Geri Dön

Bir İngiliz gazetecinin Türkiye anıları

New York Herald’ın sahibi James Gordon Bennett, 1896 yılı Haziran ayı başlarında Paris’e davet ettiği gazeteci Sidney Whitman’a o sıralar Avrupa ve Amerika basınını meşgul etmekte olan ‘Ermeni kıyımı’ ile ilgili gerçekleri yerinde tespit etmesi için Türkiye’ye gitmesini teklif eder.

Bir İngiliz gazetecinin Türkiye anıları

 

Bu arada, Sidney Whitman’a günümüzde pek çok gazetecinin görmezden geldiği basın ahlakı ve güvenilirliği konusunda bir dizi öneride bulunur. “Büyük bir gazetenin muhabiri, o an için, bir ülkeyi diğer bir ülkede temsil eden bir tür büyükelçi etkisine sahiptir. Bir büyükelçi, akredite olduğu kişilere karşı kendisine persona grata (kabul gören şahıs) olarak kabul ettirmek için elinden gelen gayreti göstermelidir. Ancak bu sayede, mümkün olan her türlü bilgiyi elde etmekte ve olup biten hadiseleri geniş ve tarafsız bir bakış açısından aktarabilmek için en iyi fırsatlara sahip olabilir. Muhabir, mümkün olduğunca kaynaklarını göstermeli ve iletilen hususlar hakkında okuyucunun kendi kanaatini oluşturmasına müsaade etmelidir. Gazetenin görüşü ise, editoryal sütunlarda yer almalıdır. Muhabirin, kesinlikle taraf tutmaması ve kendi görüşlerini açıklamaması icap eder. Halbuki bu hadiselerin çoğunda, Türkiye’deki muhabirleri tarafından gazetelere gönderilen malzeme, Türklere ön yargılıymış gibi görünmekte olup, bu durum, ‘onların hâkim karşısına çıkarılan bir suçlunun dahi korunmuş olduğu bir adaletsizliğe maruz kaldıkları’ manasına gelmektedir.” (s. 28-29).

Kısa süre sonra 26 Haziran 1896 tarihinde Friedrichsruh’da Prens Bismarck’ı ziyaret eden Whitman yaptıkları görüşmeleri şöyle özetlemektedir; “Prens, Levant boyunca ortalığı karıştıran Yunan komitelerinin hareketlerine atıfta bulunarak ne Yunan basınının kabadayılığının ne de -bütün bu huzursuzluğun temelinde yer aldığını düşündüğü- Avrupa destekçilerinin hezeyanının tasvip ettiğini söylemiş ve bu vesileyle bir soruya cevap verirken de o günden beri sıkça tekrarlanan alaycı bir yorumda bulunmadan edememişti: ‘Girit ile, bahçesindeki köstebek yuvasından daha az ilgileniyordu’. Sultan’a ve sıkıntılarına işaret ederken, her iki elini kulak hizasına getirip, avuçlarını da öne doğru açmak suretiyle bir tavşanı taklit ederek, olağanüstü cüret ve kararlılık gerektiren bir hadise karşısında Sultan’ın ürkekliğini göstermeye çalışmıştı.” (s. 17-18).

Osmanlı Bankası baskını ve müteakiben Ermeniler’e dönük saldırı haberleri Avrupa’da yayıldıktan sonra çok sayıda yabancı muhabir İstanbul’a gelir. Bunlar arasında dönemin tanınmış harp muhabiri Melton Prior’da vardır. Ortaya çıkan vahşet sahnelerinin resimlerini yapmak üzere geldiği şehirde duyduğu akıl almaz vahşet sahnelerinin resimlerini bekleyen okurlarına bir şeyler iletmesi gerekmektedir. Hâlbuki ölmüş Ermeniler gömülmüş, kadın ve çocuklara ise hiç dokunulmamış, hiçbir Ermeni Kilisesi’ne de saldırılmamış olduğu ortaya çıkınca, beklentilere nasıl cevap vereceği konusunda tereddüte düşer. Namuslu ve Türkler’i taktir eden bir insan olarak, şahit olmadığı hadiseleri icat etmeyi reddeder. Ancak pek çok haberci bu derece dürüst değildir. Neticede, bir İtalyan resimli gazetesinde, kilise içinde kadın ve çocukların katledilişi gösteren korkunç resimler gördüm demektedir (s. 43-44).

1897 yılı Eylül ayı başlarında Gordon Bennett, Sidney Whitman’ı tekrar davet ederek, Sultan ile görüştüğünü, son iki yılın karışıklıklarıyla ilgili hususları yerinde tetkik edecek bir basın seferi düzenlemesini ve bu seferde New York Heraldı’nda temsil edilmesini teklif ettiğini aktarır.

Sidney Whitman’ın, olayları tarafsız bir gözle izlemenin, gerçekleri yansıtmanın bir mükafatı olarak Trabzon’dan başladığı bu tetkik gezisi, kışın getirdiği büyük güçlükler altında Erzurum, Bayburt, Bitlis, Diyarbakır, Birecik, Antep üzerinden İskenderun’da son bulur. 1897 yılı kış aylarında yapılan bu yolculuk sırasında her iki muhabirin ve onlara refakat eden Osmanlı bürokratlarının yaşadığı olayları kendi ağızlarından okumanız gerekir. Ancak Sidney Whitman’ın Trabzon’da bir Amerikalı misyoner ile yaptığı konuşmayı size yaşadığımız günler ve gelecek için ders olması için aktarmak isterim.

Bir İngiliz gazetecinin Türkiye anıları

“Söyleyin bana” diyerek devam ettim.

“Biliyorsunuz Rusya da bir Hıristiyan ülkesi. Orada işler nasıl gidiyor?”

“Burayla kıyaslanamayacak kadar kötü” diye heyecanlı bir ses tonuyla devam etti. “Ruslar çok daha hoşgörüsüz ve Türklerden çok daha geri kafalı. Yani, buraya bir gelseler, biz misyonerleri ensemizden tuttukları gibi ülkeden atarlar” (s. 80).

“Trabzon’dan ayrılırken kat ettiğimiz rüzgârlı yol, sözüm ona Ermeni platosu adı verilen Toros düzlüklerine kadar yavaş yavaş yükselmekteydi. Burada büyük bir şaşkınlığa uğradık, yolun her iki yakasındaki tepelere yerleşmiş durumda, düzenli aralıklarla önlerinden geçtiğimiz Hıristiyan manastırları bulunmaktaydı. İşte tam bu noktada Müslümanlığın hoş görüsüne bir kez daha -ama bu defasında bizzat kendi gözlerimizle- şahit olduk, zira hakkında dünya kadar laf edilen Türk bağnazlığının elle tutulur herhangi bir mevcudiyeti söz konusu olsaydı, bu manastırlar ülkenin Türkler’e ait olduğu asırlar boyunca tacize uğramadan, kirletilmeden, meskûn bir şekilde kalamazlardı” (s. 93-94).

Üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen, bu toprakların gerçeklerine ulaşmayı başaramıyor, Ermeni meselesini dünyaya anlatmakta zorluk çekiyoruz. Hâlbuki elimizde Sidney Whitman gibi olayların içinde birebir yaşamış, gördüklerini ve yaşadıklarının New York Herald gibi bir dönem dünyanın en önde gelen gazetesinde günü gününe yayımlamış bir yazarın açıklamaları bulunmaktadır. Bu kitap benim hasbelkader farkına vardığım bir yayın, kim bilir buna benzer ne kadar yayın var? Dönemin günlük gazetelerinde yayımlanan haberler, yapılan resmî açıklamalar başta Türkçe olmak üzere hemen her dile çevrilip, bir dosya halinde yayınlanamaz mı? Bizi Ermeni kıyımı yapmakla suçlayanlara bunun uluslararası bir komplo olduğunu, eğer dikkate almazlarsa günün birinde kendi başlarında gelebileceğini anlatamaz mıyız? Bunun için çalışma ve çevremizde bulunan bilginin farkına varma dışında ne eksiğimiz var. Whitman’ın sözleriyle, Sultan’ın resmi tercümanı Mehmed İzzet Bey’in acınası ifadesi “Sevgili dostum, bizler suskun bir halkız; kendimizi savunmayı bilmeyiz” hâlâ geçerli mi?

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber