Yeşil ışık ve sonrası...

8 Ekim 2019

Ve nihayet Türkiye’nin istediği oluyor: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Suriye’de, Fırat’ın doğusunda bir güvenli bölgenin kurulmasına yönelik operasyonunun gerçekleşmesi artık kesinleşmiş durumda. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın önceki gece yaptığı telefon görüşmesinin somut sonucu bu...

Görüşmeden sonra Beyaz Saray’dan yapılan açıklamanın en önemli yanı, Türkiye’ye günlerden beri beklenen sınır ötesi askeri operasyon için yeşil ışık yakmasıdır. TSK bu operasyonu tek başına gerçekleştirecek, söz konusu bölgedeki Amerikan askerleri geri çekilecektir.

Açıklamadaki ifadeye göre, ABD kuvvetleri bu operasyona katılmayacak ve destek vermeyecektir. Bunun anlamı şudur: Şimdiye kadar güvenli bölgeyle ilgili görüşmelerde hep iş birliğinden ve hareketten söz ediliyordu, oysa bu mümkün olmadı. Türkiye’nin kararlılığı karşısında, Trump Türkiye’nin tek başına hareket etmesine razı oldu. Hem de o bölgeden askerlerini çekerek ve YPG’yi kendi haline terk ederek.

Bu New York Times’ın deyişiyle, ABD’nin Suriye politikasında önemli bir değişikliktir ve fiilen Ankara’nın karşısında bir geri adım atmaktır.

Buna karşılık diyebiliriz ki Türkiye açısından da bu karar, Ankara’nın arzuladığı sonuç doğrultusundadır ve dolayısıyla önemli bir başarıdır.

***

Öyle anlaşılıyor ki, Trump’ı böyle bir karar vermeye zorlayan başlıca neden, “Türkiye’yi kaybetmek” endişesidir. Beyaz Saray, Türkiye’nin ne pahasına olursa olsun mutlaka bu askeri operasyona girişeceğini, ABD’nin buna direnmesi halinde, Suriye’de Türk ve Amerikan askerlerinin karşı karşıya geleceğini, bunun ise iki taraf için de, NATO için de büyük bir felaket olacağını değerlen- dirmiştir. Sonuçta Trump pragmatik davranmış ve tercihini Ankara’dan yana kullanmayı yeğlemiştir.

Bu sonuç olumlu sayılsa da, detaya inilince, birtakım sorular ortaya çıkıyor.

Yazının devamı...

Devleşen Çin

4 Ekim 2019

Geçen salı günü, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 70’inci yıl dönümü münasebetiyle başkent Beijing’de (eski adıyla Pekin’de) düzenlenen kutlama törenleri seyredilmeye değerdi.

Çin’in İngilizce yayın yapan küresel televizyon kanalı CGTN’den izlediğim bu törenlerin ilk bölümündeki resmigeçitte ilk kez sergilenen son model balistik füzeler, roketler, tankerler, uçaklar, helikopterler; saatlerce süren ikinci bölümde de ülkenin çeşitli yörelerinden gelen on binlerce gencin o devasa Tiananmen Meydanında düzenlediği danslar, oyunlar ve nihayet gece de gökleri aydınlatan geleneksel Çin havai fişek gösterileri gerçekten çok görkemli ve etkileyiciydi.

Bu tablo, Çin realitesinin son 70 yıl içinde hangi noktaya eriştiğini açıkça gözleri önüne seriyordu.

Nereden nereye...

TV’de bu törenleri izlerken, hafızam beni Çin Halk Cumhuriyeti’ne yaptığım ilk ve daha sonraki seyahatlerime götürdü.

Yıl 1971. Türkiye’nin Çin, o zamanın deyimiyle Komünist Çin’i tanımasından hemen sonra, bu ülkeyi ilk ziyaret eden Türk gazeteci olarak, kendimi çok farklı bir dünyada hissetmiştim. O yıllar Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong’un her şeyi kökten değiştiren, dogmatik, katı Marksist rejimini ülke çapında hâkim kılmaya çalıştığı dönemdi.

Devrimin çarpıcı özelliklerini daha ilk bakışta görme mümkündü: Kadın erkek herkes Mao kılıklı idi. Evlerden iş yerlerine, tarladan ulaşım araçlarına kadar her şey devletin elindeydi. Çalışma şartları çok sıkıydı, günlük 10-12 saatlik mesainin dışında, Mao’nun öğretileri üzerinde çalışmak, Kırmızı Kitaptaki düşüncelerini ezberlemek zorunluluğu vardı. Kültür Devrimi çerçevesinde geleneksel Çin operalarının güfteleri değiştirilmiş, devrimci temalar işlenmişti. Fertlerin bir kentten diğerine gitmeleri için özel izin almaları gerekiyordu. Genç kızların ve erkeklerin evlenme yaşını Komünist Parti belirlemişti. Evli çiftlerin tek çocuk kuralına uyması da mecburi idi...

Değişim dönemi

Yazının devamı...

Trump yumuşar mı?

13 Eylül 2019

ABD Başkanı Donald Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton’un görevini hangi şartlarda bıraktığı, tartışma konusu. Trump “Onun işine ben son verdim” diyor, Bolton ise kendi arzusuyla istifasını verdiğini söylüyor. Ancak ikisinin de hemfikir olduğu bir nokta var: O da, aralarında derin görüş ayrılıkları olduğu ve artık anlaşamadıklarıdır.

Olayın asıl önemli yanı, Bolton gibi bir “şahin”in ABD siyasetinde devre dışı kalmasıdır. Dış konularda Başkan’ın en önemli ve etkin danışmanı olarak Bolton, İran’dan Kuzey Kore’ye, Afganistan’dan Venezuela’ya kadar, birçok meselede Beyaz Saray’ı kendi sert ve agresif görüşlerinin baskısı altında tutmaya, bu arada Trump’ın bazı uzlaşıcı diplomatik girişimlerini engellemeye çalışmıştır. Bu nedenle, zaten bu meselelerde fazla bilgi ve deneyimi olmayan Trump’ın çok kez tutarlı bir politika izleyemediği, bir gün söyledikleri ile ertesi gün yaptıkları arasında uçurumlar ortaya çıktığı görülmüştür.

Bolton’un son olarak Trump’ın olası yeni bir İran diplomatik girişimine karşı çıktığı biliniyor. Trump, bu ayın sonlarında yapılacak BM Genel Kurul toplantısı vesilesiyle New York’a gelecek olan İran lideri Ruhani ile görüşmeyi düşünüyor. Bolton buna sert bir şekilde karşı çıktı ve Başkan’ı bu fikirden vazgeçirmeye çalıştı.

Diğer bir anlaşmazlık konusu da Afganistan. Bolton, Trump’ın Taliban ile anlaşmaya yönelik inisiyatifini sabote etmekte rol oynadı. Bir süreden beri yapılan gizli görüşmeler sonunda bir barış planı üzerinde mutabakat sağlanmış görünüyordu. Hatta Taliban ile yakınlarda Camp David’de bir anlaşma imzalanması bekleniyordu. Afganistan’daki bir terör saldırısı ve bir Amerikalı askerin ölmesi, Trump’ın bu anlaşmadan vazgeçmesine neden oldu.

***

Bolton’un devreden çıkması Trump’ın bu meselelerde daha uzlaşıcı davranmasını sağlar mı?

Kuşkusuz Trump, bazı önemli adımlar atarken, Bolton’suz kendisini daha serbest hissedecektir. Ancak bu, Kongre’den Pentagon’a kadar çeşitli kurumların da etkili olduğu bir düzende, ABD’nin temel dış politikasında değişiklik olacağı anlamına gelmez.

Parlamentonun gücü

Yazının devamı...

Güvenli bölge için güven gerek

10 Eylül 2019

İlk bakışta, Türk ve Amerikan askeri güçlerinin Fırat’ın doğusunda ortak devriye faaliyetine girişmesi uzun zamandır beklenen bir gelişmenin gerçekleşmesi bakımından memnunluk yarattı. Böylece çetin müzakerelerden sonra Ankara’nın istediği oluyor, Mehmetçik Fırat’ın doğusundaki kritik topraklara ayak basıyor, güvenli bölge projesinin gerçekleşmesi için ilk adım atılmış oluyordu. Bu sembolik adım yeni bir sürecin başlangıcı sayılıyordu.

Aynı gün, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Malatya’da yaptığı bir konuşmada bu konuda söyledikleri, Ankara’nın bu sürece ne kadar ihtiyatla, hatta şüpheyle baktığını ortaya koydu.

Ortak devriye olayını daha çok göstermelik diye niteleyen Cumhurbaşkanı, ABD’nin Türkiye’nin güvenli bölgeyle ilgili esas istek ve beklentilerinden çok farklı bir tutum içinde olduğunu belirtti ve “Müttefikimiz, bizim için değil, terör örgütü için bir güvenli bölge peşindedir” diye konuştu.

Sonuç olarak, Erdoğan, bu ayın sonuna kadar, Türkiye’nin istediği gibi bir güvenli bölge kurulmadığı takdirde, Türkiye’nin daha önce de uyardığı gibi, tek başına harekete geçeceği mesajını verdi.

***

Cumhurbaşkanı’nın sözleri, ABD’nin PYD/YPG’yi gözden çıkarmak şöyle dursun, hâlâ onu himaye etmek ve desteklemek peşinde olduğuna inandığını, dolayısıyla, sahada sergilenen ortak devriye gibi bazı jestlere rağmen, ortada ciddi bir güven eksikliğinin bulunduğunu gösteriyor.

Tabii bu güvensizlik karşılıklı olarak devam ettikçe, güvenli bölgenin Türkiye’nin istekleri doğrultusunda tam olarak oluşturulması çok zordur, hatta imkânsızdır da denebilir...

Ankara’nın öncelikli amacı, 400 küsur km boyunca, 30 km genişliğindeki sınır bölgesinin, PYD/YPG’den tamamen temizlenmesi ve buranın fiilen Türkiye’nin denetimine verilmesidir. Bu, Türkiye’nin bu konudaki pozisyonunun güvenlik ayağını oluşturuyor. Bunun hedefi, PKK’nın uzantısı sayılan YPG’nin etkisiz hale getirilmesidir. Dolayısıyla, Ankara, ABD’nin YPG’yi farklı şartlarda da olsa desteklemeye devam etmesini düşmanca bir tavır olarak görmektedir.

Yazının devamı...