YAŞANAN MİMARİ

27 Şubat 2021

Danimarka Güzel Sanatlar Akademisi hocalarından mimar ve şehir plancısı Steen Eiler Rasmussen’in (1898-1990) “Experiencing Architecture” adıyla 1959 yılında yayınladığı kitap 1994 yılında “Yaşanan Mimari” adıyla Ömer Erduran’ın çevirisiyle dilimizde yayınlanır.

Zaman zaman kitaplığımdan çıkarıp tekrar okurum, aradan geçen zaman içinde daha önce okuduklarımı yeniden değerlendiririm, yurt dışına çıktığım zaman kitabında söz konusu ettiği yapıları ziyaret eder, onun yazdıkları ile kendi izlenimlerimi karşılaştırırım. Çok yönlü bir mimar olarak ve benim o yapıları gördüğüm tarihlerden çok daha önce nasıl bir değerlendirme yapmış merak ederim.

1996 yılında Roma’ya yaptığım bir gezi sırasında bahsettiği Santa Maria Maggiore Kilisesi’ne gittim ve kitabında söz konusu ettiği algılarını bende yaşar mıyım diye düşündüm;

... Bu kiliseyi (Santa Maria Maggiore), benim birkaç yıl önce orada gördüğüm çocukların gözü ile göremezler. Bu çocuklar sanırım yakındaki bir manastır okuluna gidiyorlardı. Saat 11’de teneffüse çıkmışlar ve bu zamanlarını, basamakların ulaştığı geniş terasta çok özel bir top oyunu oynayarak geçiriyorlardı. Bu bir tür futboldu, ama duvarı da oyuna katmışlardı. Yuvarlak duvara karşı çok ustaca oynuyorlardı. Top oyun dışı olduğu zaman tam anlamıyla oyun alanı dışına çıkıyor, basamakların dibine kadar yuvarlandıktan sonra birkaç yüz metre daha ileri gidiyor, peşinden hevesle koşan bir çocuk büyük dikilitaşın çevresinde arabaların ve mobiletlerin kaynadığı trafiğin içine dalıyordu…

Onlar fark etmeden mimarinin bazı temel ögelerini yaşıyorlardı: Eğimli bir alan üzerinde yatay düzlemler ve dikey duvarlar. Dahası bu öğeleri kullanarak oynamayı öğreniyorlardı. Gölgede oturmuş onları seyrederken oradaki üç boyutlu kompozisyonu, o zamana kadar hiç olmamış yoğunlukta hissettim. 11’i çeyrek geçe çocuklar güle oynaya koşuşup okullarına döndüler. Büyük kilise yine ulu sessizliğe gömüldü...” (s 17-18).

Bilmem, Rasmussen’in oturduğu yere mi oturdum, biraz farklı bir yere mi, aynı teras hemen önümdeydi, ama artık ulaşmak mümkün değildi. Çevresini adam boyu yükseklikte demir parmaklıklarla kapatmışlar, kilisenin terası tam anlamıyla yalnızlaşmış, insandan arındırılmış, kimsenin giremediği alan kuş pislikleriyle kaplanmıştı. Büyük bir hayal kırıklığına uğradım, aynı duyguları yaşayacak mıyım diye koşa koşa geldiğim yoldan ağır ağır yokuş aşağı yürüdüm. Sonraki Roma seyahatlerim sırasında da bir daha Santa Maria Maggiore’nin arka tarafından hiç geçmedim.

Yazının devamı...

İBNÜ’L MUKAFFA

21 Şubat 2021

“İnsanlar içinde hareketlerin iyisini bırakarak kötüsüne dadananlardan, zerre kadar haklı görülmeyecek olan kimseler, iyiyi kötüden ayırt edebildikleri halde kötüyü uygulayanlardır...”

Bazı kişiler vardır ki; yaptıkları çalışmalarla insanlığın önünü açmalarına rağmen tarihin derinliklerinde kalmış, konunun uzmanları tarafından dahi hatırlanmakta güçlük çekildiği için unutulmuşlar arasına karışmışlardır. Dünkü yazımda söz ettiğim, “Kelile ve Dimne”yi her okuyuşumda, İbnü’l Mukaffa’yı hatırlar ve rahmetle anarım.

Muhtemelen 720 veya 724 tarihinde İran’ın Cûr/ Fîrûzâbâd kasabasında doğan ve ilk eğitimini Cûr’da Fars kültürü ve Mecûsî geleneğine göre alan İbnü’l Mukaffa, daha sonra Basra’da Arap geleneğine uygun olarak eğitimini sürdürür. Kısa süre içinde başta Arap dili ve edebiyatı olmak üzere Fars, Hint ve Grek kültürleri hakkında geniş bilgi sahibi olur.

Memuriyet hayatına katiplikle başlayan İbnü’l Mukaffa, Emeviler döneminin sonlarına doğru Irak Valisi ile Basra ve Kûfe valilerinin katipliğini yapar. Abbasiler döneminde, Halife Mansûr’un isteği üzerine daha önceki dönemlerde Farsça’ya çevrilmiş bazı Grek klasiklerini, Farsça’dan Arapça’ya tercüme eder. Kirman Valisi İsa b. Ali’nin hizmetinde iken Mani ve Mezdek dinleriyle karışık Mecûsî inancını terk ederek, İslâmiyeti kabul eder, adını Abdullah b. Mukaffa olarak değiştirir ve genel kabule göre 759 yılında Basra’da öldürülür.

İbnü’l Mukaffa’nın katlediliş sebeplerini araştıran yazarlar onun “Risâletü’ş-şahabe” isimli eserinde Abbasiler’in siyasetini ve Halife Mansur’un idaresini açıkça eleştirmesinin, hatta bu risalenin Abbasi idaresine karşı bir ihtilal beyannamesi olarak değerlendirilmesinin rol oynadığını söylemektedirler.

Zındıklıkla itham edildi

Bir diğer görüşe göre ise öldürülmesinin en önemli nedeni başta “Mu’âzaratü’l Kur’ân” olmak üzere Mezdek, Mani ve Zerdüşt gibi Fars din ve inançlarına ait bir çok kitabArapça’ya çevirmesi veya telif etmesinden dolayı zındıklıkla itham edilmesi olduğudur.

“... İbnü’l Mukaffa’nın gerçek amacı, Farsça’dan çevirdiği Aristo mantığına dair kitaplarla İslam toplumunun dil ve düşüncesini, Fars siyaset ve tarihine dair çevirileriyle İslam siyaset ve idaresine, Hint hikmetine dair eserlerle de fert ve toplumun hayatına yeni açılımlar kazandırmaktı. Bu amaçla telif ettiği eserlerin bir çoğunu ahlak, edep ve eğitim konularına ayıran, İslam’ın önemsediği değerleri daha akla yakın olarak işleyen İbnü’l Mukaffa’nın eserlerinin hiç birinde İslam’a aykırı bir görüş ve kendisinin zındık olduğunu gösteren bir delil yoktur...”

Yazının devamı...

KELİLE VE DİMNE

20 Şubat 2021

“Dağlardan maksat bilginler, ilaçtan maksat şifa veren söz, ölüden maksat bilginlerin sözleriyle canlanan cahillerdir...”

Muhtemelen III. yüzyılda Hint hüküm- darlarından birinin oğullarını eğitmekle görevlendirdiği bir Vişnu rahibi tarafından şehzadeler için hazırlanan “Pançatantra” (beş düşündürücü nasihat) adlı kitap, daha çok tanınan ismini Karataka ve Damanaka adıyla anılan iki çakal kardeşten almaktadır (Pehlevice Kelileg ve Dimneg). İbnü’l Mukaffa (ö. 759) tarafından “Kelile ve Dimne” adıyla Arapça’ya tercüme edilen bu kitap hemen hemen tüm dünya dillerine çevrilmiş olup, yüz yıllardır okunmaktadır.

Kitabın Sanskritçe’den, Sasani hükümdarı I. Hüsrev tarafından Pehlevi diline tercüme ettirilmesinin de ilginç bir hikâyesi vardır. I. Hüsrev bir şekilde haberdar olduğu “Pançatantra”yı tercüme etmesi için doktoru Bürzûye’yi Hindistan’a gönderir. O da sarayın hazinesinde olan bu kitabı gizlice istinsah ederek İran’a getirip Pehlevi Farsçası’na çevirir.

Buna karşın Firdevsî’nin “Şâhnâme” isimli eserinde naklettiği bir başka öykü daha vardır. Bürzûye, Hindistan’da ölüyü dirilten bir bitkinin yetiştiği bir dağ olduğunu öğrenir ve bu bitkiyi ele geçirmek için harekete geçer. Uzun aramalarına rağmen söz konusu bitkiyi bulamaz.

Araştırmalarına devam ederek yaşlı bir Hintli bilgeye başvurur. Bilge kendisine, “Bu eskilerin üstü kapalı bir sözüdür. Dağlardan maksat bilginler, ilaçtan maksat şifa veren söz, ölüden maksat bilginlerin sözleriyle canlanan cahillerdir...” der.

Bilge, bu hikmetlerin hükümdarın hazinesinde bulunan “Kelile ve Dimne” isimli kitapta açıklandığını belirtir. Hükümdara başvuran Bürzûye, kitabı ancak hükümdarın huzurunda okuyabileceği cevabını alır. Okuduğu kitaptaki hikâyelerin manalarını aklında tutan Bürzûye, kitabı 560 yılı civarında Pehlevi diline aktarır. Kısa süre sonra Süryanice’ye çevrilen kitap, daha sonra muhtemelen 750’li yıllarda İbnü’l Mukaffa tarafından Arapça’ya tercüme edilir.

Kelile ve Dimne”nin, Türkçe’ye ilk tercümesi, Aydınoğlu Umur Bey döneminde, 1360 yılında Kul Mesut tarafından yapılır. Daha sonra kimliği bilinmeyen bir yazar bu eseri yeniden düzenleyerek Sultan I. Murad’a sunar. Özellikle Alâeddin Ali Çelebi’nin Farsça’dan “Hümâyûnnâme” adıyla yaptığı ve Kanûnî Sultan Süleyman’a takdim ettiği çeviri büyük ilgi görmüştür. “Kelile ve Dimne”, Arapça metinde ismi Beydebâ olarak geçen bir filozof ile Debşelim adındaki hükümdar arasında geçen konuşmalar  şeklinde günümüz Türkçesi’ne ilk olarak Ömer Rıza Doğrul tarafından tercüme edilir. Daha sonra bir kısmı çocuklara anlatılan masallar şeklinde olmak üzere çok sayıda baskısı da yapılır.

Kitabı oluşturan hikâyelerin kahramanları hayvanlardır. Genel olarak ailevi ve siyasi terbiyenin konu alındığı masallarda, yer yer kişisel ahlaka da göndermeler yapılır. İbnü’l Mukaffa’nın Arapça tercümesinde yer alan altmış sekiz hikâye zaman içinde yapılan ilavelerle yüz sekize kadar çıkar. Bu yazımıza esas aldığımız Ömer Rıza Doğrul tercümesinde on beş bölüm halinde sunulan, birbirine bağlı olarak gelişen çok sayıda ibret alınacak hikâye bulunmaktadır.

Yazının devamı...

Basiret üzerine

14 Şubat 2021

“Basîret bilim değildir, bilimin eksik olduğu yerde onunu yerini tutan şeydir.”

Aristo

Günümüzde unutulmuş veya anlamının farkına varılmayan kelimelerden biri de basîrettir. Arapça, “basar/görme” isminden türetildiği bilinen başîret/basîret kelimesi, “kalp gözüyle görme, kalp gözüyle görerek bir şeyin gerçeğini kavrama, anlama, idrak etme” anlamına gelmekte. “Doğru ve ölçülü bir görüşün verdiği uyanıklık, ileriyi görme, seziş, kavrayış” olarak da kullanılmaktadır.

Muhammed Esed “besura” ya da “besira” fiilinden türetilmiş olan basîret kelimesinin, türetildiği fiil gibi “zihinsel olarak görmek/sezerek/kestirerek görmek” anlamında soyut bir çağrışım taşımakta olduğunu ve bu itibarla “sağduyuya, bilinçli kestirişe dayanarak anlama, kavrama yeteneği” anlamına geldiğini belirtmektedir. Basîret kelimesi mecazi anlamda “aklın kabul edebileceği” ya da “akılla doğrulanabilir delil, kanıt” anlamında da kullanılmaktadır. Basîret kısaca “eğriyi doğrudan ayırt etme yeteneği olup, insan için, insan tarafından, daha iyi olanın belirlenmesi” olarak açıklanabilir.

Hileye sığınırlar

İbn Haldun, “... Naklediciler, sadece duyduklarını nakletmekle yetinirler. Basîret ve ferâset sahipleri ise doğruyu yanlıştan ayırmak için duyduklarını değerlendirmeye tabi tutarlar. İlim ancak bu şekilde gelişip büyür. Basîret sahibi insanlar her duyduklarına inanmaz, duyduklarını akıl yolu ile değerlendirip doğru sonuçlara ulaşmayı hedefler...” demektedir.

Eğer hükümdarlar çok katı olur, çok şiddetle cezalar uygular ve insanların gizli kusurlarını ve günahlarını araştırırlarsa, insanları korku ve zillet kaplar, yalana, hileye ve aldatmaya sığınırlar ve bir süre sonra da bu onlarda alışkanlık haline gelir. Sonrasında basîretleri ve ahlâkları bozulur. İnsanlar eğer gizlenecek bir şeyleri varsa basîretli davranamazlar.

Kanunlar akıllı, basîretli ve ileri görüşlü kişiler tarafından hazırlanır ve yürürlüğe konulursa, bu durumda akılcı siyaset egemen olur basîretten uzak ve zayıf görüşlü çoğu kişi de devlet yönetiminde kendine yer bulamaz.

Yazının devamı...

ANTİ-MAKYAVEL

13 Şubat 2021

20 Aralık 2020’de “Machiavelli ve Hükümdar Üzerine” başlıklı bir yazı yazmıştım. Machiavelli, “Hükümdar” isimli kitabında yaptığı önermeler nedeniyle yüzyıllardır yoğun eleştiriler alır. Nerede ise tüm dünya dillerine giren Makyavelist kelimesi “Siyasette belli bir amaca erişmek için ahlak dışı da olsa her türlü yolu denemeyi ve her çareye başvurmayı hoş gören bir anlayışın gelişmesini mubah sayan kişi” gibi aşağılayıcı bir terimin doğmasına neden olur.

Geçmiş dönemlerde Makyavel hakkında çok sayıda eleştirel yayın yapılır. Yönetime gelmek veya yönetimi sürdürmek için bu gibi davranışlarda bulunan kişiler, düşünürler tarafından hoş karşılanmaz. Machiavelli ve Makyavelist düşünceye karşı yazılan en önemli kitap bir dönem Prusya Kralı olarak hüküm süren Friedrich Wilhelm’in (1740-1786) yazdığı ve Voltaire tarafından gözden geçirilerek, 1740 tarihinde Lahey’de basılan “Anti-Makyavel” isimli kitaptır.

Tarihe “filozof hükümdar” olarak geçen Büyük Friedrich, 24 Ocak 1712’de Berlin’de doğar. Anne tarafından İngiltere Kraliyet Ailesi’ne mensuptur. Babasının yoğun baskısı altında büyüyen Friedrich, felsefe ile ilgilenir ve 1730’lardan itibaren dönemin ünlü filozofu Voltaire ile yazışmaya başlar.

Voltaire’nin “Bir prensin başına gelebilecek en güzel şey bir filozof olmasıdır” yönündeki görüşü, onun felsefe ile daha yakından ilgilenmesine yol açar. Kral olduktan sonra da felsefeye ilgisini devam ettiren Friedrich’in “İyi örgütlenmiş bir yönetim, bir felsefe kadar tutarlı olmalıdır” sözü yüz yıllardır onun büyüklüğünü gösteren bir delil olarak güncelliğini korumaktadır.

Anti-Makyavel’in önsözü; “... Spinoza’nın kitabı (Ethica) inanç öğretisinde ne ise Makyavel’in ‘Prens’ adlı kitabı ahlak öğretiminde de odur. Spinoza inancın temellerinin altını oymuş ve din yapısını devirmeye çalışmıştır. Makyavel ise devlet idaresini bozmuş ve sağlıklı bir ahlaka dair öğretileri yok etmeyi denemiştir. Spinoza’nın yanılgıları yalnızca beyin yanılgılarıyken, Makyavel’in yanılgıları uygulamaya yöneliktir… Makyavel ise yalnızca birkaç ahlakçı tarafından hafifçe eleştirilmiş ve zarar getiren ahlakına rağmen, siyaset kürsüsünde günümüze kadar gelebilmiştir.

... Bir hükümdarın her şeyden önce gözetmesi gereken adalettir ve her şeyden üstün tutması gereken halkının refahıdır. Hükümdar, kendisine tabi olan halkların mutlak efendisi değildir. Aralarında en üst yargıçtan başka bir şey değildir...” (s. 24).

Mutlu bir halk...

Güç veya veraset yoluyla elde edilen hükümdarlıklar dönemi insanlık tarihi içinde artık örneği çok az olan bir durumdur. Her ne kadar bazı ülkelerde hâlâ veraset yoluyla elde edilen hükümdarlıklar sürmekteyse de bu hükümdarların geçmişte olduğu gibi sonsuz bir yetkiye sahip olmaları söz konusu değildir.

Yazının devamı...

ELEŞTİRİ ÜZERİNE

7 Şubat 2021

La critique est aisée, mais l’art est difficile.

Eleştiri kolaydır, ancak sanat zordur.

.......

 

Nurullah Berk, 15 Ağustos 1959 günü Varlık Dergisi’nde yayımlanan “Tenkit Ahlâkımız” isimli makalesine bu sözlerle başlamakta. Elbette hemen her konuda eleştiri gerekir, eleştiri insanın daha iyi erişmesi için gereklidir. Yoksa hepimiz kendi yaptığımızın doğru ve vazgeçilmez olduğuna inanır, sonunda da tükeniriz. Ancak eleştiri yalnızca insanları kırmak, onları aşağılamak için yapıldığı taktirde çoğunlukla dikkate alınmaz ve kırgınlık yaratır.

Elbette yanlış veya hatalı yapılanın, esinlenmenin ötesinde taklide başvurmanın eleştirisi yapılacak ve ortaya çıkan ürünün özgün değil, bir kopya olduğu dile getirilecektir. Bu tür eleştirinin yanı sıra ortaya konan fikrin veya ürünün daha iyi olması için yapılan eleştiri veya eskilerin deyimiyle tenkit aynı zamanda ahlaki bir sorundur.

Takdir edilecektir

Yaşadığım süre içinde sık sık eleştiriye, hatta eleştiri ötesi hakarete uğramış bir kişi olarak, yapılan her tür eleştiriyi dikkate aldığımı söylemek isterim. Bu eleştiriler düşüncelerime katkı yapıyor, yaptığım işi daha iyiye götürüyorsa gözden uzak tutmam mümkün değildir. Bizim aklımıza gelmeyen veya düşünce sınırlarımızı aşan bir öneri sonuçta bizim yaptığımız işin daha başarılı olmasına yol açacaktır. Belki günün birinde birileri ortaya çıkıp ona bu fikri ben verdim, başarıda benim de payım var diyebilir ki haklıdır da.

Yazının devamı...

Toplum sözleşmesi

6 Şubat 2021

Düşünceleri ve eserleriyle 1789 Fransız Devrimi’ni büyük oranda etkileyen Fransız asıllı filozof Jean-Jacques Rousseau, 28 Haziran 1712 günü Cenevre’de doğar. Doğumdan hemen sonra annesini kaybeder. Bir süre babası ile birlikte yaşar, daha sonra amcasının yanında kalır. On altı yaşında Cenevre’yi terk eder. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa ve İtalya’da yaşamıştır.

Fransa’da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açılacağı dostu David Hume’un daveti üzerine İngiltere’ye gider. Kalvinist olan Rousseau, Torino’da iken Katolikliğe geçer, daha sonra tekrar Kalvenist olur. Eğitimi konusunda yeterli bilgi yoktur, anlaşılan kendi kendini yetiştirmiştir.

En önemli kitaplarından biri olan “Toplum Sözleşmesi” daha geniş olarak tasarladığı ancak taslak halinde kalan “Politik Kurumlar” isimli çalışmasının bir bölümü olarak 1762 yılında yayınlanır. Rousseau “Toplum Sözleşmesi” isimli çalışmasıyla ideal bir toplumun oluşmasının temellerini atmaya çalışır.

İlk çağ filozofları, Platon, Aristo, daha sonraları Farabi (El Medinetü-l Fazıla / Fazilet Şehri) eserleriyle ideal devletin nasıl olması gerektiği konusunda düşünceler üretirler. 1215 yılında Papa III. Innocentius, Kral John ve Baronlar arasında imzalanan Magna Carta Libertatum / Büyük Özgürlük Fermanı, toplum sözleşmesinin ilk örneği olarak bilinmektedir. Bu anlaşmayla, kralın bazı yetkilerinden feragat etmesi, kanunlara uygun davranması ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesi sağlanmaktadır.

Thomas Moore, “Utopia”, Campanella, “Güneş Ülkesi”, Francis Bacon, “Yeni Atlantis” isimli eserleriyle ideal devlet yaşamının nasıl olması gerektiği konusunda düşünceler üretirler. Bireyin eğitimi ve topluma karşı görevleri, toplumun seçilmiş yöneticilerinin kural ve kanunlara uygun davranması gibi çok sayıda öneri bu eserlerde hayat bulur. Az sayıda insanın oluşturduğu bu birlikteliklerin hayat bulması ve belirtilen kurallar içinde hayatlarını sürdürmeleri mümkünken çok daha fazla sayıda, birbirlerini hiç görmemiş ve görmeyecek olan, çeşitli dil, din, renkte insanın büyük bir birliktelik oluşturması nasıl mümkün olabilir?


Yazının devamı...

TERCÜME ÜZERİNE

31 Ocak 2021

...Her tercüme (sadeleştirme) bir ameliyattır. Öldürmese bile bir parça zedeler. Yaşamak için buna katlanmak lâzım...

Hilmi Ziya Ülken

1970’li yılların başlarında Fransız Yayıncı François Maspero yeniden yayına hazırladığı ünlü seyahatnameler koleksiyonuyla sözü edilir olur. İbn Batuta, Jean Thévenot, Tavernier, Marco Polo, Tournefort, Nicolas de Nicolay ve benzeri seyahatnameleri, yeniden okunur kılan dipnotlarıyla, seyahatlerin yapıldığı dönemler açısından inceleyen kapsamlı açıklamalarla birbiri ardına yayınlar.

Ülkemizde az da olsa bu şekilde yayınlanmış geçmişe ait bazı seyahatnameler vardır.

Bunların içinde her elime aldığımda hayran olduğum, her okuduğumda yeni bir şeyler öğrendiğim kitap Hrand D. Andreasyan’ın 1952 yılında yayımladığı Eremya Çelebi Kömürciyan’ın “İstanbul Tarihi”dir. Ermenice’den Türkçe tercümesi 65 sayfa olan kitap, zenginleştirilmiş açıklamalarla 343 sayfaya ulaşır. 1988 yıllında yapılan ikinci baskısı ise bu defa Kevork Pamukciyan’ın yeni notlarıyla zenginleştirilir.

100 bine yakın satış

2003 yılında rahmetli Orhan Şaik Gökyay’ın yıllar süren bir hayalinin gerçekleşmesi sonucu vefatından dokuz yıl sonra yayınlanan günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi her ne kadar yeteri kadar açıklama ihtiva etmese de bu konuda örnek alınacak bir çalışmadır. Çok az sayıda transkripsiyonunun basılmasına karşın, günümüz Türkçesi ile yapılan baskısı, hemen herkesin ilgisini çekmiş, yüz bine yakın satış yapmıştır.

Yazının devamı...