Laboratuvarda Bebekleriniz Emin Ellerde…

13 Nisan 2015

Çocuk isteyen ancak yapılan araştırmalar sonucunda tüp bebek tedavisi gerektiği kararına varılan çiftlerin tedavileri farklı tüp bebek merkezlerinde gerçekleşmektedir. Jinekolog, ürolog, embriyolog, hemşire ve farklı danışmanlardan oluşan bir ekibin yakın işbirliği ile bu tedavi gerçekleşir. Bu süreçte çiftin muayenesi, hangi tedavi protokolüne başlanacağı, tedavi sürecinde kadının ilaçlara verdiği yanıtın ultrasonografi ve hormon değerleri ile birlikte takip edilip ilaç dozlarının tekrar ayarlanması, yumurta toplama zamanının belirlenmesi ve yumurtaların alınması hekimin kontrolündedir. Sonrasında ise alınan bu yumurtaların klasik tüp bebek ya da mikroenjeksiyon yapılarak embriyo haline gelmesi, çoğul gebeliklerin önlenmesi açısından 1 ya da 2 embriyo seçilebilecek şekilde blastosist (5. Gün) aşamasına kadar kültürün devam ettirilmesi de embriyoloğun sorumluluğunda laboratuvar ekibinin işidir. Günümüzde kabul edilmektedir ki Tüp bebek tedavisinin başarısında laboratuvar koşulları çok kritik bir rol oynar. Laboratuvardan maksimum verimin elde edilmesi öncelikle iyi planlanmış bir düzenli bir laboratuvar, ileri teknolojik ekipman, deneyimli embriyologlar, titiz bir çalışma ve ciddi bir kalite kontrol sisteminin kurulması ile mümkündür. Başarıyı belirleyen unsurlar her zaman detaylarda gizli olduğundan çalışma ortamı ve cihazların düzenli ve sık aralıklarla kontrol edilmesi ve aksaklıkların anında giderilmesi zorunludur.

Düzenli kontrol ve sterilizasyonun esas olduğu embriyoloji ve androloji laboratuvarlarında tanı ve tedavi amacı ile gerçekleştirilecek tüm işlemler ulusal ve uluslararası belirtilen standartlara uygun olarak denetlenmektedir. İdeal koşulların devamı açısından laboratuvara giriş çıkışlar minimumda tutulmakta ve yalnızca görevli personel uygun giysiler ile laboratuvara girebilmektedir. Laboratuvardaki kullanılan cihazların bakım ve kalibrasyonlarının uygun periyotlarda teknik bilgiye sahip kişilerce yapılması da gereklidir. Günlük temizlik ve kalibrasyon kontrolleri sabah işlemlere başlamadan önce düzenli olarak yapılmalıdır.

Embriyoların muhafaza edildiği inkubatör adı verilen koruyucu cihazların CO2, O2 nem ve su seviyeleri sürekli olarak kontrol edilir ve sapma görülüyorsa hemen müdahale edilir. Artık birçok laboratuvarda embriyolar her an kamera sistemleriyle izlenebilmekte ve ana rahmine tutunma ihtimali en yüksek olan embriyolar titiz bir şekilde seçilmeye çalışılmaktadır. Aynı şekilde yumurta, sperm ve embriyoların işlem gördüğü steril hava akımlı kabinlerin ısıları, buzdolabı ısıları, mikroenjeksiyon yapılan mikroskop yüzeylerinin ısıları günlük kontrol edilip denetlenir.

Laboratuvarın hava kalitesi de aynı şekilde çok önemlidir. Havalandırma sistemi tüp bebek merkezine özel olarak, binadan ayrı tutulmaktadır. Merkezlerdeki HEPA filtrelere ek olarak CODA filtreler ve uçucu organik bileşikler için de özel VOC filtrelerin kullanımı laboratuvarın hava kalitesini yükseltecektir. Embriyoların büyütüldüğü kimyasal ortamların her yeni gelen siparişte pH değerleri ölçülür gerekiyorsa inkübatör ayarları tekrar yapılır. Kullanılan malzemelerin embriyo canlılık testlerinin de mutlaka yapılmış olması gereklidir. Embriyoların dondurulmuş olarak saklandığı tankların sıvı azot seviyeleri haftada 2 kere kontrol edilmeli belli seviyenin altında ise azot eklenmelidir.

Tüm bu parametrelerin düzenli günlük kontrolü perfomansın ve başarının artması için büyük önem taşımaktadır.

Ancak en önemli koşul, insan faktörü yani kalite kontrolünü gerçekleştirecek ve değerlendirecek Tüp Bebek ekibinin eğitim ve tecrübesidir.

Sonuçta birçok ülkeden Türkiye’ye tüp bebek tedavisi için gelen yabancı hastaların sayısının gün geçtikçe artması da ülkemizin bu konudaki başarısının en açık göstergesidir.

Yazının devamı...

HERŞEY SAĞLIKLI BEBEKLER İÇİN…

17 Şubat 2015

Günümüzde, doğacak bebeğin hasta olup olmadığı doğum öncesi tanı yöntemleri kullanılarak değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Kullanılan doğum öncesi tanı yöntemleri ile ancak gebelik oluştuktan ve bebek belli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra tanımlama yapılabilmektedir. Bu tanı metotlarının ileri gebelik haftalarında (3.- 4. gebelik aylarında) yapılabiliyor olması nedeniyle genetik ciddi bir sorunun saptandığı gebeliklerin sonlandırılması çiftler üzerinde fiziksel ve psikolojik problemlerin yaşanmasına sebep olmaktadır.

Günümüzde genetik biliminde son derece önemli gelişmeler olmaktadır. Henüz gebelik oluşmadan laboratuvarda tüp bebek yöntemiyle oluşturulan embriyolar üzerinde tanı koymaya imkan sağlayan Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT) yöntemi bu gelişmelerin en önemlilerinden birisidir. PGT uygulamaları, Tüp Bebek tedavilerinin gerçekleştirildiği merkezler ve Moleküler Genetik birimi ile birlikte ortaklaşa yapılmaktadır. PGT, yani transfer öncesi genetik tanı yöntemi, kadın yumurta hücresinin I. ve II. kutup cisimciğine ve/veya embriyodan çıkarılan bir ya da iki hücreye (blastomer), FISH, PCR, CGH adı verilen moleküler genetik tekniklerinin uygulanmasını içermektedir. Bu tekniklerin kullanılması ile kromozomal sayı anormallikleri (trizomiler, örn.; Down Sendromu, ve monozomiler gibi) ve bazı tek gen hastalıklarının (Kistik Fibrozisi, Duchenne Muskuler Distrofisi ve Hemofili gibi) tanısını koymak mümkün olmaktadır.

Genetik bilgimiz her bir hücremizde bulunan kromozom denilen elementler ile taşınır. Normal her bir insan hücresi 23 çift kromozom içerir. Bebekler kromozomların 23 tanesini babadan gelen spermden diğer 23 ‘ünü ise anneden gelen yumurta hücresinden alır. 22 kromozom çifti kadında ve erkekte aynıdır, 23. kromozom çifti ise cinsiyet kromozomları olarak adlandırılır ve oluşacak bireyin cinsiyetini tayin eder.

PGT, Yardımcı Üreme Tekniklerinin kullanıldığı çiftlerde özel bir önem taşımaktadır. Tüp bebek tedavileri için başvuran çiftler arasında en önemli sorunlardan birisi kadının yaşıdır. Embriyolar üzerinde yapılan çalışmalar, kromozomal sayı anormalliğinin yaş ile birlikte artış gösterdiğine işaret etmektedir. PGT yapılarak araştırılan bebeklerde anormallik taşımayan embriyolar tespit edilebilmektedir. Böylece hem anormallik taşıyan embriyoların anne adayının rahimine verilmesi önlenebilmekte ve hem de bu embriyoların aktarılması ile artış gösteren düşük riski en aza indirilmektedir.

Yazının devamı...

İyi ki Tüp Bebek var…

2 Ocak 2014

Çocuk sahibi olamama sorununda çözüm yöntemlerinden biri olan tüp bebek uygulaması teknolojik gelişmelere paralel olarak her geçen gün gelişiyor ve yaygınlaşıyor.

Kısırlık sorunu günümüzde sanki daha da artmış gibi. Biliniyor ki bu konu artık sadece kadının bir problemi değilaynı zamanda erkeklerinde problemi. Yaklaşık olarak her6-7 çiftten birinde karşılaşılabilenbir durum ve en az yarısında da erkek sorunlarından kaynaklanıyor.Ancak günümüzdeki bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde elimizde sadece tek bir yumurta ve tek bir sperm hücresi olsa dahi insan yaşamı artık laboratuvarda başlatılabiliyor.

Kısırlık tedavisinin başarısını belirleyen en önemli unsur çifte doğru tanı konularak sorunun belirlenmesi ve en etkin tedavinin seçilerek hızlı bir şeklide uygulanması. Bazı çiftlerde yapılan küçük cerrahi girişimler dahi hastanın gerek kendiliğinden gerekse aşılama ve tüp bebek sonrası gebe kalma şansını da belirgin olarak arttırabilmektedir.

İlk tüp bebekten bu yana 30 yılı aşkın bir tecrübeyle laboratuvarda izlenen embriyolar gelişmiş yöntemlerle değerlendirilip anne rahmine naklediliyor. Bu şekilde uygulanan Tüp Bebek tedavisi sayesinde kısır çiftlerin çocuk sahibi olmaları yolunda gerçekten büyük aşamalar kaydedildi. İstatistiklere göre 3 deneme sonrasında yaşı çok ileri olmayan çiftlerin neredeyse % 85-90’ı arzularına kavuşuyorlar. Bu arada önemli sayılabilecek bir bilgi de, yine istatistiklere göre, çiftlerin yarısı 3 tüp bebek denemesini tamamlamadan tedaviyi bırakıyor yani tabir yerindeyse “havlu atıyorlar”. Elbette bunun büyük oranda psikolojik olduğu gözleniyor. Oysa inatla denemelerine devam eden, vazgeçmeyen, doktoruna ve tedavi gördüğü merkeze güvenen çiftlerin sonuca ulaşmaları ise büyük olasılık. Burada görev hekime ve merkeze düşüyor. İşin en başında beklentilerin iyi değerlendirilmesi ve başarı şansının ne olduğunun iyi anlatılması gerekiyor. Tüp bebeği bir garanti gibi gören çiftin de başarısız bir tedavi sonunda hayal kırıklığı yaşaması elbette kaçınılmaz. Oysa asla bir garantinin söz konusu olmadığı ve tekrarlayan denemeler için sabır ve metanet gerektirdiği baştan iyi anlatılmalı.

Diğer tedavilerden sonuç alınamadığında başvurulan ve aslında oldukça başarılı bir yöntem olan tüp bebek tedavisi için son yıllarda Türkiye’ye başka ülkelerden de başvurular artmaktadır. Bizim merkezimizde de artık hastalarımızın % 10-15 kadarını yabancı ülkelerden gelen çiftler oluşturmaya başlamıştır. Gerek uluslararası anlaşmalar çerçevesinde gerekse bireysel başvurularla gittikçe artan yabancı hasta sayısı bir gerçeğe de işaret ediyor. Bu da diğer ülkelere oranla ülkemizde uygulanan tedavinin hem oldukça ucuz hem de başarılı olmasıdır.

Sağlıcakla..

Doç. Dr. Selman Laçin

Yazının devamı...

Can sıkıcı bir sorun..tüylenme..

23 Aralık 2013

Tüylenme sorunu kadın doğum hekimlerini, endokrinologları ve dermatologları ilgilendiren bir konu.

Kadınlarda dudak üstü, çene ve yanaklar, göğüsler, göbek çevresi ve bacakların iç yüzlerinde görülen tüyler gerçekten can sıkıcı ve tedavisi gereken bir durum. Çünkü buralar “erkek tipi kıl bölgeleri” olarak kabul edilen yerler. Aslında bu bölgelerde herkeste az ya da çok tüy olabilir. Ama sorun, bu tüylerin dikkat çekecek ve estetik sorun yaratacak şekilde büyümüş olması yani “kıl” halini almasıdır. Elbette bu durum bir hormonal dengesizliği çağrıştırabilir ve hekim tarafından değerlendirilmeyi gerektirir.

Vücudumuzdaki kılların durumu aslında genetik olarak belirlenmiştir. Irka ve kişiye bağlı olarak vücudumuzu kaplayan cildimizin tüm alanlarında kıl kökleri mevcuttur. Bazıları gözle zor fark edilecek denli ince iken bazıları daha belirgindir ve yaş ve hormonlardan da etkilenerek az veya daha belirgin olan bir tüylenme oluştururlar.

Tüylenme Artışının Sebebi Nedir?

Kıl köklerini yöneten hormonlar temelde “erkeklik hormonu” da denen androjen adı verilen hormon grubudur. Bu hormonlar aslında kadınlarda da düşük düzeylerde vardır ve yumurtalıklar ve böbrek üstü bezlerinde üretilirler. Herhangi bir nedenle erkeklik hormonunun kandaki düzeyi arttığında kıl köklerine daha fazla hormon sinyali ulaşır. Bu uyarım fazlalığı ise kadınlarda normalde aktif olmayan erkek tipi kıl bölgelerinde kıl üretiminin artmasına neden olur ve bu uyarımın derecesine göre tüylenme belirtileri başlar. Bu kıllar daha koyu ve serttir ve bir kez üretim yapmaya başlayan kıl kökü bu üretimini sürdürür. Kadında tüylenmeyi artıran durumlar arasında en sık görüleni polikistik yumurtalık denilen sorundur. Yumurtlama bozukluğu zemininde gelişen bu durumda yumurtalıklardan fazla miktarlarda erkeklik hormonu salgısı olur ve adet düzensizliğine ek olarak sıklıkla tüylenme belirtileri de ortaya çıkar.

Ayrıca bazı tiroit bezi hastalıkları, böbreküstü ve hipofiz bezi hastalıkları, hormon salgısı yapan kist veya kitleler de kadında tüylenme sorunu yapabilirler. Sürekli olarak kullanılan bazı ilaçlar da kadında tüylenme sorununa neden olabilen diğer etkenlerdir. Ancak ilaçlara bağlı tüylenme sıklıkla kalıcı değildir ve ilacın kesilmesinden sonra kısa sürede etkisi azalır.

Tüylenme bazı durumlarda hormon seviyeleri normal olmasına karşın da ortaya çıkabilmektedir. Bu, kıl köklerinin düşük seviyelerdeki hormonlara bile hassas olmasından kaynaklanan bir durumdur. Bu tür durumlarda tüylenme dışında başka tür hormonal dengesizlik belirtileri ortaya çıkmaz. Kadınların erkeklik hormonu artışına bağlı kıl üretimi artışı dışında diğer bir sorun da yağ üretiminin artması nedeniyle ortaya çıkan sivilcelenme sorunudur.

Yazının devamı...

“Açıklanamayan Kısırlık” Neden Açıklanamıyor?

5 Aralık 2013

Çocuk sahibi olmak istediniz ve belli bir sürenin sonunda beklenen haber gelmeyince doktora başvurdunuz. Muayeneler, tahliller, filmler… ancak saptanan somut bir şey yok. Sperm analizi normal sınırlarda, rahim filmi temiz, hormon tahlilleri ve adet düzeni de tamamen normal görünüyor.

Peki öyleyse neden gebelik oluşmuyor?

İstatistiksel olarak korunmasız geçen bir yılın sonunda çiftlerin % 15 kadarı gebelik haberini alamıyor. Bu amaçla yapılan araştırmalarda ise gösterilebilir hiçbir problemi olmayan yani "açıklanamayan kısırlık" tanısı alan çiftler yaklaşık olarak bebek isteyen çiftlerin % 10-20 kadarını oluşturuyor.

Elbette bunun bir sebebi olsa gerek. Belki de tıbbın henüz biyoloji konusunda yeteri kadar gelişme göstermemiş olması nedeniyle bu konu halen “açıklanamıyor”. Yapılan tahliller ve araştırmalar (rahim filmi, sperm tahlili, hormon düzeyleri vs.) aslında oldukça yüzeysel araştırmalar. Oysa yaşamın başlangıcı henüz bilebildiğimizden çok daha karmaşık. Spermler rahim kanallarından geçerek gidip atılan yumurtayı nasıl buluyor ve yumurtanın yüzeyine nasıl tutunuyor? Sadece bir tanesi (muhtemelen en yeteneklisi) yumurtanın içerisine nasıl giriyor? Bu olay olur olmaz yumurtanın zarı farklılaşarak başka spermlerin girişi nasıl engelleniyor? Ardından yumurtanın ve spermin çekirdekleri serbestleşerek genetik materyal nasıl aktive oluyor ve kromozomlar gidip birbirlerinin çiftini nasıl buluyor ve birleşiyor? Ardından hücrenin bölünmesi başlıyor ve iki, dört, sekiz.. derken yüzlerce hücreden oluşan embriyo, etrafındaki zarını patlatarak rahim içerisindeki dokuya nasıl tutunuyor ve gelişimini orada hangi mekanizmalarla nasıl devam ettiriyor?

Klinik rutin içerisinde bu konuları araştıracak şartlar henüz mevcut değil.

Yaşamın başlangıcıyla ilgili tüm bu tüm bu karmaşık basamaklar/sorular araştırmacıların üzerinde durmaksızın çalıştıkları detaylar ve henüz tam olarak yanıtlanamadığı için biz de çocuk isteğiyle gelen çiftlerin bir kısmına “bilmiyoruz” ya da “açıklayamıyoruz” diyoruz.

Belki bundan 5-10 yıl sonra yeni araştırmalar sayesinde bazı çiftlere “sizin yumurtanızın ya da sperminizin yüzeyindeki “x-y-z tutunma proteini” normalden az, o yüzden gebelik oluşmuyor, sizin aşılamadan ve hatta klasik tüp bebek uygulamasından da sonuç almanız mümkün değil, doğrudan mikroenjeksiyon yaptırmanız gerekir” şeklinde bilgi de verebileceğiz.

Günümüzde insan yaşamının başlangıcını

Yazının devamı...

Menopoza girmek istemiyorum..!

25 Kasım 2013

Menopoz” kelime anlamı olarak son adet kanaması. Akla getirdikleri ise üreme yeteneğinin sonlanarak sanki kadının yaşlanması, sıkıntılar, uykusuzluk, sinirlilik, cinsel sorunlar, vs... Popüler tarih dizimizde de Hürrem Sultan’ın adetten kesilmesini artık iktidar gücünü yitirmesi olarak sundular.. Oysa gerçekte öyle mi?

Kadının ortalama ömrünü ülkemizde 70 yıl olarak düşünsek, bir kadın neredeyse üçte birini menopozda geçiriyor.. bu kadar uzun bir yaşam kesiti elbet ki çok değerli ve sağlık açısından iyi değerlendirilmesi gerekiyor.. Erken menopoz ise 40 yaşından önce menopoza girilmesi. Bu ise gerçek bir sağlık sorunu ve mutlaka tıbbi yaklaşım ve tedavi alınması gerekiyor.

Menopoz kesin tanısı adet gecikmelerini takiben değişik şikayetlerle başvuran kadınlarda yapılan hormon ölçümleriyle konuyor. Menopozda aslında olan şey yumurtalıklardaki yumurta hücrelerinin tükenmesi ve yumurta oluşumunun biterek hormon üretiminin azalması. Sonuçta kanda “kadınlık hormonu” olarak adlandırılan “östrojen” hormonu doğurganlık yıllarındaki seviyenin altına düşer. Sigara içmek, vücut kitle indeksi, çocuk doğurmamak ve rahimin alınması da menopoz yaşını etkileyebilir. Normalde yapılan araştırmalara göre Türkiye’de kadınlar için beklenilen menopoz yaşı 47-48 yaş civarı.

Menopoz Şikâyetleri Nelerdir?

Geçiş sürecinde yani menopoza yaklaşırken adet düzensizlikleri oluşabilir. 2-5 yıl sürebilen bu geçiş süreci kimi kadınlarda hiçbir sorun yaratmazken kimilerinde tabir yerindeyse “fırtınalı” geçebiliyor.

Sıcak basmaları, terlemeler, uykusuzluk, baş ağrıları, sinirlilik en sık görülen şikâyetler. Menopoz sonrası aylar geçtikçe vajinal kuruluk, cinsel ilişkide acı ve ağrı, cinsel istek azalması, idrar şikayetlerinde (idrar yaparken yanma, tuvalete yetişememe, idrar kaçırma gibi) artış meydana gelebiliyor.

Yazının devamı...

“O” DA MI MEME KANSERİNE YAKALANMIŞ..?

11 Kasım 2013

Bugünlerde yine etrafımızdan sevimsiz haberler duyuyoruz.. Herkesin bilip de kulak ardı ettiği gerçeği bir kez daha tekrarlayalım..

Meme kanserikadınlarda en sık görülen kanser ve kanserden ölüm nedeni.Tüm jinekolojik tümörlerden daha fazla görülüyor ve ne yazık ki oranı halen artıyor. 1960 yılından günümüze 20 kişide 1 iken, 8 kişide 1’e yükseldi. Yani meme kanserindeki artış dünya nüfus artış hızından fazla…

Meme kanserinde en önemli nokta erken tanı ve biliyoruz ki erken tanı hayatta kalım süresini ve yaşam kalitesini ciddi oranda değiştiriyor. Peki, erken tanı nasıl konulabilir? Ne yapmak gerekiyor?

1. Kendi kendine muayene:

20 yaşından sonra ayda bir kez adet başlangıcından 3-5 gün sonra memelerinizi kontrol etmeniz gerekir. Muayene sırasında memede normalden farklı bir durum (sertlik, deride kalınlaşma, meme başında çekilme, meme başından akıntı vb.) tespit ederseniz hemen bir uzman hekime muayene olmak gerekir. Bilinmelidir ki memedeki kitlelerin % 70-80'i kadınların düzenli olarak kendi kendine muayeneleri ile saptanabilmektedir.

Ayakta dururken, sağ memeyi sol elle, sol memeyi de sağ elle meme üzerinde ufak daireler çizecek şekilde fazla bastırmadan, parmaklarınızın iç yüzleri ile iyice yoklayın ve meme dokunuzu tanımaya çalışın. Memeden sonra her iki koltuk altını da elinizle muayene edin ve elle muayeneyi duş altında ıslak ve sabunlu cilt üzerinde de yapabilirsiniz.

2.Doktor muayenesi:

Eğer kendi kendine muayene esnasında daha önce olmayan bir yapı fark edilirse uzman hekim (genel cerrahi veya jinekolog) muayenesini yapar ve eğer gerekli görülürse radyolojik tetkikler istenir. Her şey normal görünse de yılda bir kez mutlaka doktora da gidip muayene olmalısınız.

Yazının devamı...

Doktorum "Rahmin alınması gerekiyor" dedi…

20 Ekim 2013

Peki sonra ne olacak ? ya cinsel yaşamım ? ateş basmaları olacak mı ? menopoza girecek miyim ? bir kadın olarak hayatım bundan sonra nasıl değişecek ?

Eğer doktorunuz problemin kesin çözümünün rahmin alınması olduğunu söylüyorsa bu sorular beyninizi kemirmeye başlayacaktır.

Tüm dünyada çok sayıda kadın çeşitli sebeplerle rahim ameliyatı geçiriyor ve bazen de rahmin tamamen alınması gerekebiliyor. Amerikan istatistiklerine göre ABD'de yılda 600.000 rahim alınma ameliyatı yapılıyormuş. Sezeryandan sonra en sık yapılan büyük jinekolojik operasyon rahim alınması.

Elbette kural olarak cerrahi tedaviler her zaman son çare olarak uygulanan tedavilerdir. Eğer ilaçlarla halledebilecek bir sorun varsa operasyonu düşünmezsiniz ve ilaçlarınızı kullanırsınız. Ama aşırı kanamaya yola açan problemli myomlar gibi, rahim sarkmaları gibi ilaçlarla tedavisi pek de mümkün olmayan durumlarda cerrahi tedaviler uygulanmak zorundadır.

Yanlış olarak bilinen konu ise rahim alınmasının, cinsellikle ilgili ciddi sorunlara sebep olması, menopoza girileceği ve kadınlığın eksilmesi yada zedelenmesi anlamına geldiği.

Oysa ki doğrusu bu değil..

Öncelikle rahmin çocuk taşımak ve doğurmak dışında bilinen başka önemli bir görevi yok. Yani rahmin alınmasıyla adet görmeme ve çocuk doğuramama dışında fonksiyonel olarak değişen hiçbir şey yok. Eğer kadın ailesini, çocuk sayısını tamamladığını düşünüyorsa rahimle ilgili ameliyat sırasında rahmin tamamen alınması mantıklı seçenek olacaktır. Kanser veya ciddi kanser riski gibi çok önemli bir sebep varsa zaten düşünecek fazla bir şey yok demektir.

Yazının devamı...