MimarlıkCumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması

30.10.2023 - 03:00 | Son Güncellenme:

.

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması

Ebru Şevli, Mimar- Cumhuriyetimizin kuruluşundan bugüne, politik, ekonomik, kültürel ve toplumsal dönüşümler doğrultusunda gelişen mimarlık ortamımızın önemli kırılma noktalarını ve sürece etki sağlamış mihenk taşı niteliğindeki üretimleri, günümüz mimarlarına ve akademisyenlere sorduk...

Haberin Devamı
1/7

2/7

3/7

4/7

5/7

6/7

7/7

1. ODTÜ Kampüsü, Çinici Mimarlık.

2. Ankara İş Bankası Genel Müdürlüğü Kulesi, Ayhan Böke ve Yılmaz Sargın.

3. Hilton İstanbul, Sedad Hakkı Eldem.

4. İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin Hepgüler.

5. Türk Dil Kurumu Binası, Cengiz Bektaş.

6.Hukukçular Sitesi, Haluk Baysal ve Melih Birsel.

7. TBMM Camii, Çinici Mimarlık.

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması
Batu Kepekçioğlu, Y. Mimar, Ph.D

“Yaşadığımız coğrafyadan dünya mimarlık ortamına dair bir söz nadiren söyleniyor.”

Konvansiyonel mimarlık tarih yazımı, otantik mimar özneler ve onların üretimleri üzerinden kurgulanır. Bu gözle Türkiye mimarlığına dair asırlık bir retrospektif panorama çizildiğinde el yordamıyla ilerleyen, entelektüel boyuttan yoksun, çok temkinli ve orta yolcu pratikler ile karşılaşıyoruz. Türkiye’de mimarlık, teorik ve eleştirel katmanları nadiren barındırıyor ve bu yüzden mimarlık pratikleri praksise dönüşemiyor. Bu noktada Seyfi Arkan, Sedat Hakkı Eldem, Turgut Cansever, Cengiz Bektaş, Behruz Çinici gibi hemen ilk akla gelen birkaç aktör dışında ilham verici işler ya da söylemler üreten isimleri bir çırpıda sayamıyorum. Bu durum iyi mimar ya da rol model olacak yetkin ve çok değerli mimarlar yetişmediği anlamına gelmese de yaşadığımız coğrafyadan dünya mimarlık ortamına dair bir söz nadiren söyleniyor. Bir mimar olarak yaşadığım kente baktığımda uzun zamandır “iyi ki yapılmış” demekten çok, “keşke yapılmasa” dediğim mimari üretimlerle karşılaşıyorum: 1950’lerde Menderes yıkımları ile başlayan süreç 1980’lerdeki ekonomik rejim değişimi ile Gök Kafes, Swiss Otel, Tarlabaşı yıkımları, Kemer Country, Zorlu Center, Torunlar Center, Fikirtepe’nin kentsel dönüşümü, Haliç Tersanesi’nin dönüşüm projesi, Galataport ve Peninsula Otel gibi neo-liberal sisteminin kendini gösterdiği, yani paranız varsa her şeye rağmen istediğinizi yapılabildiğinizin kanıtı olan projeler, kültürel ve doğal değerlerin gözetildiği bir gelecek tahayyülünü romantik bir fantezi haline getiriyor. Bu noktada kentlerin canını okuyan projeleri, gerekçelerini herkesin anlayacağı şekilde ortaya koyarak eleştirmeli ve eleştirinin de kitlelerle buluşacağı medyatik kanalları çoğaltmalıyız.

Haberin Devamı

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması
Buşra Al, Mimar

Haberin Devamı

“100 yıl içerisinde Türkiye’nin birçok yerinde hem kavramsal olarak hem de yapı ölçeğinde çok önemli üretimler yapıldı.”

Kentlerin şu andaki durumlarına bakılınca geldiğimiz nokta çok parlak görünmemekle birlikte, 100 yıl içerisinde Türkiye’nin birçok yerinde hem kavramsal olarak hem de yapı ölçeğinde çok önemli üretimler yapıldı. 1930’larda Türkiye’nin birçok yerinde yapılan halkevi projesi, hemen bu süreci takiben 40’larda üretilen köy enstitüsü kampüsleri oldukça nitelikli üretimlerdi. Sadece yapısal değil, önerdiği program ve kullanım olarak da önemli yapılardı. Anne ve babamın yaşamlarını sürdürdüğü Beşikdüzü’ndeki köy enstitüsü, kapanmasının ardından da okul kampüsü olarak hayatına devam etti. İlk karşılaştığım nitelikli yapı stoğuydu. Yapılar kadar açık alanların da önemli olduğu, kolektif üretim mekanlarını içermesi bağlamında da bugünkü mimarlık düşüncemde önemli bir katkısı olduğunu düşünüyorum. 1960’lardaki fabrika yerleşimleri de sanayiüretim ve yaşam arasında kurduğu dengeyle ve Türkiye’nin farklı yerlerinde aynı standartlarda yaşamların kurgulanması bağlamında önemli örneklerdi. Doğup büyüdüğüm Ereğli’de bulunan Erdemir Demir Çelik Fabrikası ve oluşturduğu kent dokusu kişisel tarihimde ayrıcalıklı bir yer tutuyor. Küçük bir ilçe olmasına rağmen, konutların niteliği ve yine açık alanlarla ilişkisi çok başarılıydı. Geniş bir alana yayılan fabrika kampüsü, sosyal donatı alanları, eğitim yapıları, parkları, planlı yol örüntüsü, ağaçlar ve doğayla ilişkisi açısından bugün sahip olunamayacak bir atmosferi devlet eliyle erişilebilir kılıyordu. Mimarlık eğitimi için İstanbul’a geldiğimde metropol kavramıyla tanıştım. Bu kaotik yer içerisinde daha önce görmediğim “kent yapıları” ile karşılaştım. Yine 60’larda yapılmış Baysal - Birsel’in Hukukçular Sitesi çok etkilendiğim yapılardandı. Apartman tipolojisi için oldukça gelişkin ve farklı bu örnekle birlikte tasarımın basit bir yapı tipolojisi için nasıl dönüştürücü bir güç olabileceğini keşfettim. 60 dönemi yapılarından İMÇ’nin de dönüştürücü bir gücü olduğunu düşünüyorum. Tekeli-Sisa-Hepgüler ortaklığında kazanılan bir yarışmayla elde edilmesi, kent ölçeğinde bir üretim olması, yapı tipolojisi, avluları, meydanları ve mimariye entegre olmuş sanat üretimleriyle biricik bir yere sahip. Bir diğer önemsediğin yapı ise 1985’te yarışmayla elde edilmiş Sevinç Hadi-Şandor Hadi tasarımı Milli Reasürans yapısı. Bitişik nizam, sık dokulu Nişantaşı silüeti içerisinde geri çekilerek ürettiği boşluk ve iki sokağı birbirine bağlayan geçirgen zemini yapıyı zamansız bir iyiliğe kavuşturuyor.

Haberin Devamı

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması
Cem Sorguç, Mimar

Haberin Devamı

“Cumhuriyetin yüz yıllık sürecini, idrak etmek açısından 4 döneme ayırmayı tercih ediyorum.”

1923-1950 arasında bilhassa Ankara’nın imarı ve dahilindeki yapılar önemli. Modernizmin eşiğinde, ulus devlet akışı dahilinde “milli üslup” ve erken modernizmin bir aradalığının örnekleri elbette sadece Ankara’da ortaya çıkmadı. Ernst Egli, Paul Bonatz, Bruno Taut, Clemens Holzmeister, Giulio Mongeri gibi yabancı mimarlar ile Mimar Kemaleddin, Vedat Tek, Arif Hikmet Koyunoğlu, Şekip Akalın, Sedat Hakkı Eldem, Seyfi Arkan gibi listeyi uzatabileceğimiz mimarlar, erken cumhuriyetin başkenti Ankara’da ve İstanbul’da birçok kıymetli yapıyı dönem oluşturur şekilde bu aralığa yerleştirdi. Hatta banka, fabrika, köşk, han olarak Anadolu’nun muhtelif köşelerinde de dönemden izler hala var. Bu evre cumhuriyetin kuruluş, yerleşme izlerini de bize okutuyor diye düşünüyorum. Müzikte, folklarda, edebiyatta gördüğümüz sancılar, badireler, kıymetler mimaride de önümüzde. 1950-1980 aralığının başat durumlarından biri herhalde kentleşme formatının değişmesi ve İstanbul’un tekrar hatırlanıp imara açılması. Uluslararası üslubun, modernizmin apartman, otel, iş hanı, sayfiye yapıları olarak tasarlanmış tekil örnekler ile üretim ve ekonomik yapının değişmesi nedenli göçten kaynaklı şehri hayatının ve yapısal morfolojinin değişmesi açısından mühim bir aralık. Bugün sosyal mecrada da epey popüler, üzerine çok konuşulan, farkına varılan dönem apartmanları, evleri bu döneme ait. 1980-2000 pasajı ise serbest ekonominin palazlanması, bankacılık sektörü ve birçok diğer etken nedeniyle bilhassa ticaret, perakende alanında dikkat çekici olabilir ama mimari anlamda bu dönemin daha az örnek verdiğini lakin iç mekan, dekorasyon, kurumsal kimlik çalışmaları dahilinde yeni bir bakış ve evre oluşturduğunu düşünüyorum. Bu dönem içerisindeki bazı basın yapıları, moda evleri, mağazalar dikkat çekici ama maalesef her gün birini kaybediyoruz. 2000’lerden bugüne olan sürecin ne olduğu ise şu an epey belirgin, malum. Tamamıyla inşaat endüstrisine angaje hale gelen bir ekonomik düzenin birçok meselesi hem kentsel hem de mimari olabilir. Uzun konu. Ama bu dönem mimarinin daha fazla konuşulduğu, gündelik hayata nispeten girdiği, mimarın bilindiği, eleştirildiği, övüldüğü bir dönem. Uluslararası platformda ve sektörde de bilinirliğinin, görünürlüğünün arttığı rahatlıkla söylenebilir.

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması
Prof. Dr. Ece Ceylan Baba

“Bundan tam 100 yıl önce türlü imkansızlıklar içinde yapılanlar, bugün için hala umut edebileceğimiz duygusunu da içinde barındırıyor.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve sonrasında yaşananlar, pek çok alanda köktenci bir “değişim hareketi” ve “çağdaşlaşma” projeleri ile doludur. Anadolu’daki kentlerde tarih boyunca yaşanan değişimler, başta başkent Ankara olmak üzere, en yoğun şekilde cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir. Yeni kentlerin kurulması ve mevcut kentsel mekanlardaki çağdaşlaşma hareketi politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel konulardan bağımsız değildir; yaşanan tüm değişimler birbirini etkilemiştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki mimari eğilimler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki batılılaşma hareketleri ile ilişkilendirilse de ardından inşa edilen ulus devlet düşüncesi ışığında oluşan ve cumhuriyet dönemi mimarlığı olarak adlandırılabilen, kendi içinde farklı dönemlerde incelemeye değer, ayırt edici ve nitelikli bir mimari mirasa sahiptir. Cumhuriyetin 100 yılı içinde yaşanan mimari, kentsel mekan ve ulus devlet düşüncesi ile temellenen Batılı bakış, çok boyutlu olarak okunabilir. Köktenci, modern ve zaman zaman sarsıcı derecede vurgulu bir gereklilik argümanı ile mekanların değişim hareketini izlemek pek çok öğretiyi içinde barındırmaktadır. Zira bu gereklilik, cumhuriyetin varlığının gerekliliği ile ilişkilendirilerek, kent/mekan örgütlemeleri üzerinden okunmaya çalışılsa da, aslında yeni bir toplum inşası ile de yakından ilişkilidir. Bu büyük değişim hareketinin de önemli aktörleri bulunmaktadır. Söz konusu meslek insanlarını unutmamak ve eserlerini/binalarını korumak kentsel belleği canlı tutabilmek adına önemlidir. Az sayıda mimar/şehir plancısı ve kısıtlı kaynaklar ile adeta yeniden inşa edilen Anadolu kentleri ve başkent Ankara, dönemin koşulları ile birlikte düşünüldüğünde, Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuna bir kez daha hayran olmamak mümkün değil. Bu sene cumhuriyetin 100. yılını kutluyoruz. Kutlama kelimesini kullanırken içimdeki, hissettiğim çekinceyi de ifade etmek isterim. 6 Şubat 2023’te gerçekleşen Maraş merkezli depremler sonrasında çok sayıda insanı kaybettik. Fiziksel ve ruhsal yaraları henüz iyileşmeyen sayısız insan ise adeta tamamı yıkılmış kentlerde yaşamaya çalışıyorlar. Yok olan mimari miras, kentsel mekanlar ve kültürler de diğer kaybettiklerimiz... Ayrıca, ülkemizin yakınlarındaki coğrafyalarda devam etmekte olan sıcak savaşlarda yaşamlarını ve mekanları kaybeden başka insanlar da var. Ortam bu kadar acı dolu iken kutlama kelimesi yerine cumhuriyet ve Mustafa Kemal Atatürk sayesinde elde ettiklerimize dair duyduğum minnet kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen bir asırda mimarlık alanında çok şey değişti. Mimarlık pratiğinin sahip olduğu teknolojiler ilerledi, yapı malzemeleri çeşitlendi ve gelişti, kaynaklar arttı, kentler büyüdü, mimar ve şehir plancılarının sayıları arttı. Olumlu gibi görünen bu değişimlere paralel olarak, içinde yaşadığımız kentleri ve mimarlık ortamını eleştirel bir bakışla irdelediğimizde, sahip olduğumuz olanakları pek de iyi değerlendiremediğimiz duygusu ön plana çıkıyor. Öte yandan, bundan tam 100 yıl önce türlü imkansızlıklar içinde yapılanlar, bugün için hala umut edebileceğimiz duygusunu da içinde barındırıyor. Ek olarak, geçtiğimiz senelerde kaybettiğimiz/yıkılan cumhuriyet dönemi yapılarının üzüntüsü ile, var olan yapıların korunmasını ve kentsel belleğin bizden sonraki nesillere aktarılabilmesini temenni ediyorum.

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması
Prof. Dr. Lale Özgenel

“Türkiye’de mimarlığın son yüzyılı homojen ve tek bir perspektifle kadrajlanabilecek dinginlikte seyretmedi.”

Türkiye’nin mimarlık ortamında 20. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak hakimiyetini artıran çoğulculuk, farklı yaklaşımların nitelikli ürünlerini vermek yerine kentler ve yapıların kimliksizleşmesine yol açan bir kakofoniyi ve “kitsch”lik halini yerleşik kıldı. Küreselleşme ve teknolojik ivmelenmenin miladı olan 1980’lerle birlikte kentleşme ve mimarlık Türkiye’de de nitelikten ziyade nicelik ve ölçek konularına indirgendi. Önceki dönemin yapsatçı üretim modeli sönümlendi, 1990’larla birlikte büyük sermaye sahibi inşaat ve yatırım şirketlerinin proje geliştirdiği ve yüklenici rolü üstlendiği, özel sektörün de işveren olarak öne çıktığı bir model yayıldı. 21. yüzyılın ilk çeyreği neredeyse tamamlandı. Yatırım projeleri bir yandan kentleri, belli bir düzeyde ve belli bir kesim için geliştirmeye, öte yandan çehresini tekdüzeleştirmeye, çevresel varlığını tüketmeye ve anonimleştirmeye hızla devam ediyor. Şüphesiz, yapı teknolojisi ve dijital evrenin tasarım ve uygulamada sağladığı neredeyse sınırsız olanaklarla özgün, çağcıl, inovatif, çevreci, hatta fütüristik yapıların sayısı da artıyor. İklim ve enerji krizi karşısında, ekolojik ve çevresel tahribata duyarlı mimarlık, henüz butik uygulamalar düzeyinde olsa da Türkiye’de de bir gündem oluşturuyor. Ancak, bu anaforik ortamda iyi mimarlık örnekleri, büyük oranda, kontrolsüz büyüyen kimliksiz kent dokuları içinde tekil uygulamalar olarak kalıyor. Serbest meslek pratiği, yerel yönetimler ya da devlet tarafından yürütülen, yurtdışında pek çok olumlu örneği olan büyük ölçekli kıyı ve kentsel doku dönüşümlerinde nadiren ve kısıtlı bir kapasitede yer alıyor ve kentsel kimliklerin onarımına yeterince katkı veremiyor. Sonuç olarak, geride kalan yüzyılın kırılma noktaları, ortaklıklar çıksa da her disiplin özelinde farklı tanımlanabilir. Mimarlık açısından bakıldığında 2000’lerle birlikte pratiğe ve eğitime sirayet eden dijitalleşmeyle başlayan yeni tasarım çağında, Türkiye’de uluslararası çağdaş mimarlık ortamındaki üretimlerle kıyaslanabilecek tasarım gücüne ve inşai niteliklere sahip yapılar üretildiği izleniyor. Gelinen noktada, Türk mimarlar yurtdışında, yabancı mimarlar Türkiye’de proje yapıyor, ofis açıyor. Mimarlar Odası’nın Ulusal Ödül Programı kapsamında derlenen seçkilerden nitelikli mimarlık örneklerinin Türkiye genelindeki panoraması açıkça izlenebiliyor. Teknolojiegemen bu dönemde değişmeyen bir şey varsa o da çağdaş ve yerel arasındaki çatışma. Cumhuriyetin ilk birkaç on yılında mimarlık ortamında bir “yabancı” sorunsalı vardı, yüzyıl sonunda ise “yerli” sorunsalı. Tasarımı, biçimsel öykünme, şekilsel gönderme ve yüzey uygulamalarına indirgeyen bir mimarlık üretimi olarak bu yapay yerlilik kimi mimarlar ve yatırımcı işverenleri tarafından AI çağında hala makbul bir yaklaşım. Bu tür bir mimarlığın icrası da ironik bir şekilde, kimi zaman en yeni malzemeler ve yapısal sistemlerle yapılıyor. Oysa bunun tam tersi yaklaşımların en güzel örnekleri çoktan verildi. Modernist düşünceyi, yerel bağlamın özgün referansları ve yeni malzemelerle harmanlayarak geliştiren, çevre, malzeme, mekan ve kurgu açısından yeni anlamlar ekleyen, bu anlamda hem modern ve yerel hem de çağdaş yorumlar için en azından Turgut Cansever’in çağdaş ve yereli uzlaştıran mimarlığını, Çinicilerin Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kampüsü’ndeki binalarda yakaladığı zamansız çağdaşlığı (1962-1980), Ayhan Böke ve Yılmaz Sargın’ın gücünü malzeme ve formdan alan Ankara İş Bankası Genel Müdürlüğü kulesinin (1977) ikonik varlığını hatırlamak gerek. Ez cümle, Türkiye’de mimarlığın son yüzyılı homojen ve tek bir perspektifle kadrajlanabilecek dinginlikte seyretmedi. Yaklaşımlar, yorumlar ve örnekler olumlu ve olumsuz örnekler ekseninde, içselleştirilenler ve dışlananlar üzerinden değerlendirilmeli. Sevindirici olan ise, mimarlığın kapsama alanına giren her tür bilginin, dijital platformların egemen dünyasına inat, mimarlık medyası aracılığıyla erişilebilir bir birikim oluşturmaya devam etmesi.

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması
Vedat Tokyay, Mimar

“21. yüzyıl Türkiye mimarlığında dikkatimi çeken iki yapıdan birincisi Emre Arolat’ın Sancaklar Cami, ikincisi de Yalın Mimarlık’ın Troya Müzesi’dir.”

Türkiye’de erken dönem modernist mimarlığının yolunu açan herhalde birinci ulusal mimarlığa olan tepkilerdi. Çünkü, bu ekol, çoğunlukla Osmanlı mimarisinin dilini benimsiyor ve kamu yapılarında neoklasik dili az da olsa modern mimarlık öğelerini birlikte kullanıyordu. Cumhuriyetin kuruluş felsefesine en uygun mimariyi 1935’li yıllarda, Hariciye Köşkü, Camlı Köşk ve Florya Deniz Köşkü yapılarıyla Seyfi Arkan geliştirmiştir. Tümüyle kübik ve eğrisel formların kullanıldığı, saydamlık düzeyi yüksek bu yapılar kanımca erken cumhuriyet mimarlığının mihenk taşlarıdır. İkinci ulusal mimarlık ekolü, neo-klasik dilin yanı sıra geleneksel Türk mimarisini kullandı. Çünkü, ana şiarı, ulusal mimarlığın kuruluşunun geçmişindeki köklere dönmekle olanaklı olabileceğiydi. Bu dönemin en önde gelen mimarı olan Sedat Hakkı Eldem’in yaptığı (daha sonra yıkılan) Şark Kahvesi, Boğaz’daki Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı’nın divanhanesine yaptığı göndermeyle bu ekolün mihenk taşı sayılmalıdır. Unutmayalım ki, bu ekolün yapılarında modern mimarlık öğeleri daha fazla kullanıldı. 50’li yıllar uluslararası modernizmin yükseliş yıllarıydı. 1953 yılında Nevzat Erol’un yaptığı İstanbul Belediye Sarayı ile 1955 yılında Sedat Hakkı Eldem’in İstanbul Hilton yapısı hem rasyonalist modern dilleri hem de ilkinin çatıda ikincisinin de girişte kullandıkları eğrisel plastik dillerinin ortaklığı ile bu dönemi temsil etmelerini sağlamıştır. 60’lı yılların kanımca en önemli mimarlık üretimi, Altuğ ve Behruz Çinici’nin ODTÜ Kampüsü’ydü. 72’de mimarlığa ilk adım attığımda karşıma çıkan bu güzellik, sadece brüt beton ve tuğladan oluşmuyor, kütlelerin harmonisiyle çağdaş bir üniversite kentini, iç mekanlarıyla ise eğitimin anlamını ifade ediyordu. 70’li yıllar Ankarasında tanıdığım Cengiz Bektaş’ın Türk Dil Kurumu her zaman büyüleyici bir mekan olarak geleceğe ışık tutmuştur. Işıkla yıkanan heykelsi iç avlusu, kaset döşemeleri ve dış cephe camlarının yukarıya doğru dışa çıkışıyla taze havanın mekana girişi gibi çok yeni mimari öğe onun bir mihenk taşı olduğunu gösterir. Yine Cengiz Bektaş, Denizli’de yaptığı Babadağlar Çarşısı mimarisi ile çarşı tipolojisine bir alternatif yaratmıştır. 80’li ve 90’lı yıllarda dikkatimi çeken iki yapı var: Birincisi, Sevinç ve Şandor Hadi tarafından tasarlanan Milli Reasürans binası, hem yarattığı boşlukla kent ile yapı arasındaki ilişkiye getirdiği yorum hem de iki sokağı birleştiren kamusal mekanlarıyla saydamlığı en iyi uygulayan yapılardandı. İkincisi ise Behruz ve Can Çinici’nin tasarladığı Meclis Cami’ydi. Camiye çağdaş bir mimari yorum getirme çabası bir sonraki çağdaş camilere ışık tutmuştur. 21. yüzyıl Türkiye mimarlığında ise dikkatimi çeken iki yapıdan birincisi Emre Arolat’ın Sancaklar Cami, ikincisi de Yalın Mimarlık’ın Troya Müzesi’dir.

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması

Sancaklar Camii, Emre Arolat.

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması

Sancaklar Camii, Emre Arolat.

Cumhuriyetin 100. Yılında Türkiye Mimarlık Panoraması

Troya Müzesi, Yalın Mimarlık