ÖLÜMÜN GİRMESİNİN YASAK OLDUĞU YER

13 Ağustos 2019

Geçtiğimiz hafta başladığımız Bergama’yı keşfe bu hafta Asklepion ile devam edeceğiz. Antik Dönem’de neredeyse her şey ama özellikle de insan bedeni ve hastalıklar, büyük bir gizemdi. Ve insanoğlu ne zaman açıklayamadığı bir şeyle karşılaşsa yaptığı gibi, bu konuda da her şeyi tanrılara bıraktı. Böylece Yunan mitolojisinde tıp biliminin ve sağlığın tanrısı olarak bilinen ve genellikle çevresini yılan saran bir asa simgelenen Asklepios ortaya çıktı.
Mitolojik tarihi
Thessalia Kralı Phlegyas’ın kızı Koronis, Apollon’dan hamile kalır. Ama sonrasında gönlünü bir Arkadyalı’ya kaptırır. Bu ilişkiyi öğrenen Apollon ise Koronis’i yakarak, öldürmeye karar verir ama oğluna acır. Onu Koronis’in karnından çıkarır ve at adam Kheiron’a verir yetiştirmesi için... Doğayı çok iyi bilen Kheiron, hekimlik ve cerrahlık hakkında ne biliyorsa öğretir Asklepios’a.
Ama zamanla bu yetmez Apollo’nun oğluna ve ölüleri de diriltmenin yollarını aramaya başlar ve sonunda başarır da! Ancak doğanın dengesi bozulduğu için öfkelenen Zeus, yıldırımlarıyla Asklepios’u, öldürür. Buna kızan Apollon ise Zeus’un yıldırımlarını sağlayan Kyklop’larını öldürür. Oğlu Asklepios’un ruhunu gökyüzünde burçların arasına yerleştirir ve ardından da Olympos’u terk eder.
Şifa merkezleri
Asklepios adına yaptırılan tapınak ve şifa merkezlerine Asklepion adı verilmektedir. 200’den fazla tapınak arasında en ünlü, büyük ve de kapsamlı olanlarıysa, Bergama’da ve Epidauros’dadır. Hipokrat’ın her ikisinde de görev yaptığına inanılır. Tapınakların yanında inşa ettikleri evlerde yaşayan ve Asklepios’un soyundan geldiğine inanılan rahiplereyse ‘Asklepiades’ denir. Asklepionlar’da tedavi için ilk kuralın, temizlik olduğu söylenir.
Hasta güzelce temizlenip, beslendikten sonra dua eder, adak adar, takiben de temiz bir yatağa yatırılıp uyutulurdu. Rüyaların önemine inanılan Asklepion’da rüyalar yorumlanır ve telkin yoluyla tedavi başlardı.

Yazının devamı...

Azaryan Yalısı’ndaki büyüleyici müze Sadberk Hanım

30 Temmuz 2019

Bir ülkenin müzelerine ve ziyaretçilerine bakarak, oranın öğretim ve insan kalitesi hakkında genel bir fikir sahibi olmak mümkün. “Neden?” derseniz, düşünebilme becerisi ve kültür, sadece okullarda kazanılmaz. Müzeler, tarihle bağlantı kurma, düşünmeyi sağlamak için tarihe ve geleceğe ışık tutacak her ne varsa toplar, belgeler, onarır, korur, sergiler ve toplumun kültürünü ve bilincini artırır.
Bugün dünya çapında ünlü pek çok müze, sadece toplumun desteğiyle ayakta duruyor. Bunu kaybetmemek için de müzeler belli aralıklarla sergilerini değiştirir ve, koleksiyonlarını yeniden düzenler. Bununla da yetinmez toplumun her kesiminin ilgisini çekecek programlar ve seminerler düzenler. Araştırmalar yapar, kitaplar yayınlar. Bu da onları güvenilir, ciddi kültür merkezleri daha da önemlisi bilgi kaynakları haline getirir.
“Peki bizde durum ne?” derseniz, genelde mesafeli bir ilişki söz konusu diyebilirim. Bunun ana nedenlerinden birinin, müzelerde çocukların ilgisini çekecek onlarca ilginç nesne ve hikaye mevcutken, daha ilkokul yıllarında onları adeta müzelerden soğutmak için, zorla ilgilerini çekmeyecek müzelere götürüp, hiçbir şey anlatmadan, özgürlüklerini kısıtlayarak koştura koştura gezdirmek olsa gerek... Diğer nedenler arasındaysa yanlış düzenlemeler, yasaklar ve yetersiz yöneticiler sayılabilir.
Ama yüz akı müzelerimiz de yok değil. Bunlardan biri olan Sabancı Müzesi’ni, geçtiğimiz günlerde yazmıştım. Bu hafta da sizlere bir diğerini, türünün ilki, kendi küçük ama ünü büyük, uluslararası ödüllü Sadberk
Hanım Müzesi’ni anlatmak istiyorum.
Vehbi Koç’un sevgili eşi Sadberk Hanım, 1908’de Ankara’da doğar. Kentin tanınmış ailelerinden, Seraktar Sadullah Bey’in ortanca kızıdır. 18 yaşında teyzezadesi Vehbi Koç ile evlenir. Cumhuriyet yeni kurulmuştur. İleri görüşlü ve çalışkan iş insanı olan eşine üç çocuk veren, geleneklerine bağlı, sabırlı, esprili ve becerikli Cumhuriyet kadınıdır Sadberk Koç... 1973 yılında aramızdan ayrıldığında ise henüz 65 yaşındadır.
Nasıl oluşturuldu?

Yazının devamı...

TEOS

23 Temmuz 2019

Yaz geldi mi dostlar genelde, “Ege mi, Akdeniz mi?” diye sorarlar. Ben de “Ege” derim her daim... Yurdum insanı, yıllardan beri tatil dendiğinde Ege kıyılarını tercih eder ve en güzel koylarında mavi yolculuğa çıkar. Ünlü coğrafyacı Strabon, “Tanrı, çok sevdiği kulunu uzun ömürlü olması için Datça’ya gönderir” derken, tarihçi Herodot, Bodrum’un dünyanın en güzel gökyüzüne ve en iyi iklimine sahip olduğunu yazar. Konu tarih ve arkeoloji olduğunda da Ege kıyıları neredeyse rakipsizdir. Yunan mitolojindeki olaylara ev sahipliği yapar, adım başı bir antik kent çıkar karşınıza... Hristiyanlığın ilk yedi cemaati de buradadır, Meryem Ana’nın son yıllarını geçirdiği evde. Sanatın da merkezidir bu topraklar yüzyıllar boyu... Tüm antik kentlerin tiyatrolarla süslenmiş olması, sanat dendi mi akla ilk gelen iki kentin Teos ve Afrodisias’ın burada olması, bir tesadüf değildir.

Sanatçılar Birliği Merkezi
Ülkemizde pek bilinmese de Teos, uluslararası arkeoloji literatüründe adı çok geçen ve hakkında ulusal ve uluslararası pek çok yayın bulunan antik kentlerimizden... Kentin baş tanrısı olan Dionysos’a gösterilen büyük saygı, zaman içinde Teos’un itibarını arttırır ve tüm Yunan dünyasında düzenlenen tiyatro ve müzik şenliklerine paralı sanatçılar sağlayan şair, müzisyen, tiyatrocu ve şarkıcılardan oluşan Ionia ile Hellespontos Dionysos Sanatçıları Birliği’nin MÖ 3. yüzyılda burada kurulmasına neden olur. Ünlü şairler Antimakhos ve Anakreon; filozoflar Nausiphanes ve Demokritos, tarihçi Hekataios ve Aritoteles’in kütüphanesini satın alan Apellikon da Teoslu’dur bu arada...
Tarihi...
Ünlü antik coğrafyacı Strabon’a göre, Teos’un ilk kurucusu Athamas... Kazılar ise bölgede MÖ 1000 civarından bu yana yerleşim olduğunu gösteriyor. O kadar önemli ve merkezidir ki, MÖ 7. yüzyılda Miletoslu filozof Thales ünlü İon Biriliği’nin merkezi olarak Teos’u önerir. MÖ 6. yüzyılda Persler’in eline geçince, şehri terk eden Teoslular, Trakya’da Abdera, Kırım’da Phanagoria kentini de kurarlar. İskender sonrası Bergama Krallığı’na bağlanan Teos, sonrasında vasiyet yoluyla Roma’ya bağlanır. Kent, Roma İmparatorluk Dönemi’nde de önemini korur ve sonrasında da değerini kaybetmekle birlikte varlığını Orta Çağ’a kadar devam ettirir.

Gezi rotası

Yazının devamı...

AVRUPA’DA CAZ VAKTi

8 Temmuz 2019

Geçtiğimiz hafta “Temmuzda müziğe doyacağız” diyerek, ülkemizdeki müzik festivallerini yazmıştık.
Bu hafta da Avrupa’daki önemli müzik festivallerine bir göz attık. Her ne kadar caz ağırlıkta gözükse de, son yıllarda neredeyse tüm caz festivalleri sadece klasik cazla sınırlı kalmayıp, herkesin hoşuna giden tınılar bulduğu organizasyonlar haline geldi. Böyle olunca da ziyaretçi sayıları da arttı doğal olarak... İşte temmuz ayında müziğin peşinde olanlar için seçtiklerimiz.

Danimarka
Avrupa’nın en iyilerinden kabul edilen festival her yıl 100’den fazla mekanda bin 200’ün üzerinde konsere ev sahipliği yapıyor. Kopenhag’ın 1950’lerden itibaren Avrupa’nın önemli caz merkezlerinden biri haline gelmesinin arkasında, Dexter Gordon, Stan Getz, Ben Webster, Stuff Smith, Ed Thigpen, Thad Jones ve Kenny Drew gibi önemli cazcıların bu şehre yerleşmeleri var. Alex Riel, Niels-Henning, Orsted Pedersen ve Palle Mikkelborg gibi Danimarkalı caz sanatçılarının çıkışı da bu döneme denk geliyor.
1964’te başlayıp, 1979’da kurumsallaşan festival, her yıl temmuzun ilk cuma günü başlayıp 10 gün sürüyor. Bu yıl ise 5-14 Temmuz tarihleri arasında, Marcus Miller, Gladys Knight, Joshua Redman ve Eliane Elias gibi sanatçıları konuk edecek festivalde, Avant-garde, Bebop, Hardbop, Blues, Free Jazz, Funk, Soul, Fusion, Swing kısaca her zevke uygun bir şeyler bulmak mümkün.
Kuzey Avrupa’nın en popüler şehirleri arasında yer alan Kopenhag’a kadar gitmişken,

Yazının devamı...