YİNE 70’li YILLAR ÜZERİNE...

1 Kasım 2019

Yaşlanmakla ilgili değil... “Nerede o eski günler?” diye bir iç çekme de değil... ’Kurşun’un yeni bölümünü izlerken oldu bunlar. Dual pikap resmi geçidi üzerine, Timur Selçuk’un ‘Caddeden sokaklar’ diye başlayan jenerik müziğiyle oldu. Genç ev ahalisi, “Ne güzel!” dedi.
Ev ahalisinin nispeten yaşlı olanları; “Nerede böyle şarkılar?” diye ekledi. Hele bir 2000’li yıllar var ki yaşadığımız, romantizmden yoksun, katı mı katı... Aşkların sözleri ya boş ya da pek ‘gri tonda’, alternatif gruplarda... Bireyci tamam, kabul ama hayli mutsuz melodiler... Ekranın hali peki?

Diziyle uyutan bir TV...

2000’li yılların ekranı da böyle, keyifsiz... Dizi resmi geçidi... Renkli bir söyleşi yok. ‘Reyting’in bile keyfi kaçmış. Kendine has ‘zenginliği’ni yitirmiş. Tartışmak üzere atanmışlardan aynı sözler. Eğlence niyetine bir tane ‘Güldür Güldür Show’ var, o da tadımlık. Kamu halini, hiç sormayın. Tüm öğleden sonrası Total izleyici (!) üzerine kurulu, kadının ‘düşünen ve üşüyen’lerini umursamayan programlar silsilesi... Soba dumanı kokan mahallelerin umutsuzluğu, cinayeti, boyutsuz ve de keyifsiz, fakir ilişkileri üzerine, burjuva özenti parfümü sıkılmış programları...
Hani umut verecekti televizyon? Toplum gerçekliği, bizim toplum böyle’ diyecekler. “Biz bunu veriyoruz, sen sırça köşkünde otur” diye söylenecekler. O haber bültenleri ne olacak? Kadın programları bitip, hani ‘o toplumsal gerçek’ haberlerine gelince, ekranda esame okunmuyor, peki buna ne diyeceğiz? Bütün bunlar düşünüldü ‘Kurşun’ dizisi esnasında... Anadol otomobile kızardık, halbuki yerliydi, mesela bugünlere gelseydi nasıl da güzel olurdu? İstanbul’un tıraşlanmamış nispeten yeşil Boğaz tepelerini izlemek... Kadınların ve erkeklerin daha temiz, daha şık olduğuna şahit olmak mesela...

GAZİLERİMİZ

15 Temmuz Gazisi, mayına basan gazi, Kore Gazisi, Kıbrıs Gazisi... ‘MasterChef Türkiye’, Atatürk’ün Sevdiği Yemekler diye bir bölüm yaptı. Yarışmacılar tatları gazilerimizle paylaştı... İsimlerinin altında ‘ne gazisi olduğu’ yazıyordu. ‘Gazilerimiz’ diye yazdım. Böyle bir ayrım yapmak doğru mu?

Yazının devamı...

İddialı bir roman ismi olabilirdi!

31 Ekim 2019

‘Sevgili Geçmiş’in bende ilk çağrışımı; ‘çok ses getiren bir roman adı gibi’ oldu. Yetimhanede büyüme ve evlatlık verilme hikayeleri, senaryo tarihinin önemli kaynaklarındandır. Müzik, tekrar ve melodiler tarihidir. Notaların yan yana gelişi ve kendi farklılığını ortaya çıkarması, yaratıcılık işidir. Senaryo da böyle... Cümlelerin birbiri ardına dizilişi, hikayenin samimiyetini ortaya koyar. Aynı konular, çok tekrar edilmiş de olabilir. Etrafımızda tanıdığımız böyle yaşanmışlıklar yok mu? ‘Sevgili Geçmiş’te, üç genç kadının geçmişlerinden bugüne bir yol çiziyor. Hikayenin bir amacı var; ‘Merak uyandırmak için elimden geleni yaparım, bu konuda kural tanımam. Reyting için gerekli kurallar neyse, onların peşinde koşarım. Zaman, mekan ve gerçeklik benim için önemli değil’...
Dizide kadro olarak biraz dağınık bir seçim yapılmış. Oyunculuk iyi olmak zorunda değil, hikayenin sürükleyiciliği onları götürür iddiasında... Hangi oyuncunun sahnesinde durup, dinlenmeden izleme isteği oluştu? Derler ya, “Ağlamaklı bağırmalı sahneler bir oyunculuk gösterisidir” diye... Hangi oyuncunun sahnesi sizi etkiledi? İpek (Sevda Erginci) mi? Başrolde mesela... Çilem mi, (Elifcan Ongurlar) hangisi? Şahsen bu ‘yetim ve evlatlık’ listesinde Azra’nın (Özge Özacar) sahneleri bir nebze, izlenebilir kıvamda geldi bana. Yurdaer Okur’un sahnelerinin bir bölümde bitmesine karşın ve standart kötü rolleri oynamasına rağmen, ‘oyuncu’ olduğunu rahatlıkla hissettirdi. Hani, ‘sadece bu rolü yaparımın’ ötesinde diyeyim. ‘Sevgili Geçmiş’, gideceği kadar gider. Entrikalar ve ‘Ne olacak bu kadınlar?’ sorusunun izleyici nezninde merakı sürdüğü kadar...

Unutulmaz ikili olmuşlardı

‘Yasak Elma’nın çok sevilen ikilisi Onur Tuna ile Sevda Erginci’nin özeline bakalım. Erginci, ‘romantik ve sevimli birinden, acılar çekmiş genç kadına evriliyor. Daha ağır bir yük.. Şahsen böylesi fazla gelmiş gibi. Alıp götüremiyor. Onur Tuna ise ‘Mucize Doktor’da şimdilik oturmuş. Bu fark neden oluyor? Yönetmen faktörü mü? Sadece merak...

Yazının devamı...

Çukur ne yapacak?

30 Ekim 2019

Başı dertten kurtulmuyor dizinin. RTÜK’e en çok şikayet edilen ama aynı zamanda, en çok izlenen yapım... ‘Şiddet’ üzerine çeşitlemeleriyle her daim ‘ceza alma’ riski olan bir proje... Bir hikayesi, bir hayali var ama şiddeti de var. Şöyle bir ‘Çukur’un kendi derinliklerine daldım ve ilgili kişiye, sordum, sorunlar ve durumlar nedir?

Çaresizlik...

“Çözüm zor” diyorlar. Aksiyon şart, ruhunda var. Peki ama ‘çok şiddetli’ eleştirisine, “Özellikle ilk 40 dakikaya koymamaya çalışıyoruz ki çocukların uyku saatini geçirelim” diyorlar. Ne kadar özen olsa da eh, yine kaçıyor meret şiddet!

İlla şiddet olsun!

“Bazı bölümlerde, hele yayınlanan geçtiğimiz haftaki yayında aksiyon sahnesi yoktu” dediler. Bu sefer izleyen, “Hani nerede hareket, orada bereket” diyor. Dizinin kitlesi erkek... Galiba şikayet edeni de kadın o zaman! Kıssadan hisse, “Gittikçe incelen bir ipte yürümeye çalışıyoruz” deniliyor. Bir kere taktılar aslında. Evet şiddet var hatta, söylemin hamurunda mevcut... Hikayesine mi takılsak, desem... Bir de şiddetin kanal ayrımından söz ediyorlar mesela. Ondaki şiddet, bundaki şiddet durumu... ‘Sen Anlat Karadeniz’ mesela çok spekülasyon yapılan dizilerden biri oldu bu anlamda. Peki nedir, ne olacak, hayatın gerçeği, bunca MOBESE kamera görüntülü haberlerin kaynağı şiddet, dizilerimizde olmayacak mı? Steril, tertemiz mis kokulu yapımlarımız mı olacak? Baba, masa başında oturur, etrafına aile eşrafını toplar minik küçük tartışmalar dışında güllük gülistanlık bir hayatın dizisini mi izleyeceğiz? Silah, dayak, tehdit, bağırma, ağlama, tokat, aşağılama ve kötülük hiç olmayacak... Bizde galiba sorun, ‘Bir hikayen var mı?’ meselesi... Varsa, anlatmasını biliyorsan, usturuplu bir şekilde, sunarsın... “Yok reyting yapacağım” diye, illa gözüne gözüne sokacaksak, işte orada sorun başlıyor. Şiddeti hikayenin içinden şöyle bir sıyırıp, kendi başına bıraktığında, mesele başlıyor.

Yazının devamı...

‘Halka'nın devamı çekilmeli'

29 Ekim 2019

TRT Genel Müdürü İbrahim Eren, Boğaziçi Film Festivali kapsamında bir sunum yapmış. Ali Eyüboğlu, köşesinde yazmış. “Arkadaşlar, uluslararası bir potansiyeli olan bir yapım bu... O yüzden diziyi durdurduk. Her bölümü 120 dakika olan projeyi ‘Peaky Blinders’ın kurgucusuna gönderdik. O şimdi bölümleri kısa episode’lar haline dönüştürüyor. Bitince, dijital platformlarda uluslararası kamuoyuna sunacağız” demiş. Doğruya doğru, eğriye eğri... Şu sıralar ‘Total izleyici kıvamında’ dizileri var TRT’nin. Özel televizyonların yaptıklarını tekrar ediyor. Kendi farkını koyan bir tek işleri oldu; ‘Halka’... ”Arkadaşlarının
söylediği gibi uluslararası bir iş” olan yapım, kısa bölümler halinde tekrar ısıtılıp, sunulacak, özeti bu...
Halbuki bildiğim, dizinin şu sıralar en azından yeni bölüm senaryosu hazır. Yani çekim bekleniyordu. “İstenilen izlenme oranını alamadı” diye altını çizmiş genel müdür. Doğrudur, alamadı. Şu sıralar TRT işi, birçok yapımın durumu böyle... Bugün sadece TRT için değil, tüm sektörde son dönem yapılmış en iyi iş diyebilirim ‘Halka’ için. Bu açıdan bakmak lazım. ‘Peaky Blinders’ dizisinin kurgusunu yapan kardeşimizin, kısaltılmış haliyle uluslararası alana satılacak ‘Halka’nın devamı ne olacak?

TRT devam ettirmeli

Şu sıralar dizinin oyuncuları başka işlerde... Bana gelen duyumlar, “Devamı için olur dendiğinde, tüm kadro bir araya gelir. ‘Halka’ için farklı duyguları var oyuncuların ve ekibin... Başka işlerde bile olsa, gelmeye hazırlar” şeklinde... Böyle bir iş bu...
Ve devamı mutlaka çekilmelidir. TRT, onay vermelidir. Böyle bir iş hem senaryo, hem yönetmen, hem de oyuncu
bütünlüğü açısından az denk gelir.

YİNE TEKRARLAR...

Yazının devamı...

Dönem dizisi dedikleri...

25 Ekim 2019

Dönem aslında 70’ler... Mesela ‘Bir Zamanlar Çukurova’ var. Çok bekledim, bir Orhan Kemal hikayesi, olmadı. O yılları neden severiz? Çünkü bağırmanın, itiraz etmenin, komşuluğun ve romantik şarkıların yıllarıdır... Bugünleri de yaşayanlar için ‘nostalji’ değil, özlemdir. 49 yıl sonra dizilerde bugüne dair ‘özlemle’ anlatılacak ne olabilir ki?
‘Kurşun’, açılışını izleyicinin bilmediği bir şarkıyla yaptı; ‘Caddeden sokaklara doğru sesler elendi/Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi’ Timur Selçuk’un ‘Sen Nerdesin?’ şarkısı, sözler Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait... ‘İspanyol Meyhanesi’ albümünü bulun ve alın. Türk popüler müzik tarihinin tartışmasız mihenk taşlarından biridir.

Kadroda iyi isimler var...

‘Diriliş: Ertuğrul’ gibi bir dizinin ağır kalıbından çıkıp, Orhan karakteriyle savcı olabilmek kolay değil. Engin Altan Düzyatan, ara vermeden bunu yaptı. Berrak Tüzünataç (Gülce), Sarp Akkaya (Aydın), Engin Şenkan (Bünyamin), Kürşat Alnıaçık (Nuri), Seda Akman (Feraye), Begüm Akkaya (Tomris), Cem Kurtoğlu (Fahri) ve daha niceleriyle, muhteşem bir kadro...

İnandırıcılık hakkında...

Orhan, yaptıklarıyla değil, diyaloglarıyla önemli olduğunu anlatıyor. Keza gazeteci Leyla (Burçin Terzioğlu) ne kadar cevval olduğunu, ‘ben farklıyım, aykırıyım’ı gözümüze sokarak ispat ediyor. Bıraksalar, izleyici tüm bu ‘olağanüstülükleri’ kendisi görse...

70’li yılların kadın muhabiri

Babam, 70’li yıllarda Akşam gazetesinin yazı işleri müdürüydü. O yıllar gazeteye giderdim, oradaki havayı hatırlarım, giyim kuşamı da.. Bizim muhabir kızımız, biraz ‘Ses Mecmuası’ fotoğrafları gibi... 70’li yılların cevval kadın gazetecileri vardır. Rahmetli Vasfiye Özkoçak ablayla çalışma, onu izleme şerefine nail oldum diyeyim, çaylak zamanım da... Türkiye’nin en önemli kadın adliye muhabiri... Tüm yaşamını sanki adliyeye vakfetmişti. Gençlik fotoğraflarına baktığınızda, “Bu kadar frapan bir adliye muhabiri var mı?” sorusu soruluyor ister istemez.

Yazının devamı...

Keyifli bir maç izlettiler

24 Ekim 2019

Önceki yazılarımda, canlı maç yayınlarındaki ‘tekrar pozisyonlarının’ sayısının artmasının, olumsuz etkilerinden bahsetmiştim. Biz maçı değil; sunulan ve yeniden üretilen karşılaşmayı izliyorduk. Yönetmenin inisiyatifine kalmış bir yayın oluyordu. Özellikle Galatasaray’ın Brugge ile oynadığı karşılaşmanın rejisi, bu anlamda tam bir felaketti. Yorumcu söyledi, Real Madrid’in tehlikeli 27 atağı olmuş. Böyle bir maçı, her biri ortalama üç tekrarla düşünülebiliyor musunuz? Ama bizim reji, altından kalktı ve çok az pozisyon kaçıran bir sunum yaptı. İzlerken, böyle hareketli bir maçtan, kopmadık.

Umutlu oturmuştuk

Koltuklara umutlu oturmuştuk. Hatta Madrid’in eski Madrid olmadığını da görmeye başladık. Yorumcu, “Andone harcadı” diyordu ama Courtois’in kurtardığını unutuyordu... Galatasaray, ağır oynuyor. Her takım bunu çözdü. Biraz üzerine gelince, pas trafiği çöküyor. Çünkü birbirinden uzak oynayan, hareketsiz ve emektarlar topluluğu olmuş. Pres mesela takımın literatüründen çıkarılmış. Ya oyun felsefesi yanlış ya da oynayamadıkları için bu ‘pas’ yolunu seçiyorlar. ‘En çok pas yapan takım’ yalanına sığınıyorlar. İyi ve kötü oyuncudan çok, felsefenin değişmesi lazım. Maça giren koşmaya yelteniyor, bakıyor tek başına kalmış! Alınanlar kiralık... Seneye sil baştan olacak. Ev ahalisi, “Kasımda takım toparlar” diyor, göreceğiz.

‘MUTLAKA BİR TÜRK DİZİSİ ALALIM’

Bu sene Cannes’da yapılan MIPCOM fuarının vazgeçilmezi olmuş Türk dizileri... Fuarla ilgili eleştiri yapan, sektörün yorumlarına önem verdiği todonews (Uruguay kaynaklı bir sektör sitesi) sitesi; “Fuarda uluslararası bir içerik almayı düşünen her alıcının, mutlaka tekrar ettikleri (almayı sürdürdükleri de diyebiliriz) bir ülke var, Türkiye” demiş. Mesela İsveç Televizyonu dış alımlar sorumlusunun sözleri... “Her çeşit program alıyoruz” şeklinde... Bu sefer Türk dizisi ‘Cesur ve Güzel’i almışlar. “Sonuçlarına bakacağız” diyor. Latin Amerika zaten alımı sürdürüyor. İspanya keza öyle... İsveç, bu konuda ilginç bir ülke... Edindiğim izlenim ve yorumlardan anladığım fuarda en çok konuşulan ülkelerin başında yine Türkiye’nin olduğu yönünde...

Yazının devamı...