocukları üzerinden gerçekleştirmek yerine çocuğunun aslında kim olduğu ve nasıl mutlu olacağını ön plana çıkarabilirse, onay ve değer görmek için başarması gereken listeler yerine özgüven, özdeğer kavramları yerleşebilirse çocuk zihinlere, samimiyetsiz erişkinler halini almaz kimse...
 
Samimiyetsizlik sadece mevcut ilişkiye ve karşınızdaki insana zarar vermiyor. Siz birilerine daha ihtişamlı, daha güçlü, daha zengin, daha bilgili ve sevgili görünme telaşı ve oyunu içindeyken başkaları için kendi hayatınızdan vazgeçmiş oluyorsunuz. Yani birilerine samimiyetsizlik yaparken aslında kendinize değer vermiyorsunuz.
 
Bilmiyorum gerçekten özlediniz mi kendinizi?. Acaba bıraktığınız yerde duruyor musunuzdur hala? Şu dar gelen, zaten bir gün pırıltısını kaybetmeye mahkum, ruhsal kostümleri çıkarıp atmak istemez misiniz? Üzerinize rahat birşeyler alıp gelmeye ne dersiniz? Siz içinizde kaç kişisiniz? Pek çok kişiyi taşımak yerine sadece gerçek kendinizi yüklenseniz..
 
Çünkü hayat başkaları için sahtelik giyinemeyecek kadar değerli.. Çünkü her durumda siz gerçek halinizle daha özeldiniz..