Mahşerin Beşinci Kilisesi: Sardes

24 Eylül 2019

Poktolos Çayı kenarında Meles tarafından kurulan ve muhtemelen de hiç kimsenin bu kadar ünlü ve bu kadar güçlü olacağını düşünmediği Sardes şehri, mahşerin yedi kilisesinin yollarının kesiştiği noktada yer alır yüzyıllar sonra...
Hermos havzasında Tmolos’un eteklerindeki bu şehir, yani Sardes. Yüzyıllar boyunca zenginliğin, gücün ve ihtişamın merkezi olur, namı dünyaya yayılır. Yüzyıllar içinde Hermos, Tmolos ve Poktolos unutulur gider, ama Karun’un şehri
Sardes hariç!

Para, para, para

Ve para bulunur, Karun kadar zengin olunur... Tmolos eteklerinden doğup, kentin ortasından geçen Poktolos Çayı’nın getirdiği altın tozlarıyla zenginleşir, güçlenir şehir. Koyun postlarıyla çayın getirdiği altın tozlarını toplayan Sardesliler, bunları sahile kurdukları atölyelerde işler. Kralları Alyattes, tarihe ilk madeni parayı basan kişi olarak geçer. Ardından tahta çıkan oğlu Kroisos ise muhteşem zenginliği ve ilk altın parayı basan kişi olmasıyla anılacaktır. Dilden dile aktarılarak günümüze kadar ulaşan ‘Karun kadar zengin’ deyimindeki Karun’un zenginliği ve cömertliğiyle meşhur Kroisos olduğuna inanılır.
Ancak Persler’e karşı duramaz Kroisos ve şehir Anadolu’yu ele geçiren Persler’in en önemli başkentlerinden biri olur. Onları Büyük İskender, Selevkoslar ve Roma İmparatorluğu takip eder.

Sardes’e mektup

Aziz Yuhanna’nın Patmos’ta sürgündeyken gördüğü vizyonları takiben yazdığı mektuplardan beşincisinin adresi Sardes’tir. Mektubun yazıldığı dönemde yani 1’inci yüzyılda şehir zengin ama bir o kadar da yozlaşmış, daha yolun başındaki Hıristiyan cemaat ise heyecan ve umudunu yitirmiştir. İşte tam da bu noktada Yuhanna’nın mektubu ulaşır cemaate Patmos’tan...

Yazının devamı...

Akhisar sizi bekliyor

17 Eylül 2019

Eğer rota Ege ise, Akhisar’da mola vermek, artık neredeyse tüm yolculukların olmazsa olmazı oldu. Özellikle de son yıllarda çıkardığı Ramiz ve Keskinoğlu gibi ulusal markalarla başlayıp, Akhisarspor’la taçlanan yükseliş, zengin tarihine rağmen pek de tanınmayan ilçeyi, yurt
çapında bilinir hale getirdi. Getirdi getirmesine ama
sahip olduğu tüm tarihi, kültürel ve doğal zenginliğe rağmen hâlâ hak ettiği noktada değil Akhisar...
Haydi gelin, bir sonraki yolculukta bir moladan fazla zaman ayırın Akhisar’a, kaybolup tozlu sokaklarında keşfedin sakladıklarını... İnanın pişman olmayacaksınız.
Yıllar boyu Akhisar dendi mi, akla ilk gelenler, tütün, zeytin, zeytinyağı ve üzüm oldu. Ama bu ağırbaşlı ilçe, yolu Anadolu’ya düşen neredeyse tüm medeniyetleri, dinleri ve iz bırakmış isimleri ağırlamış tarih boyunca... Listede yok yok! Hititler, Akadlar, Frigler, Lidyalılar, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Saruhanlılar ve Osmanlılar hüküm sürmüş, Hıristiyanlığın ilk yedi cemaatinden birinin kurulduğu, İncil’de adı geçen yerlerden biri olmuş, Büyük İskender’den, Bergama Kralı Attalos’a, Roma İmparatorları Hadrian ve Trajan’dan Evliya Çelebi’ye pek çok bilinen ismi ağırlamış. Konumu, zenginliği, verimli toprakları ve iklimiyle stratejik değerini, kurulduğu günden bu yana bir an bile yitirmeyen bir yerleşim Akhisar.
İlginç olan MÖ 3’üncü yüzyılda Makedonyalılar’a ait bir koloni kenti olan Akhisar ya da eski adıyla Thyateira’nın yüzyıllar sonra 20’nci yüzyıldaki göç dalgasıyla Makedonya’dan gelenler tarafından yine yurt seçilmesi...

İlçe merkezli kurulan ilk banka

1920’li yıllarda Türkiye ihracatının yüzde 35 ‘lik kısmını tütün oluşturmakta ve Akhisar’da yetiştirdiği ‘Şark Tipi’ tütünle adını dünyaya duyurmaktaydı. Tütün üreticisine finansal destek sağlamak için ilçede Akhisar Tütüncüler Bankası adıyla 250 ortaklı bir banka kurulur. Daha sonra Türkiye Tütüncüler Bankası adını alacak banka, 1996’da sahip ve isim değiştirerek Yaşar Bank olur, sonra sırasıyla Sümerbank, Oyak Bank ve bugün ise ING Bank adlarını alır.

Yazının devamı...

Sonbaharda gidilesi yerler

10 Eylül 2019

Geçtiğimiz hafta üniversitedeki bölüm başkanım telefonu kapatırken, “Hocam unutmayın, dersler
23 Eylül’de başlıyor” diye hatırlatınca, yazın bittiğini fark ediverdim bir anda... Bizim Kuşadası hâlâ yazı yaşıyor... Güneş pırıl pırıl, sıcaklık 30 derecenin üzerinde... Dün, deniz suyu bile 26 dereceydi. Dedim ya, söylemeseler sonbaharın geldiğini anlamak mümkün değil.
Sonbaharı bırakın, kışın bile geldiğini anlamak pek mümkün olmuyor buralarda... Yazlıkçıların ve turistlerin kaybolmasıyla sakinleşen sokaklar ve erken kapanmaya başlayan dükkanlardan anlıyorum şehrin biz gerçek sahiplerine kaldığını... Bir de Lozan Meydanı’na bakan gecekondu kılıklı apartmandaki iki gece kulübünün yarattığı gürültü kirliliğinden... Nedendir bilinmez Kuşadası Belediyesi bu ikisi ve benzerlerine sebep oldukları görüntü ve gürültü kirliliğine rağmen gözünü kulağını tıkıyor. Ömer Günel başkan seçildiğinde bir nebze umutlanmıştım ama anlaşılan, o da hiç rahatsız değil bu tip gürültü kirliliği yaratan yerlerden... Ne diyeyim, yıllardır huzur içinde uyuyabileceğimiz günleri umutla bekliyoruz.
Esasında bugün Akhisar’ı yazmaya devam edecektim. Neredeyse de tamamlamıştım. Ama sonbaharın geldiğini bu kez de okurlar e-postalarıyla hatırlatıp, eylülde gidilesi yerleri sorunca, bu haftanın konusu da kendiliğinden değişiverdi bir anda... Akhisar‘ı önümüzdeki günlere bırakıp, eylül ayı için seçtiğim yerlere göz atalım...

ISPARTA

Eylül ayında tatile çıkacaklar, yemekleri, muhteşem doğası, gül ve lavanta tarlalarının ev sahibi Isparta’yı not edebilirler. Hristiyanlar için kutsal sayılan Aziz Paul Yolu’nun bir kısmının da geçtiği, Toroslar’dan gelen çam havası eşliğinde Yazılı Kanyon’da yürüyüş için en ideal zaman sonbahar... Eğirdir ve Kovada göllerini, Pisidia Antiokheia ve Adada Antik Kentleri’ni, Gelendost Elma Bahçeleri’nde hasadı, Zindan Mağarası’nı ve tabii ki meşhur güllacını da unutmayın!

KUŞADASI

Kum, deniz ve güneşe doyamayanlar ya da “Bunlar olsun ama kültür dünyamızı da genişletelim” diyorsanız, eylülde İzmir ve Kuşadası bir başka güzel... İstanbul’dan neredeyse saat başı kalkan uçaklar, sizi 50 dakikada İzmir’e ulaştırıyor. İndikten

Yazının devamı...

Efsaneler diyarı Girit

3 Eylül 2019

Girit demek, mitler ve efsaneler demek... Bu efsanelerin merkezindeyse her daim Zeus ve Kral Minos yer alıyor. Kral Minos Europa ile Zeus’un oğlu... Çapkın Zeus, gönlünü Fenikeli Prenses Europa’ya kaptırır ve tanınmadan yanına gidebilmek için beyaz bir boğa kılığına bürünür. Boğayı sevimli bulan Europa, onu sevmeye başlar. Tam bu sırada boğa kılığındaki Zeus Prensesi sırtına atar ve onu Girit Adası’na kaçırır. Bu ilişkiden Minos, Rhadamanthys ve Sarpedon adlarında üç çocukları olur. Bunlardan Minos daha sonra Girit Adası’nda doğacak büyük Minos Uygarlığı’nın kralı olarak Zeus’un da desteğiyle güçlü bir donanma oluşturur ve rakip şehir Atina’yı alt eder.

Minos ile Pasiphae

Minos, Helios ve Crete’in kızı Pasiphae ile evlenir. Dördü erkek, dördü kız sekiz çocuğu olur. Günlerden bir gün, Poseidon’a kurban etmesi için kendisine gönderilen beyaz boğaya kıyamaz ve onun yerine başka bir boğayı kurban eder. Ancak bu Poseidon’un hiç hoşuna gitmez ve Minos’u cezalandırmak için Kraliçe Pasiphae’yi boğaya aşık eder.
Pasiphae aşık olduğu boğayla olabilmek için Knossos Sarayı’nın mühendisi Daidalos’tan yardım ister. Daidalos da Kraliçe’nin içine girebileceği üzeri deriyle kaplanmış ahşap bir inek yapar. Kraliçe’yle boğanın birlikteğinden boğa başlı insan vücutlu bir yaratık yani ‘Minotor’ doğar…
Başlarda diğer çocuklarla beraber büyütülen Minotor, zaman içinde vahşileşmeye ve insanlara saldırmaya başlayınca, Kral Minos, saray mimarı Daidalos’a içinden çıkılması imkansıza yakın olan labirenti inşa ettirir ve Minotor, orada yaşamaya başlar.
Bir müddet sonra Kral Minos’un oğlu Androgeos, Atina’da Panathenaia oyunlarına katılır ve hepsini kazanır. Bu başarısını çekemeyen Atinalılar Androgeos’u öldürür. Bunun üzerine Kral Minos, Atina’ya savaş açar, kazanır ve haraç olarak da her yıl Minotor’a kurban edilmek üzere yedi erkek ve yedi kız çocuğu ister.

Theseus ve Minotor

Yazının devamı...

ÖLÜMÜN GİRMESİNİN YASAK OLDUĞU YER

13 Ağustos 2019

Geçtiğimiz hafta başladığımız Bergama’yı keşfe bu hafta Asklepion ile devam edeceğiz. Antik Dönem’de neredeyse her şey ama özellikle de insan bedeni ve hastalıklar, büyük bir gizemdi. Ve insanoğlu ne zaman açıklayamadığı bir şeyle karşılaşsa yaptığı gibi, bu konuda da her şeyi tanrılara bıraktı. Böylece Yunan mitolojisinde tıp biliminin ve sağlığın tanrısı olarak bilinen ve genellikle çevresini yılan saran bir asa simgelenen Asklepios ortaya çıktı.
Mitolojik tarihi
Thessalia Kralı Phlegyas’ın kızı Koronis, Apollon’dan hamile kalır. Ama sonrasında gönlünü bir Arkadyalı’ya kaptırır. Bu ilişkiyi öğrenen Apollon ise Koronis’i yakarak, öldürmeye karar verir ama oğluna acır. Onu Koronis’in karnından çıkarır ve at adam Kheiron’a verir yetiştirmesi için... Doğayı çok iyi bilen Kheiron, hekimlik ve cerrahlık hakkında ne biliyorsa öğretir Asklepios’a.
Ama zamanla bu yetmez Apollo’nun oğluna ve ölüleri de diriltmenin yollarını aramaya başlar ve sonunda başarır da! Ancak doğanın dengesi bozulduğu için öfkelenen Zeus, yıldırımlarıyla Asklepios’u, öldürür. Buna kızan Apollon ise Zeus’un yıldırımlarını sağlayan Kyklop’larını öldürür. Oğlu Asklepios’un ruhunu gökyüzünde burçların arasına yerleştirir ve ardından da Olympos’u terk eder.
Şifa merkezleri
Asklepios adına yaptırılan tapınak ve şifa merkezlerine Asklepion adı verilmektedir. 200’den fazla tapınak arasında en ünlü, büyük ve de kapsamlı olanlarıysa, Bergama’da ve Epidauros’dadır. Hipokrat’ın her ikisinde de görev yaptığına inanılır. Tapınakların yanında inşa ettikleri evlerde yaşayan ve Asklepios’un soyundan geldiğine inanılan rahiplereyse ‘Asklepiades’ denir. Asklepionlar’da tedavi için ilk kuralın, temizlik olduğu söylenir.
Hasta güzelce temizlenip, beslendikten sonra dua eder, adak adar, takiben de temiz bir yatağa yatırılıp uyutulurdu. Rüyaların önemine inanılan Asklepion’da rüyalar yorumlanır ve telkin yoluyla tedavi başlardı.

Yazının devamı...