Türkiye’nin NATO çıkışı

3 Aralık 2019

NATO, kuruluşunun 70. yılını bugün Londra’da düzenlenecek zirvede kutlamaya tam hazırlanırken, bir “Türk sürprizi” ile karşılaştı.

Bu beklenmedik olay, Türkiye’nin, NATO’nun Polonya ve Baltık ülkelerini kapsayan kuzey cenahının yeni savunma planlarını veto etmesiyle ilgili. Aslında Ankara, “Rus tehdidi”ne karşı tasarlanan bu savunma planına karşı değil. Prensipte bu konuda ittifak içinde bir görüş birliği var. Ancak Türkiye’nin bu çıkışı başka bir nedene dayanıyor: Türkiye, NATO’nun güney cenahının savunma planlarında “tehdit” algısının açıklık kazanmasını, dolayısıyla PYD/YPG’nin bu tehdidin bir kaynağı olduğunun vurgulanmasını istiyor. Böyle olunca da, tüm müttefik ülkelerin bu terör örgütüne destek vermemesi ve buna karşı savaşan Türkiye ile dayanışma halinde olması gerekir.

İşte bu son noktada, ABD başta olmak üzere 8 NATO üyesi bu görüşe karşı çıktı. Bu itiraz karşısında da Türkiye, Kuzey cenahı ile ilgili savunma planlarını bloke eden bir tavır ortaya koydu. Diğer bir deyişle, Ankara NATO içinde bir misillemede bulundu, bir bakıma “mütekabiliyet” esasına göre hareket etti, yani “Siz bizi tehdit karşısında desteklemezseniz biz de sizi benzer şartlarda desteklemeyiz” mesajını verdi.

***

Bu NATO’nun ortak güvenlik ve savunma konularında kendi içinde karşılaştığı ilk uyuşmazlık değildir. Daha önce de Türkiye dahil çeşitli ülkelerin farklı tutumları nedeniyle benzer gerginlikler yaşanmıştır. Ancak bunun tam 70. yıl dönümü kutlamalarına rastlaması dikkatleri daha çok çekmiş oldu.

Türkiye’nin bu çıkışı yapmasından itibaren, NATO’da diplomasi çarkı bu yeni uyuşmazlığı halletmek için işlemeye başladı. Bu çabaların nasıl bir sonuç vereceği, hatta bir sonuç verip vermeyeceği henüz belli değil.

Türkiye’nin talep ettiği gibi, müttefik ülkelerin NATO’nun güney cenahında, PYD/YPG’yi bir tehdit unsuru olarak görmesinin ve ona destek olmaktan vazgeçtiğinin açıkça ifade etmesinin zorluğu ortada: ABD başta olmak üzere birçok ülke, bu örgütü PKK’nın bir uzantısı, dolayısıyla Türkiye için tehdit oluşturan bir terör çetesi olarak görmüyor. Hatta Washington, onu bir “partner” olarak nitelendiriyor ve ona her türlü desteği sağlıyor. Dolayısıyla, NATO son söz konusu savunma planlarında PYD/YPG’yi terörist ve de güney cenahında bir “tehdit” olarak tanımlayan bir ifadeye yer vermesi ihtimali zayıf.

***

Yazının devamı...

Laf olsun diye görüştüler

29 Kasım 2019

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yapıldığı 1974’ten bu yana, yıllar boyunca, karşılıklı uzlaşmaya dayalı bir çözüme varılması için, sayıları artık hesaplanamayacak kadar çok görüşme gerçekleşti. Bunca toplantıdan, plandan ve diplomatik girişimden sonra, bu uzun müzakere sürecinden bir arpa yol kat edilmedi. Sorun hep yerinde saydı.

Geçen hafta sonu, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, iki yıla yakın bir zamandır kesik bulunan müzakereleri yeniden başlatmak için bir girişimde bulundu: İki toplumun liderlerini, Mustafa Akıncı ve Nikos Miçotakis’i Berlin’de bir araya getirdi.

Aslında bu buluşmanın amacı, Kıbrıs meselesinin özündeki anlaşmazlıkları müzakere edip ortak bir çözüme ulaşmak değil, böyle bir sonuca nasıl varılabileceğini araştırmaktı. Yani bu, yöntem ve usulle ilgili bir egzersizdi, diğer bir deyişle, “görüşme için görüşme” niteliğindeydi...

Eğer bu kadar spesifik ve sınırlı bir mutabakat sağlanabilseydi, gene de Guterres’in inisiyatifinden somut bir sonuç çıkmış sayılacaktı. Ama Berlin’de saatlerce süren görüşmelerden somut fazla bir sonuç çıkmadı. Gerçi Guterres, bir fırsat penceresinin açıldığından söz etti, ama beklenen “yol haritası” çıkmadı; temasların devam edeceği söylendiği halde bunun bir “takvimi” verilmedi, Guterres’in Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarıyla birlikte “beşli Konferans” fikrinin ne zaman gerçekleşeceği de belli değil. KKTC’de Nisan’da yapılacak Başkanlık seçimleri dolayısıyla bunun daha sonraki bir tarihe, yani “başka bir bahara” kalacağı anlaşılıyor...

Temel uyuşmazlık

Kıbrıs meselesini başından itibaren yıllar boyunca yakından izleyenler için, Berlin’deki üçlü toplantıdan bir yol haritasının dahi çıkmaması şaşırtıcı değil.

Tarafların tutumları, talepleri ve şartları belli. Temel pozisyonlarda bir değişiklik yok. Tutum değişikliğine yol açabilecek iç veya dış kaynaklı yeni bir motivasyon da yok.

Bir ara Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının keşfinin iki taraf için de “birleştirici” bir etken oluşturacağı ümit edilmişti (daha önceki yıllarda AB üyeliği için de öyle olacağı sanılmıştı)... Ama öyle olmadı, tam aksine, daha da “ayrıştırıcı” bir faktör oluverdi....

Yazının devamı...

Çareyi sokakta arayanlar (2)

26 Kasım 2019

Geçen cuma günkü yazımızda, Tahran’dan Hong Kong’a, Bağdat’tan Barcelona’ya kadar, dünyanın çeşitli yerlerinde adeta eş zamanlı olarak cereyan etmekte olan gösterilerin nedenlerini irdelemeye çalışmıştık.

Genelde bu nedenler ülkeden ülkeye değişiyor: Kiminde insanlar ekonomik sıkıntılardan hoşnutsuzluklarının duyurmak için sokaklara dökülüyor; çoğu ülkede yolsuzlukları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri protesto etmek için, bazısında da özgürlük veya bağımsızlık davası için...

Bu farklılıklara rağmen, bu tür sokak hareketlerinin bazı ortak özellikleri de var. Başlıca özellik, insanların arzuladığı değişim ve reformların, işbaşındaki yöneticiler ve politikacılar tarafından gerçekleştirilmesi umudunu kaybetmeleri ve sonuçta çareyi meclisten veya benzer kurumlar yerine sokaklarda aramalarıdır.

Geçen haftaki yazımızın mürekkebi kurumadan, o listede adı geçen ülkelere yenileri eklendi. Bunların çoğunun Latin Amerika ülkeleri olması dikkat çekici. Dünyanın o bölgesinde bu günlerde sokak hareketleri adeta bir “domino etkisi” ile yayılıyor: Son örnekler, Kolombiya, Ekvador, Nikaragua ve Bolivya...

Ekmek ve özgürlük kavgası

Latin Amerika ülkeleri uzun yıllar boyunca askeri veya sivil diktatörlerle yönetilmiş, birçoğu 1970-1980 yıllarında protesto gösterilerine ve direniş hareketlerine sahne olmuştu.

Ben 1980’li yıllarda, Arjantin’den Kolombiya’ya, Şili’den Brezilya’ya kadar dünyanın o bölgesinde yaptığım seyahatlerde bu eylemlerin nedenlerini incelemiş, Milliyet’te yazdığım yazılarımı “Latin Amerika’da Ekmek ve Özgürlük Kavgası” başlığı altında toplamıştım. Aslında bu başlık gerçekten bu ülkelerde halkın neden sokaklara döküldüklerini veya çareyi neden sokaklarda aradıklarının iki kelime ile anlatıyordu...

Yani o zaman sebeplerden biri ekonomikti, diğeri ise demokrasi ile ilgiliydi...

Yazının devamı...

Yeni bir dış ilişki konsepti

19 Kasım 2019

Türkiye’nin son zamanlarda izlediği dış politika, uluslararası ilişkilerde şimdiye kadar pek rastlanmayan, yeni bir konsepti gündeme getirdi.

Bu kavrama göre siyasal-askeri bir ittifaka dahil olan bir ülke, gerek duyduğunda, ona rakip veya hısım sayılan başka bir ülke veya örgütle benzer türden bir stratejik bağ kurabilir... Bu politikanın başarılı olması ya da olmaması ise, tabii ittifak ortaklarının böyle bir davranışı ne ölçüde kabul edeceğine bağlı...

***

Bu konuyu uluslararası gündeme getiren olay, NATO üyesi Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemini satın alması ve Moskova ile artık resmi demeçlerde de kullanılan terimiyle bir stratejik ortaklık kurmasıdır.

Aslında Soğuk Savaş döneminde böyle “çift boyutlu” bir ilişki biçimi düşünülmezdi bile. Ama 21. yüzyılın başından itibaren uluslararası güç dengelerinde köklü değişiklikler oldu. Gerçi NATO varlığını sürdürdü (hatta genişledi de) ama bu bloka mensup ülkeler Rusya ile yakınlaşmaktan çekinmedi. Bu ülkeler zaman oldu Moskova ile bazı dünya meselelerinde aynı görüşü paylaştılar ve örneğin ABD’nin pozisyonuna karşı çıktılar. Ayrıca birçok Batı Avrupa ülkesi, Rusya ile ticaretten enerjiye kadar birçok alanda sıkı ilişkiler kurdular.

Bu trend Batı bloku içinde kabul gördü, yani sorun yaratmadı. İşin rengi, askeri iş birliği noktasına gelince, değişiverdi.

***

Bu hassasiyet özellikle ABD’de S-400’ler meselesinde yüzeye çıktı. Bu Rus savunma sisteminin NATO sistemlerine entegre edilemeyeceği, hatta örneğin F-35’ler için tehdit oluşturacağı öne sürüldü. Türkiye ise, malum, kendi ulusal çıkarları ve ihtiyaçları gereği, Rus füzelerini, Batı’dan “Patriot”ları alamadığı için tedarik ettiği tezini savundu.

Yazının devamı...

Ne umuluyordu, ne oldu?

12 Kasım 2019

Aradan tam 30 yıl geçti. Farklı bir Avrupa, farklı bir dünya ortaya çıktı... Peki, esas arzulanan, umulan neydi, ne oldu?

9 Kasım 1989, yakın tarihte bir milat oluşturuyor. O gün Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla yeni bir dönem başlıyordu. Olay sadece yıllar boyunca adeta bir açık hava hapishanesinde yaşayan Doğu Berlin sakinlerinin çekiç ve baltalarla Utanç Duvarı’nı delerek kentin Batı kesimine geçmesinden ibaret değildi. Doğu’daki komünist rejimin ördüğü bu 115 kilometre uzunluğundaki duvar, Almanya’daki bölünmenin, Avrupa’daki bloklaşmanın ve dünyadaki Soğuk Savaş’ın bir nevi sembolü olmuştu. Dolayısıyla, Berlin Duvarı’nın ortadan kalkması, bölünmüş Berlin’in ve de Almanya’nın yeniden birleşmesinin, ayrıca özgürlük hareketinin adeta bir “domino etkisi” ile diğer Doğu Avrupa ülkelerine yayılmasına yol açıyordu... Aynı hareket çok geçmeden Sovyetler Birliği’nde de kendisini göstererek, orada da Mihail Gorbaçov’un liderliğindeki komünist rejim kendisini feshedecek, SSCB dağılacak, 40 yıllık Soğuk Savaş son bulacaktı...

Geçen cumartesi günü törenlerle 30. yıl dönümü kutlanan Berlin Duvarı’nın yıkılışı işte öylesine önemli, tarihi bir olayı simgeliyordu.

30 yıl önce...

Berlin Duvarı’nın çöküşünün yarattığı heyecan arasında sadece Almanlar ve Avrupalılar değil, tüm dünya halkları da büyük ümitlere kapıldılar. Artık yeni bir dünya düzeni kurulacaktı... Soğuk Savaş’ın gerginlikleri sona erecek, barış ve huzur hüküm sürecekti... Avrupa’daki bölünme ve kamplaşma tarihe karışacak, birleşme, hatta entegrasyon aşamasına geçilecekti... İdeolojik ağırlıklı otoriter, baskı rejimlerinin yerine, çoğulcu, demokratik yönetimler iş başına gelecek, insanlar her türlü serbestiden ve temel haklardan yararlana- bilecekti... Günlük yaşam koşulları iyileşecek, refah düzeyi yükselecekti...

Aslında bu beklenti bütün dünya insanları tarafından da paylaşılıyor, değişimin küresel boyutlar alacağı umuluyordu...

30 yıl sonra...

Berlin Duvarı’nın yıkılışının 30. yıl dönümü bu beklentilerin gerçekleşmesi yolunda ne kadar mesafe kat ettiği sorusunu da gündeme getirdi.

Yazının devamı...

Alternatif tartışması

8 Kasım 2019

Son günlerde Türk dış politi- kasının temel konularından biri sıkça tartışılıyor: Ankara Batı ile bozulan ilişkilerine karşılık başka alternatiflere yönelmeli mi? Örneğin, NATO’dan çekilmek düşünülebilir mi? Rusya yeni seçeneklerin başında yer alabilir mi?

Bu tartışmalara yol açan sebepleri anlamak hiç de zor değil.

ABD ile müttefiklik ve “stratejik ortaklık” bağları son zamanlarda iyice sarsıldı. Bir süreden beri devam eden ve adeta kronikleşmiş olan FETÖ gibi sorunların üstüne, Trump yönetiminin YPG’ye desteği, ABD Temsilciler Meclisi’nin Türkiye’ye ambargo uygulama kararı gibi son olumsuzluklar Türk kamuoyunun ve Türk yetkililerin sabrını tüketti; sonuçta, dış politikada başka çıkış yolları ve yeni alternatifler arama noktasına getirdi.

Avrupa ile ilgili durum da bundan pek farklı değil. AB ile ilişkiler zaten uzunca bir süredir ölü noktada. Birçok Avrupa ülkesinin ve kurumunun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de giriştiği son harekâta ve genelde Ankara’nın iç ve dış politikasına karşı takındığı tavır Türkiye’nin sert tepkisine yol açıyor ve bu da yeni alternatif arama eğilimini güçlendiriyor.

Neden NATO?

Bu tartışmada ilginç olan husus, NATO’nun hedef alınması, bu ittifakla 1952’den beri devam eden ilişkilerin kesilmesinin söz konusu edilmesidir.

Aslında ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin özellikle Suriye ve YPG ile ilgili son gelişmelerde Türkiye’yi çok kızdıran tutumuna karşılık, NATO yetkilileri çok daha anlayışlı ve temkinli davranmışlardır. Hatta NATO Genel Sekreteri’nin çeşitli konuşmalarında Türkiye’nin lehinde bir tavır sergilediği görülmüştür.

NATO’nun resmi politikası Türkiye’nin konumuna değer vermek ve onunla üyeliğin devamını savunmak iken, Ankara’nın bu ittifakla bağlarını koparmak istemesi söz konusu olmasa gerek...

Yazının devamı...