Sessizce saygı duymak mümkünken

23 Eylül 2019

Bazı konularda fikir beyan etmek kimsenin harcı olmamalı diye düşünüyorum. Mesela henüz hayatının başında, önünde uzun bir yaşam olması gereken, gelecek hayalleri kuran, kalbi pırpır atan bir insan, üniversite sınavına iki hafta kala konan kanser teşhisine, kesilen bacağına, ağır tedavilere, iki buçuk yıl içinde dört kez nükseden hastalığa rağmen yüzünün tamamına yayılan bir gülümsemeyle etrafa umut ve neşe saçmaya devam ettiyse, bunun karşısında saygıyla susulur.

Utanılır bence biraz, ne saçma sapan ‘dertleri’ bitmeyen depresyon vesilelerine dönüştürdüğümüzü hatırlayarak. Orada 20 yaşındaki Neslican Tay “Hayatta kalmak için bacağını feda etmiş bir kızsam, hayatımın hakkını vermeliydim. Kendimi böyle de sevmeliyim ve hayata karışmalıydım” diyor, bizim bahanemiz nedir, mutsuz olup evlere kapanmak için, diye düşünebiliriz mesela. Aşk acısı? Parasızlık? İşteki gerginlikler? Can sıkıntısı? “Daha hiçbir şey yapmadım, âşık olmadım, yurtdışına çıkmadım, dünyayı gezmedim, yapmak istediğim bu kadar şey varken hayattan vazgeçemezdim. Ben seçildiysem kanser için, onu yenebilecek güçte olduğum içindir diye düşündüm” diyen demir bacaklı bir kızdan daha mı zor, engeliniz?

Gördük ki daha zormuş sahiden. O kız tam bacağını kaybettiği için dünyanın sonunun geldiğini düşündüğü anda balkon duvarına konan tek ayaklı bir kuşun maviliklere süzülüşünde bulduğu umuda tutunup kanatlanabilmişti ama bu ışık, hayatlarını kendilerine ve başkalarına sınırlar çizmeye adayanların önyargı duvarlarını aşıp içeri geçemedi. Yaşarken ayrı sıktılar canını, şimdi öldü, arkasından konuşuyorlar hala.

Demirden bir bacakla kırmızı rujunu sürüp şortunu giyip alışveriş merkezine gidebilmiş, kanseriyle dalga geçmiş, insanlara dilinin döndüğü son ana kadar “Sevebileceğiniz bir hayatı yaşayın, size hiçbir şey engel olamaz” demiş bir kadının “bu çıplaklıkla cennete gidip gitmeyeceği” konu olabiliyor mesela. Sevgisizliğinizle hayatı cehenneme çevirdiğiniz yetmiyor, cennete giriş kurallarını da belirleyin, ne ala.

Sosyal medyayı her konuyu ‘trollemek’ için kullananları ciddiye alıp bunları yazmazdım da, Üsküdar Üniversitesi Rektörü,  Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın attığı tweet bardağı taşırdı. “Ölümle yüzleşebilseydi ölüm bilincine sahip olsaydı, seküler dünyanın dünyasallaşma rüzgârına kapılmasaydı, dinlerin hayata anlam katma, teselli gücünden faydalanabilseydi hastalığı düşman gibi görmezdi diye düşündüm,” diyor Neslican için.

Kendisi de eşini kanserden kaybetmiş, bu şekilde teselli bulmuş belli ki. Ama orada bir insan bu hayattaki zamanını mutlu ve anlamlı kılmak için, onun gibi kanserle ‘savaşanlara’ güç ve umut vermek için kendisine yollar yaratıyor. “Hayatınızı sevin” diyor, “kendinizi sevin, saçlarınızı, kilonuzu, benim için sol bacağınızı da sevin. Ne kadar zamanım kaldı bilmiyorum. Hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama şu an buradayım, hayattayım, demek ki ben kazandım”. Bir insan daha nasıl yüzleşir ki ölümle?

Siz hala diyorsunuz ki “dünyasallaşma rüzgârına kapıldı”. Bir psikiyatrist olarak. Bir profesör olarak. Sessizce saygı duymak mümkün oysa. Ya da onun tercih ettiği gibi “Mücadelen çok güzeldi” demek. Çok güzeldi sahiden.

Yazının devamı...

Cinsiyet eşitliğine alışmak

19 Eylül 2019

Farkındalık yaratmak” kulağa çok hoş gelse de gerçek hayatta karşılığını bulup bulmadığından emin olmadığım bir sözdü aslında. Artık bir şeyi yılmadan, bıkmadan, vazgeçmeden tekrarlamanın gerçekten farkındalık yaratabileceğine ve bunun bir vadede (uzun mu kısa mı zaman gösterir ama) bir dönüşüme neden olacağına inanıyorum.

Misal, bundan herhalde bir beş sene önce “toplumsal cinsiyet eşitliği” sadece o bıkmayan, yılmayan bir grup insanın sözlüğünde yer alan bir kavramdı, bugün herkesin diline yerleşti de düşmanlarını bile yarattı. Konu Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2019/2020 Eğitim-Öğretim Yılı Hedef Listesi’ne aldığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği dersini son anda çıkarmasına kadar vardı ki eşitlik kavramı kimi neden rahatsız ediyor, anlamak mümkün değil. Ya da en azından anlamak istemiyor insan. Ayrıca “farkındalık” geriye alınabilir bir şey değil. Hiçbir alanda, hiçbir sektörde.

Hafta başında, Oyuncular Sendikası yönetim kurulunda göreve başlayan oyuncu Ece Dizdar “Ağırlıklı olarak toplumsal cinsiyet eşitliği, taciz ve mobbing alanlarında faaliyet göstereceğim” diye bir açıklama yaptı sosyal medya hesabından. Hedeflerini sormak için aradım, yeni göreve başlamış olmasına rağmen hayalinde bir dolu proje vardı. Yazar Ebru Nihan Celkan ile düzenledikleri toplumsal cinsiyet eşitliği atölyelerini sürdürmek, dizilerde cinsiyet eşitliğiyle ilgili bir çalışma yapan TÜSİAD ile ortak başka projelere imza atmak, her şeyden önemlisi de oyuncuları fırsat eşitliği, ücret eşitliği konusunda bilgilendirmek, haklarının farkında olmalarını sağlamak...

Yine Ece Dizdar ve Justine Barda, geçen yıl uluslararası jüride yer aldıkları Adana Film Festivali’nin ödül töreninde seçkide hiç kadın yönetmen olmamasından duydukları hayal kırıklığını dile getirmişlerdi. Bakın, bugün Adana Altın Koza Film Festivali Direktörü Kadir Beycioğlu sinema sektöründe 2020 yılına kadar cinsiyet eşitliğinin sağlanmış olmasını hedefleyen, Cannes, Venedik, Berlin, Toronto, Locarno dahil 35 uluslararası film festivali tarafından imzalanan 5050×2020 kampanyasını imzalayarak Türkiye’de cinsiyet eşitliği sözünü veren ilk festival olduklarını, festival seçkisinde de kadınların eşit temsilini sağlayacak şekilde bir kurgu oluşturmaya çalıştıklarını açıklıyor.

Yazının devamı...

Müziğin değiştirebilecekleri

9 Eylül 2019

Enteresan bir şey oldu gerçekten, üç kişi ortak bir cümle kurmak, bir şeylere karşı çıkmak, içine dert olan meselelere dikkat çekmek için yan yana gelmekte zorlanırken, birlikten kuvvet doğuran bir rap fırtınası esiverdi memlekette.

Takvimler 6 Eylül’ü, saatler tam 00.00’ı gösteriyordu, Şanışer’in çağrısıyla bir araya gelen on sekiz rap müzisyeninin bir ucundan tutup havalandırdığı bir klip düştü YouTube’a. Adı “Susamam” idi şarkının ve söyleyecek sözleri olan bu on sekiz genç müzisyen, susmak istemedikleri konularda içlerini söze, müziğe dökmüşlerdi. 

“Black Mirror” gezegeninden gelir gibi duyulan bir kadın sesiyle başlıyordu şarkı. “Gülmek, eğlenmek istiyorsun. Hayat zaten çok zor. O yüzden müzik seni eğlendirsin, gerçeklerden uzaklaştırsın istiyorsun.  Ama biz müziğin bir şeyler değiştirebileceğine inanıyoruz. Bizimle gel. Başlayalım mı?” diyen bir kadın sesi.

Ardından 14 dakika 55 saniye boyunca süren bir kolektif manifesto. Şanışer’in yanı sıra Fuat, Ados, Hayki, Server Uraz, Beta, Tahribad-ı İsyan, Sokrat St, Ozbi, Deniz Tekin, Sehabe, Yeis Sensura, Aspova, Defkhan, Aga B, Miraç, Mert Şenel ve Kamufle’nin çevre, doğa, kadın hakları, hayvan hakları, adalet, eğitim, hukuk, trafik, faşizm gibi toplumsal meseleler üzerine kurdukları cümleler kulaktan kulağa yayıldı ve on iki saatin sonunda Susamam etiketi dünya genelinde en çok konuşulan konular arasında bir numaraya yükselmişti. Klip 2 milyondan fazla izlenmişti ki şu anda bu rakam 13 milyonu bulmuş durumda. Onu Ezhel’in aynı saatlerde paylaştığı “Olay” şarkısı ve Sayedar & Önder Şahin ile Ceza imzalı “Komedi v Dram” izledi. Sonuç: Herkes üç gündür sokağın sesinin müziğe aktarılmasının etkisini konuşuyor. Sade suya tirit şarkı sözlerinin devrinin geçtiğini. Ayrıca hepsi kendi adına şarkılarını yazan genç müzisyenlerin böyle bir projede birleşmesinin önemini.   

Tabii her ses getiren şey gibi bu da aynı hızla kendi düşmanlarını yarattı ve tez zamanda “Aferin çocuklar” sırt sıvazlamalarının “Sözler de pek basit”, “pek didaktik”, “pek yavan, pek şu, pek bu”ya dönüşmesini izlemeye başladık.

Hâlbuki amaçlarının aferin almak ya da bir müzikal başyapıt ortaya koymak olmadığı açık, kaldı ki gayet eli yüzü düzgün bir işle ve son derece etkileyici bir kliple karşı karşıyayız. Oturduğun yerden atıp tutmak kadar kolay değil, o ayrı.

Belki tek itirazım, kadın hakları konusunda “Ben bilmem / Hiç kendimi korumak zorunda kalmadım / Hiç evlendirilmedim / Evde dayak görmedim / Kendi evimde kendi odama zorla hapsedilmedim / Sözlerinizi kusmadım / Yurdumdan edilmedim / Nefretinizle yanmadım / Yakılarak can vermedim / Hiç abimden korkmadım / Okuldan alınmadım / Ben hiç öldürülmedim” diye usul usul şarkının en çarpıcı cümlelerine imza atan Deniz Tekin’den başka kadın olmamasına olabilir.

Onun için de geç değil, neden kadın rap’çiler - hatta kadın rock’çılar ile birlikte - “susamadıklarını” haykıran bir klip yapmasınlar?

Yazının devamı...

İş işten geçmeden, ölmesini beklemeden

5 Eylül 2019

Bir videosu olmadığı için sadece okuduğunuza inanmanız gereken bir olay anlatacağım şimdi. Öznur Sazlar, kocasından boşanmaya çalışan bir kadın. Bir küçük oğlu var ve aynı durumdaki pek çok kadın gibi, boşanma isteği hayati tehlikeyi de beraberinde getirmiş durumda. Kocası kadının canına kastetmekte. Ne yapmasını öneririz? Savcılıktan koruma kararı çıkarttırmasını değil mi?

O da öyle yapmış zaten. Ama kararın süresi dolunca yaptığı yenileme başvurusuna kısa sürede yanıt alamadığı için çocuğunu babasıyla görüştürmek zorunda kalmış. Bu mecburi görüş günü neredeyse Öznur Sazlar’ın canına mal oluyormuş. “Demek benimle inatlaşırsın” diyerek kadını tam on beş yerinden bıçaklamış H.S. diye anılan koca.

İlk bıçak darbesi doğrudan kalbini hedef aldığı, göğsüne, boğazına peş peşe darbeler isabet ettiği için, kadının kaçıp canını kurtarabilmiş olması gerçek bir mucize. Ama başarmış, çok şükür yaşıyor. Kanlar içinde sokağa fırlayıp sığındığı tantunici ona sahip çıkmış ve Öznur Sazlar boşanmak istediği için çocuğunun gözü önünde öldürülen kadınlar listesinde bir isim daha olmaktan kurtulmuş.

Peki, kocaya ne oldu dersiniz? “Cezasını buldu, hapiste ve uzun süre de oradan çıkacak gibi görünmüyor, Öznur Sazlar ve çocuğu artık güvende” diyebilmeyi çok isterdim. Ama öyle değil maalesef. 3 Eylül’de Eskişehir 7. Asliye Mahkemesi’nde görülen duruşmanın sonucunda, H.S.’nin “adli kontrol şartıyla” tahliyesine karar verildi. Serbest bırakıldı adam. Karısını öldürmekten başka bir amacı olmadığı açıkça görülen, tamamen kaza sonucu katil olmaktan kurtulan birini, hem de davayı takip eden CHP Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer’in tweet’inden öğrendiğimize göre bir kadın hâkim, salıvermeyi uygun gördü. Şu anda kendisi elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmakta. Öznur Sazlar’ın ise hayatı tehlikede ve haklı olarak isyan ediyor; “Bu adamın ağır cezada yargılanması için ölmem mi gerekiyor illa?” diye. “Kime güveneceğim ben?” diye soruyor, “Kim koruyacak beni?”

Yazının devamı...

Dünyayı kadınlar kurtaracak

2 Eylül 2019

Ülkemize dair en çok canımı yakan şeylerden biri, kadın denen varlığın şiddetle, acıyla, ölümle bir anılması. Tabii bu çok haklı olarak böyle, çünkü kadınların acı çektiği, şiddete maruz kaldığı ve öldürüldüğü bir coğrafyada yaşıyoruz. Ama işte bir o kadar da güçlü, duyarlı, yaratıcı, el ele verince dönüştürücü olabildikleri bir coğrafya burası.

Ne bileyim, Kars’ın bir dağ köyünde sırf kendi çabalarıyla topraklarının zengin bitki çeşitliliğini bir kazanca çevirebiliyor, hem şifa dağıtırken hem kendilerine gelir sağlayabiliyor, yetmez gibi Fransızca öğrenip Fransız bitki bilimcilerle iş birliği yapabiliyorlar mesela. Ve biz birdenbire Boğaköy’ün kadınlarından haberdar oluyor, onların bir araya gelerek yarattığı mucizeye tanık oluyoruz.

Ya da Toroslar’da yaşayan bir grup kadın, Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu diye bir ekip kuruyor, oyunlar sahneliyorlar. Sabah erkenden kalkıp evlerinin işlerini bitirip sonra ezberlerini yaparak. Hikâyelerini Pelin Esmer “Oyun”adlı belgeselinde anlatmıştı, hatırlarsınız.

Şimdi on dört yıl sonra yeni bir film yaptı Pelin Esmer Arslanköylü kadınlarla, “Kraliçe Lear” diye. Aynı tiyatrocu kadınların Shakespeare’in “Kral Lear”ıyla turneye çıkmasını ve uçurumlar, virajlarla dolu tozlu topraklı dağ yollarında Kral Lear’ın Kraliçe Lear’a dönüşmesini anlatıyor. Bu ay Saraybosna’da gösterildi, kasımda da Türkiye’de gösterime girmesi bekleniyor.

Bu sırada Arslanköylü kadınlar da boş durmuyor, yeni oyunlarını hazırlıyorlar. Topluluğun kurucusu Ümmiye Koçak’ın yazdığı oyunun adı “Ana, Gökyüzü Delinmiş”.

Artık dünyaca ünlü bir isim kendisi ama hala tanımayan varsa, Adanalı 10 çocuklu bir ailede dünyaya gözünü açmış, ilkokuldan sonra okutulmamış bir kadın, Ümmiye Koçak. Yani hayata 10-0 geriden başlamaktan söz edilecekse bunun en iyi örneklerinden.

Ama kendi kendine okuyarak basamakları ikişer ikişer atlamış, ilk okuduğu kitap olan Gorki’nin “Ana”sına yakışır şekilde kadının ve kendisinin gücüne inanan, dirayetli bir kadın olmuş.

Şu anda yazıp sahnelediği on beş oyunu, bir sürü ödülü var, topluluğuyla birlikte Türkiye’nin dört bir yanında yaklaşık 20 bin kez sahneye çıkmış ve 50 bin kişi tarafından izlenmiş. Kendisinin deyişiyle “Kadınların kahveye girmesinin ayıp karşılandığı bir köyden” çıkıp yapmış bunu. Boş zaman değerlendirip eğlenmek için değil, söyleyecek sözü, dile getirilecek derdi olduğu için yazıyor Ümmiye Koçak. Yeni oyununun amacı da küresel ısınmaya dikkat çekmek. Bir insan, bir vatandaş olarak bu konuda üzerine düşen bir vazife olduğuna inanıyor ve “Bütün belediyelere ve STK’lara sesleniyoruz” diyor Twitter hesabından; “Bizi davet edin, oyunumuzu sahneleyelim”.

Yazının devamı...

Kime göre, yerine göre

29 Ağustos 2019

Gerçekten imrendirici derecede dertsiz, tasasız bir toplumuz. Hayat her anlamda tıkır tıkır işliyor, ekonomik kriz semtimize uğramamış, taciz yok, kadınlar öldürülmüyor, kimsenin gelecek kaygısı yok, dert üstü murat üstüyüz. Öyle ki kendimize yoktan gündem var ediyoruz. Ne konuşsak ne konuşsak hah, insanlar “yerine göre” giyinmiyor, bu ülkenin kanayan yarası bu, bunu konuşalım.

İstanbul AVM’lerindeki bazı kızların “ayıp sınırını aşan” şort boylarından şikâyet eden bir tweet atan Ömür Gedik’in açtığı kapıdan ortaya dökülenlerle bütün Twitter âlemi çalkalanıyor iki gündür. Fazla kısa giyiyorlarmış, mesele bu. Teşhircilikmiş yaptıkları.

İstanbul’da çekilmemiş bir temsili fotoğrafla süslenen iddianın mizah malzemesi olarak çok iş görmesi bir yana, bir de konuyla ilgili ciddi ciddi fikir beyan edenler, aynı şekilde kısa şortlardan mağdur olup destek çıkanlar var ve hep beraber başladık gene giyim kuşam kavgasına. Hangi boy şort giymek caizdir, “ayıp sınırı” nerede başlar, nerede biter, kime göre, neye göre? Bunun gibi cevabı aslında net bir “Size ne?” olması gereken bir dizi soru.

Erkek bilirkişilerin kadınların ne giyeceğine, hangi saatte nerede gezeceğine, nasıl oturup kalkacağına karışmaya kalkışmasına, had bildirmesine, parmak sallamasına alışığız bir süredir. Gün geçmiyor ki herhangi bir sebepten medyatik bir insanoğlu bu konuda -tabii ki toplumun ahlaki değerlerine dayandırarak- bir fikir beyan etmesin.

Ama kadınlara sınırlar çizmeye kalkan kadınların eksikliği çekiliyordu sahiden, iyi oldu. Bunu anlamak cidden zor. Hayır, sizce uygun değilse siz giymeyin, beğenmiyorsanız kafanızı başka yöne çevirin, sizi neden ilgilendirsin başkasının şortu?

Size yapılsa hoş karşılar mısınız diyecektim ama tabii ki kendi ifadesiyle “ülkenin en rahat giyinen kadınlarından biri olan” Ömür Gedik de aldı bu ölçü birimlerinden payını, çünkü onun giydikleri de başka birilerine göre ayıp sınırının yanından bile geçmiyordu. O zaman onun adı “linç” oluverdi.

E konuyu açınca gerisi gelecek tabii. “Ben yerine göre giyiniyorum”. Pardon ama ona kim karar verdi ki? Bir ucundan başladın mı başkasının kişisel alanına girmeye, giyimine kuşamına, oturup kalkmasına, gülmesine konuşmasına karışmaya, bunun sonu yok. Bana göre yeri, sana göre değil, bana göre uzun olan sana göre kısa, hangimiz haklı çıkacağız?

Amaç sadece gündem yaratıp eğlenmekse bunun için de fazla tehlikeli sular bunlar. İnsanların aşırı özgürlükten başının döndüğü, bu tip konuların sadece eğlenceli magazin konuları olarak konuşulabildiği bir ülkede yaşamıyoruz çünkü. Kimse o kadar özgür hissetmiyor istediğini giymekte. Sokakta biri laf atacak mı, ters bakacak mı, gerginlik çıkacak mı diye hesaplamak gerekiyor. Hatta şort giydikleri için otobüste tekme yiyen, sokakta saldırıya uğrayan kadınların olduğunu, tecavüze bahane olarak kadının kısa eteğinin gösterilebildiğini hatırlatmaya gerek var mı?

Yazının devamı...

Hiçbiri ölmek istememişti

26 Ağustos 2019

İşimize gelmeyen gerçekleri gözümüze sokulmadıkça kabul etmemek gibi bir huyumuz var. Biraz da sosyal medyanın sürekli her şeyi videosunu - fotoğrafını çekerek önümüze koymasıyla ilgili olsa gerek. Göz görmeyince gönül katlanıyor demek.

Nasıl ki küçücük çocukların yaşam umuduyla bindikleri botlardan ölülerinin çıktığını Aylan bebeğin yüzükoyun, uyur gibi yatan fotoğrafıyla idrak ettik, eski kocası tarafından boğazı kesilen Emine Bulut’un kanlar içindeki görüntüsü, “Ölmek istemiyorum” feryadı, “Anne lütfen ölme” diye çırpından küçük kızının çaresizliği de nihayet kadınların öldürüldüğünün geniş bir kesim tarafından kavranmasını sağladı.

Artık görmezden gelecek halimiz kalmadı: Evet, kadınlar öldürülüyor ve bunlar “münferit” olaylar değil. Kimse cennet vatanımızın güzel insanına iftira atmak için uydurmuyor bu “kadın cinayetleri safsatasını”. Kadın cinayetlerini durdurmak amacıyla kurulmuş platformlar, sivil toplum kuruluşları, imza toplayarak, videolar çekerek, meydanlarda, iskelelerde, caddelerde toplanıp yürüyerek, slogan atarak konuya dikkat çekmeye çalışanlar can sıkıntısından bu konuya sarmış bir işsiz güçsüzler ordusu değil.

İnsanlar boşuna beklemiyor mahkeme kapılarında, ellerinde öldürülmüş kadınların yüzleriyle. Katiller affedilmesin, en ağır şekilde ceza alsın diye bütün bu çaba. Artık kimse bir kadının öldürülmesine gerekçe uyduramasın, “Ama o da...” diye başlayan bir cümle daha kuramasın diye.

O kadınları katledenler de bu kez kendi gözümüzle görüp ikna olduğumuz eski koca gibi kan donduran cinayetler işlemişlerdi. Çoğu o kadının eski kocası ya da sevgilisiydi, onların da geride bazıları annesinin ölümüne tanık olmuş gözü yaşlı çocukları kaldı. O kadınlar da yaşamak istiyordu, hepimiz gibi. Gelecek hayalleri, umutları, bir tanecik hayatları vardı.

Kadın cinayetlerine dikkat çekmek, konuya dair “farkındalık yaratmak” için atan bir sayaç var bu ülkede. Şiddetten ölen kadınların adlarını olsun yaşatmak için dikilmiş bir “dijital anıt”. http://www.anitsayac.com/ adresinde gün gün artan sayısıyla, yaratıcısı Zeren Göktan’ın deyişiyle “2008’den beri öldürülen kadınların isimleriyle adeta bir duvar örüyor”. Açtığınızda nefesiniz tıkanıyor duvarın yüksekliğinden. Her bir ismin üzerine tıkladığınızda yeni bir sayfa açılıyor. Kim öldürmüş o kadını görüyorsunuz, nasıl öldürmüş, “neden” öldürmüş. Devletten koruma talebinde bulunmuş mu, gazeteler ne yazmış arkasından.

Her yıla tıkladığınızda da o yıla ait ölülerin isimleri farklı bir renge boyanıyor. Görüyorsunuz sırf renklenen alanın genişliğinden bile; sayı artıyor. 2008’de 66, 2009’da 121. 2013’te 228’e çıkıyor, 2017’de 348’e. 2019’un son ismi temmuz ayında eklenmiş ve sayı şimdiden 221. Sadece bu yılın ilk yedi ayında boşanmak istediği için, barışmak istemediği için, çalışmak istediği için, izinsiz sokağa çıktığı için, aldattığından şüphelenildiği için, erkeğe karşı geldiği, cevap verdiği, isteklerini yerine getirmediği için bıçakla, baltayla, ateşli silahla, boğularak 221 kadın katledilmiş. Emin olun, hiçbiri ölmek istememişti.

Yazının devamı...

Tanınmaz hale geldi

22 Ağustos 2019

Medyamızın kullanmaya bayıldığı bir tabir bu; “Tanınmaz hale geldi”. Şimdi artık sosyal medya kullanıcılarının da diline pelesenk oldu. Tabii ki ünlüler, çoğunlukla kadınlar için kullanılıyor. Ne zaman tanınmaz hale geliyor bu kadınlar? Evlerden ırak, kilo aldıkları zaman. Bir kadının başına gelebilecek en büyük felaket bu.

Erkeklere malum her şey yarıyor, şarap gibi yaşlanıyor, şişko değil “yapılı” oluyorlar. Kilo almak, göbek bağlamak, saç dökmek, kırışmak, bunlar erkeği tanınmaz hale getirmiyor, cazibesinden de eksiltmiyor, hatta hafiften karizma kattığı bile söylenebilir. Ama kadın, aldığı her bir kilonun hesabını karşısına çıkan eşe dosta, mahalle bakkalına, komşu teyzeye, münasebetsiz iş arkadaşına vermekle yükümlüdür. Bir de ünlüyse, bütün ülke çıkar karşısına: Ne olmuş falancaya? Tanınmaz hale gelmiş!

Annelik gibi birçok alanda kadına dokunulmazlık sağlayan bir müessese bile alınan kiloları mazur göstermeye yetmez. Bakınız, Fahriye Evcen, daha doğum yapalı dört ay olmuş, kocası ve bebeğiyle beraber yüzünde en tatlı gülücüğüyle kameralara ‘yakalanıyor’ ve kıyametler kopuyor. İnanabiliyor musunuz, hamilelikte aldığı kiloları veremediği dikkatlerden kaçmamış! Ve bu saçma sapan sebeple saatlerce sosyal medyada TT oluyor.

İmalı, alaycı, sevimsiz başlıklar, sosyal medyada çoğunun kadınlardan geldiği ‘dikkatlerden kaçmayan’ saldırgan yorumlar, tacizler... Sanki hepsiyle sözleşme imzalamış “Altı ay sonra 36 beden olarak sahalara döneceğim” diye, paralarını geri istiyorlar, öyle bir haklılık hali. En kibarından “Ne bu halin, acil kilo vermelisin”lerle sözde savunma niyetine “Doğum yapmış bir kadını eleştirmeye hakkınız yok”lar birbiriyle çarpışıyor.

Şimdi öncelikle şunu söylemek istiyorum; aslında doğum yapmamış bir kadını da kilolarından ötürü eleştirmeye hakkınız yok. Kilo, alınınca özür dilenecek bir şey değil. Yetti artık bu kadına dayatılan ince olma, selülitsiz kalma, sürekli taş gibi gezme mecburiyeti. Annelere değil kadınlara saygısızlık bu yapılan.

Ama konu bir de hamilelik kaynaklı kilo olunca iki kat korkunç hale geliyor. Bir yandan “Analarımız en kutsal varlıklarımız” edebiyatı, bir yandan yeni anne olmuş bir kadının sinirlerinin üzerinde “Şişmansın, güzel değilsin” diye tepinme hakkı. Hatta “Böyle devam edersen kocanı elden kaçırırsın” tehditleri. Ve gerçekten bunu yapanların çoğu kadın. Erkekler muhtemelen konu hamilelik olunca bir derece hadlerini bilip geri çekiliyorlar.

Yazının devamı...