Mimarlık üzerine II

7 Ağustos 2022

Mimarlık, inşa etme sanatıdır, proje çizmek değil. Proje çizmek tıpkı bir roman yazmak için alınan notlar, film yapmak için oluşturulan senaryo veya müzik eseri bestelemek gibidir. Alınan notlar sonucu yazılan roman okunmuyorsa, oluşturulan senaryo ile çekilen film zevkle seyredilmiyorsa bestelenen eser hazla dinlenmiyorsa yapılan çalışmaların hiçbir değeri yoktur. Proje, mimarın düşüncelerini, yapının diğer disiplinlerle (statik, mekanik, elektrik, vd.) olması gereken uyumunu, yazarak anlatmanın güçlüğü göz önüne alınarak, çizgilerle ifade edilmesidir. Yapının aslı değil, onu oluşturan çeşitli girdilerden sadece birisidir. Eğer çizilen proje herhangi bir yapıya dönüşmemişse çok az sayıda insanın seyredeceği bir belge olmaktan öteye gitmez. Ne yazık ki ülkemizde giderek artan bir hızla ve bürokrasinin beklentileri doğrultusunda çok detaylı ama statik, mekanik, elektrik, aydınlatma, akustik ve benzeri diğer disiplinlerle koordinasyonu sağlamak bir yana; planı kesitine, kesiti cephesine uyumlu olmayan projeler hazırlanmakta, çoğunluğu da hiçbir engelle karşılaşmadan onaylanmaktadır. Bu projelerin ekinde de çoğunlukla birbiri ile hiçbir bağlantısı olmayan, uygulama aşamasında kullanılması nerede ise imkânsız bir sürü detay paftaları bulunmaktadır. Bunca detay paftaları yalnızca çizmiş olmak için çizilmekte, bilgisayar teknolojisinin getirdiği olanaklar kullanılarak çoğunluğu da “kes yapıştır” metodu ile projeye eklenmektedir.

Canlandırma

Son yıllarda bir de ortaya “Canlandırma” adıyla anılan görsel sunumlar çıktı. Çoğunluğunun yapılan proje ile bir alakası yok, pek çoğunun herhangi bir uygulama projesine dönüştürülmesi de nerede ise imkânsız gibi... Büyük bir çoğunluk önce canlandırma yapıp sonra bu görselden hareketle uygulama projesi oluşturmaya çalışıyor. Doğrusu uygulama imkânı olan avan projeden yola çıkarak canlandırma hazırlamakken, yapılan tam tersi...

Bürokrasi

Bürokrasinin proje onaylamakta gösterdiği hassasiyet ne yazık ki uygulama aşamasında hiçbir şekilde gösterilmemekte. Yaygın olarak mahalle aralarında yapılan yapılar yetersiz bilgi sahibi kalfaların veya kendini yeterli gören kişilerin insafına kalmış durumda.

Bizim ülkemizde niçin, bürokrasi herkesi kâğıt üzerinde kontrol etmeye ve kendi arzuları doğrultusunda yönetmeye çalışır, bilinmez! Hemen her konuda gelinen çıkmazın sebebi bu jandarmacılık merakımız. Devletin gücünü ele geçiren herkes karşımıza kısa bir süre sonra jandarma olarak çıkıyor. Bunun yerine niçin meslek odalarının ve giderek kişinin kendi kendini denetleyeceği bir sistem oluşturamıyoruz, merak ederim! Meslek insanları yaptıkları mesleğe saygı duymak, onun dejenere olmaması için çaba sarf etmek mecburiyetindedir. Meslek haysiyeti olmayan kişileri kamu gücünü kullanarak denetlemek mümkün olmuyor. Meslek sahibi kişinin uzun yıllar boyunca yaptığı eğitim sonucu elde ettiği diploma, onun için önemli bir sermayedir. Bu konuda uygulanacak en önemli cezalandırma yöntemi yanlış yapan kişinin birinci defada belirli bir süre (üç veya beş yıl) mesleğini uygulamadan menedilmesi, ikinci kerede ise diplomasının iptali yoluna gidilmesidir. Ancak bunu yapacak kurumların etkili bir eğitim almış, konulara vakıf kişilerden oluşması, bu göreve hayat boyu atanmaları, hiçbir ideoloji ve cemaate mensup olmaması da olmazsa olmaz şartlardan biridir.

Cahil mimarlar

İki bin yılı aşkın süre önce Vitruvius da bu konudan şikâyetçi. Roma’da meslekten olmayan kişilerin kendilerini mimar olarak addedip ortalıkta at koşturmalarını, soygunculuğa kalkışmalarını, dolayısıyla mimarlık mesleğine leke sürmeleriyle ilgili şikâyetlerde bulunuyor.

Yazının devamı...

Lykurgos üzerine

31 Temmuz 2022

Plutarkhos (Plutarchus, MS 46-119) eserleriyle XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıla değin Avrupa’da deneme ve yaşam öyküsü türleriyle tarih yazıcılığının gelişimini büyük ölçüde etkileyen bir Helen yazardır. Shakespeare’den Montaigne’ne pek çok yazarı derinden etkileyen Plutarkhos’un sayısı 227’e ulaşan eserleri arasında “Paralel Hayatlar” ve “Ethika” en önemli kitabı olarak kabul edilir.

Yazdığı kitaplardan biri, muhtemelen MÖ VII. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Sparta yöneticisi Lykurgos hakkındadır. Lykurgos hakkında günümüze ulaşan en eski metin MÖ V. yüzyıldan kalma “Heredot Tarihi”dir. Heredot kitabında, Lykurgos’un daha sonraları “Lykurgos Yasaları” adıyla anılan kanunları, Girit valisi olduğu dönemde derlediğini söyler. Plutarkhos ise bir dönem  Anadolu ve Mısır’a seyahat eden Lykurgos’un buralardaki gözlemlerini bu yasaların oluşumunda kullandığını belirtir.

“... Bu arada Lakodemonialılar Lykurgos’un yokluğuna vahlanıyor, ikide bir haber salıyorlardı ona dönmesi için. Görüyorlardı ki krallarının unvanlar, şerefler dışında öteki yurttaşlardan ayrı bir yanları yoktu...”  (s. 9)

Denge unsuru bir kurum: Senato

Lykurgos yurduna dönüp de herkesin bir beklenti içinde olduğunu görünce, düzeni toptan değiştirecek bir yasa  dizisi hazırlamaya karar verir. Bu düzenlemenin ilk ve en önemli yeniliği, bir nevi senato kurumudur. Kralların giderek büyüyen ve bir anlamda şişen gücünü dengeleyecek, önemli kararlarda eşit söz hakkı getirecek ve yöneticilerin dizginlenmesini sağlayacak olan bir kurum gereklidir.

“... Senatonun var olmasının sebebi krala bağlı yöneticilerin bir o yana bir bu yana salıntı yapmasıdır...Yönetimde görev alanlar, bir kralın tarafını tutup zorbalığa, bir halkı tutup sözde demokrasiye kayıyorlardı. Bu iki yalpa arasına konan senato bir çeşit safra, bir karşı ağırlık olarak yönetimi dengelemekte, devlete güven, düzen ve süreklilik saklamaktadır. Senatoyu oluşturan yirmi sekiz kişi, halkın isteklerine dur demek gerekince kraldan ve zorbalığı önlemek gerekince de halktan yana tavır koyuyorlardı...” (s. 10-11)

Lykurgos bu kurula o kadar önem vermektedir ki Dephoi’den bunun için bir de kehanet getirir. “... İki başbuğ ile birlikte otuz kişilik bir senato kur, sonra mevsimden mevsime (muhtemelen yılda dört kere demek istenmekte) topla, danış ve dağıt ama halkın itiraz ve karar hakkı olsun.”  Lykurgos’un kurduğu senato daha önce de belirttiğimiz gibi yirmi sekiz kişiden oluşan ve Gerousia adıyla anılan altmış yaşını geçmiş Sparta  yurttaşları ile iki kralın katılımından oluşur.

Oligarşi dönemi

Yazının devamı...

Felsefenin başlangıcı

24 Temmuz 2022

Genel olarak felsefi düşüncenin Atina’da başladığı ve orada gelişip yaygınlaştığı kabul edilir. Ancak Atina’nın yükselişi MÖ V. yüzyılda Perikles döneminde başlar. Hâlbuki ondan çok daha eski tarihlerde, Mezopotamya, Mısır, Filistin ve Anadolu’nun kıyı bölgelerinde benzer düşünce insanları yetişmiş ve öğretileri ile hem kişilere hem de toplumlara yön vermişlerdir.

Homeros ve Hesiodos

Batı edebiyatının ilk büyük eseri kabul edilen “İlyada ve Odysseia” destanlarının yazarı veya derleyicisi olduğu kabul edilen Homeros’un İyonya doğumlu olmasının dışında yaşadığı tarih konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Genel olarak MÖ IX. yüzyılda Batı Anadolu’da yaşadığı kabul edilir. Homeros’u takip eden bir diğer ünlü yazar ise Hesiodos’tur. Homeros’tan yüz elli yıl sonra yaşayan yazarın “Theogonia” ve “İşler ve Günler” isimli iki eseri günümüze ulaşır.

Azra Erhat, “Hesiodos Eseri ve Kaynakları” isimli kitaba yazdığı önsözde; “Onlarla iki ayrı çağ, iki ayrı dünya, iki ayrı insan görüşü, daha da ileri giderek iki ayrı sınıf çıkıyor karşımıza diyeceğim. İlk bakışta, iki ozanın yapıtları değer ölçülerine vuruldu mu, daha yeni olanı daha eski, daha sonra geleni daha geri sayılabilir. Homeros’tan Hesiodos’a değin bir gerileme olmuştur sanki… İyonya’ya kıyasla Yunanistan bir çağdaş aydınlık dönemi karşısında Orta Çağ karanlığını simgelemekteydi. Diniyle, yaşayışıyla, töreleri, ürünleriyle de kanıtlanabilir bu gerçek… Bu gerçeğe Homeros ile Hesiodos arasındaki ilişkiden daha iyi örnek bulunabilir miydi? Biri şairlerin şahı, öbürü hantal, soluğu kıt, becerisi az bir köylü ozanı” diyor. Homeros ile Hesiodos arasında geçen süre zarfında ileriye değil, bir geriye gidiş olduğu, şiirsel ifadenin zayıfladığı anlaşılmaktadır.

Thales ve Ardılları

Yüz yılı aşkın bir süre sonra, batı felsefesinin kurucusu olarak tanınan Milet doğumlu Thales (MÖ 624-546) yaşar. Thales’in önemi, onun evreni ilk kez bir maddi temelle “Su” ile açıkladığını aktaran Aristoteles’ten kaynaklanır. Ancak bu arada Thales’ten en az bin yıl önceden günümüze ulaşan “Bâbil Yaratılış Destanı”nda “Suların içinden tanrılar yaratıldı” sözlerinin yer aldığını hatırlamamız gerekir. Thales’in günümüze erişen hiçbir metni bulunmaz, kökeni konusunda gözden kaçan bir yönünü felsefe tarihçisi Diogenes Laertios bize aktarır; Thales’in ebeveynlerinin kökenleri Sur şehrinin mitolojik kurucusu Kadros’a kadar uzanan Finikelilerdir ve Milet’e Suriye kıyılarından göç etmişlerdir. Thales’in bir dönem Mısır’da bulunduğu, özellikle matematik ve geometri konusunda burada eğitim gördüğü anlaşılıyor. Thales’in yolunda devam eden Anaksimandros (MÖ 610-546) ile Anaksimenes de (MÖ 585-525) Milet’te doğan ve ilk eğitimlerini bu şehirde tamamlayan düşünürlerdir. Muhtemelen daha sonraki tarihlerde yaşayan ve benzer düşünceler geliştiren Pyhhagoras (Pisagor) (MÖ 570-495) gibi Fenike ve Mısır’ı ziyaret etmiş, orada özellikle de matematik ve geometri bilgilerini genişletmiş olmalıdırlar. Pyhhagoras’ın bir dönem Babil’de bulunduğu ve muhtemelen Magoslar’dan eğitim aldığı bilinmektedir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Arşivi’nde bulunan ve son zamanlarda değerlendirilen bir tablette Pyhhagoras’tan bin yıl önce Babillilerin Pisagor teoremine benzer hesaplamalar yaptığı anlaşılmıştır.

Batı yazınında üzerine basa basa bu dört düşünürün Sokrates (MÖ 469-399) öncesi dönemde yaşamış oldukları belirtilmektedir. Ahlak felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Sokrates, yaşamının sonuna doğru şehrin tanrılarına inanmamak, onların yerine başka tanrılar koymak ve bu davranışları ile gençliği zehirlediği suçlamasıyla ölüme mahkûm edilir. Atina’da inancı nedeniyle ölüme mahkûm edilen Sokrates’ten yüz elli yılı aşkın süre önce Milet’teki filozoflar, inançlarını diledikleri gibi açıklamakta ve yaşamaktadırlar. Günümüze kadar felsefenin başladığı yer olarak kabul edilen Atina’ya atfedilen bu değerlendirmenin bir kez daha gözden geçirilmesi gerekmez mi?

İyonya’nın düşüşü

Yazının devamı...

Demokrasinin beşiği!

17 Temmuz 2022

Her ne kadar yaygın olarak demokrasinin bir batı buluşu olduğu söylense de batıda ortaya çıkışından en az iki bin yıl önce Sümer toplumunda demokrasinin varlığı görülmektedir. Samuel Noah Kramer, 1956 yılında yayımladığı, “L’Histoire commence à Sumer / Tarih Sümer’de Başlar” isimli kitabında, ilk meclisin Sümer medeniyetinde ortaya çıktığını belirtir.

“Yaptıkları fetihler oranında büyük olan ilk Sümer hükümdarları, hareketlerinde tamamen serbest tiranlar ya da mutlak monarklar değillerdi. Devletin önemli çıkarlarını, özellikle de savaş ve barış konusunu, meclis halinde toplanan önde gelen hemşerilerine danışıyorlardı. ‘Demokratik’ kurumlara bu başvuru, Hz. İsa’dan önce III. binden itibaren Sümer’in uygarlığa yeni bir katkısıdır. Bu olgu, demokrasinin bir batı buluşu, hatta geç tarihli bir buluş olduğuna inanan pek çok çağdaşımızı şaşırtacaktır.” (s. 45)

Geçmişi doğru öğrenmek

Geçmişe dair bilgilerimiz arttıkça şaşkınlığımız da çoğalmakta, üstelik bu tür bilgilerin ortaya çıkmasından altmış yılı aşkın bir süre sonra dahi, insanı yanılgıya sürükleyen, geçmişi ve tarihi yanlış yorumlamamıza neden olan bilgiler hâlâ güncelliğini sürdürmekte ve  yaygınlığını korumaya devam etmektedir.

MÖ 3.000 dolaylarında, bugüne kadar bilinen ilk meclis, gösterişli bir toplantıyla bir araya gelir. Günümüze ulaşan ve büyük bir bölümü İstanbul Arkeoloji Müzeleri Arşivi’nde bulunan tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla, bu meclis iki bölümden oluşmaktadır. Senato olarak tarif edilebilecek yaşlılardan oluşan üst meclis ve devlette silah taşıma onuruna sahip bütün yurtt aşların oluşturduğu alt meclis.

Samuel Noah Kramer bu olguyu şöyle açıklamaktadır; “İnsan kendini Atina’da ya da Roma’da cumhuriyet çağında sanabilir! Yunan demokrasisinin doğuşundan iki bin yıl önce, Yakın Doğu’dayız. Ama, Sümerliler, bu yaratıcı halk yüce ve evrensel üne sahip halk kurumları çevresinde kümelenmiş sayısız büyük kente daha bu çağda sahip olmakla övünebilirdi. Tüccarları çevredeki ülkelerle karadan ve denizden aktif ticari ilişkiler kurmuştu; en ciddi düşünürleri, yalnız Sümer’de değil, eski Yakın Doğu’nun büyük bir kısmında da kutsal öğreti kabul edilen bir dinsel düşünceler bütünü ortaya koydu.” (s. 46).

Bir lider: Gılgamış

Sümer meclisi ile ilgili bu bilgi bize Gılgamış ile ulaşır. Bilindiği gibi tarihin ilk destanlarından biri olarak kabul edilen

Yazının devamı...

1984

10 Temmuz 2022

“Düşünün. Çünkü henüz yasaklanmadı.” 

George Orwell 

Sanırım 1983 yılının son günlerinde George Orwell’ın, dilimize “1984” (Nineteen Eighty-Four) adıyla çevrilen kitabını okudum. İçimi karabasanlar sardı, o güne kadar okuduklarıma hiç benzemeyen, gelecekte totaliter rejimlerin egemen olduğu, insanlığın büyük bir bölümünün yok farz edildiği karanlık bir dünya. 

Orwell’ın bu kitabı yazdığı dönemde geçirmekte olduğu verem hastalığı ve 1940-1945 yılları arasında yaşadığı savaş ortamı nedeniyle karamsar olduğunu, bu sebeple geleceği olumsuz olarak değerlendirdiğini düşündüm. Zaman zaman tekrar okuduğum kitap her okuyuşumda beni ürküttü. İnsanların bu kadar kuşatılmış bir ortamda hayatlarını nasıl sürdürdüklerini, nasıl bir gelecek beklentileri olduğunu merak ettim. 

Her zaman geleceğin geçmişe nazaran çok daha özgür bir düşünce ortamı sağlayacağına, farklı yaşam ve düşüncenin yaygınlaşacağına, insanlığın daha aydınlık bir geleceği olduğuna inanan bir kişi olarak “1984”ün dünyasının hiçbir zaman gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, olmayacağını düşünürüm. 

Troçki ve Stalin  

Orwell’ın bu romanı, yayınlandığı dönemde çok tartışma yaratır. Örneğin Troçki ve Stalin’in biyografilerini kaleme almasıyla tanınan Isaac Deutscher, “1984”ün “Soğuk Savaş’ta ideolojik bir süper silah”  olduğu ve sınırsız bir umutsuzluk yaydığı için sert eleştirilerde bulunmuştur. 

Yazının devamı...

Osmanlı modernleşmesinde ilk adımlar

3 Temmuz 2022

Geçmiş tarihimizi bırakın gelecek oluşturmak için, günümüzdeki durumları değerlendirmek ve yönetmek için bile yeteri kadar bilmiyor, geçmişin deneyim ve olaylarından ne yazık ki ders almıyoruz. Geçen günlerde izlediğim bir televizyon programında Dr. Naim Babüroğlu, “Geçmiş, araç kullanırken zaman zaman bakılan dikiz aynası gibidir. Özellikle kritik durumlarda göz atmak gerekir. Yoksa arkada kaldığını düşündüğümüz birikim gelir size çarpar ve umulmadık hasarlar verir” sözleriyle enteresan bir değerlendirme yaptı.

Alfabe değişikliği yaptığımız günlerin üzerinden çok uzun bir süre geçmesine rağmen halen geçmişin birikimlerini, içinde ders alınması gereken pek çok şey bulunan yazılı belgeleri günümüz insanının anlayacağı şekilde yaşam kültürümüze dahil edemedik. Üzerinden çok uzun zaman geçmesine rağmen hâlâ geçmişimizle barışıp, iyi kötü ders alıp önümüze bakamıyoruz. Son zamanlarda büyük bir hızla geçmişin eserleri, belgeleri modern alfabe kullanılarak basılıyor. Ancak büyük bir çoğunluk bu kitaplarda yazılanları anlayamıyor, bin yılların birikim ve deneyimlerinden faydalanamıyor. Birkaç kişi, “Merak eden Eski Türkçe öğrensin” teranesiyle toplumun büyük bir bölümünün önünü tıkıyor. Eski Türkçe öğrenmek bir marifet değil, eski kelime bilgisi olmayan bir kişinin Arap alfabesini öğrenmesinin hiçbir faydası yok, önemli olan kelime bilgisi ve derinliği. Bu eksiklik geçmişe ait bilgileri akli değil, nakli olarak değerlendirmemize neden olmakta. Nakli bilgi, nakledenin yorumuna açıktır. Nakledenin bilgi birikimi veya niyeti doğrultusunda dejenere edilebilir. Bunun için önemli olan asıl kaynaktır, o ne söylüyor, onun değerlendirilmesi gerekir.

Modern cumhuriyetin inkâr edilmesi mümkün olmayan büyük atılımları, çağdaş uygarlık seviyesine erişmek için yaptığı ve yapmayı düşündüğü pek çok eğitim faaliyeti var. Ancak toplum hayatında hiçbir şey ani olarak gündeme gelemez ve uygulanamaz. Her reform hareketinin uzun yıllara uzanan bir geçmişi vardır. Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerinde çağ dışı kalmış ve yıpranmış bir devlettir. Benzer pek çok imparatorlukta olduğu gibi tasfiyesi kaçınılmazdır ve ister istemez de tasfiye olmuştur.

Daha XVII. yüzyılın ortalarında bu durum bazı devlet yöneticileri tarafından fark edilmiş ve çağdaş atılımlar yapılması için tedbirler alınmaya çalışılmıştır. Ancak devletin bin yıllar süren uluslararası ticaret ağının dışında kalması, ekonomik olarak sıkıntı çekmesi bu atılımların yeteri kadar başarılı olmasına mâni olmuştur. Diğer yandan pek üzerinde durulmayan bir durum da Osmanlı İmparatorluğu’nun çok dilli, çok inançlı, çok uluslu bir devlet olmasıdır. 1789 Fransız İhtilali’nin getirdiği milliyetçilik duygusu imparatorluğun ayrışmasına ve devlet bütünlüğünün bozulmasına neden olur.


Yazının devamı...

İstanbul’un patlıcan tedirginliği

2 Temmuz 2022

Patlıcan mevsimi İstanbul için bir kâbus dönemiydi. Çoğunluğu ahşap olan evlerde patlıcan kızartılırken, çıkan yangınlar büyük alanların yok olmasına neden olmuştu. Günümüzde pek hatırlanmaz ama geçmişte patlıcan mevsimi hemen hemen her evi tedirgin ederdi.

Patlıcangiller (Solanaceae) familyasından ve patatesle yakın akraba olduğu söylenen “Patlıcan/Solanum melongena”nın ana yurdu Güney ve Doğu Asya’dır. Muhtemelen MÖ V. yüzyılda Hindistan’da kültüre edilen patlıcan, yaklaşık 90 cins ve 2 bin 300’ü aşkın türü içeren bir familyaya mensuptur. Bu familyanın ekonomik açıdan değer taşıyan pek çok türü vardır. Bazıları gıda bazıları ise ilaç yapımında kullanılan bu bitkiler arasında patates, biber, domates, güzelavrat otu, tatula bulunmaktadır. Patlıcangiller familyasına mensup çok sayıda bitki ise bahçelerimizi süslemektedir. Patlıcan dünya üzerinde üretilen yaş sebzeler arasında altıncı sırada yer almaktadır. İlginç bir özelliği de içinde bulunan az miktardaki nikotin nedeniyle besin olarak insan dışında hiçbir canlı tarafından yenilmemesidir.

Patlıcanın Türk mutfağına ne zaman girdiği konusunda herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Muhtemelen Çin ve Hint Yarımadası’ndan İran’a oradan da Anadolu’ya doğru yayılmış bir bitki türüdür. Muğla’nın, Yatağan ilçesinde Karya dönemine ait “Lagina Antik Kenti”nde yer alan “Hekate” kutsal alanında karşılaştığımız taşa oyulmuş patlıcan bu konudaki bütün bildiklerimizi gözden geçirmemiz gerektiğini gösterdi. Bu figürün yaklaşık iki bin yıl öncesinden günümüze ulaştığı göz önüne alınırsa patlıcanın, erken tarihlerden itibaren Anadolu’da tanındığını, alçak kabartması yapılacak kadar beğenildiğini söylemek gerekir.

Gerek sebze gerek turşu

Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinin İstanbul ile ilgili bölümünde üç yerde patlıcandan bahseder. Bunlardan ikisi Sebzeciler Esnafı bölümünde, biri ise Turşucular Esnafı bölümündedir. Anlaşılan XVII. yüzyılın ortalarında patlıcan gerek sebze gerekse turşu olarak yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Bu arada okuduğum bir yazı vesilesiyle öğrendim ki patlıcanın halen 156 tür yemeği yapılmaktadır.

Ragıp Akyavaş, “Patlıcana Dalkavukluk” isimli yazısında; “Bilmem patlıcanı sever misiniz? Bendeniz hemen her çeşit yemeğini zevkle, iştiha ile atıştırırım. Karnıyarığı, kebabı, oturtması, kızartması, beğendisi, imambayıldısı, hatta salatası, biri birbirinden nefistir. Hele zeytinyağlı dolması…” demektedir.

Akyavaş’ın deyişiyle patlıcan çok yağ seven bir sebzedir. “

Yazının devamı...

Tyanalı Apollonios

26 Haziran 2022

“Öfke duygusu yatıştırılıp tedavi edilmezse fiziksel bir hastalığa dönüşür.”

Tyana ismini duyunca, acaba Yunanistan’da bir şehir mi diye düşündüm. Ancak bu ismin günümüz Niğde İli’nin, Bor İlçesi’ne bağlı Kemerhisar Beldesi’nin antik dönemdeki adı olduğunu öğrenince, anlaşılan bu topraklar için daha öğrenmemiz gereken çok şeyin var olduğunu anladım.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde “Eserleri ve panteist görüşleri Müslümanlarca tanınan I. yüzyıl Stoacı-Pythagorasçı Grek filozofu” alt başlığı ile tanıtılan Tyanalı Apollonios acaba gerçekten Grek midir yoksa Anadolu’nun içinden çıkan, ancak Grekçe konuşan bir yurttaşımız mıdır?

İyonya Okulu

28 Ağustos 2021 günlü “İyonya Okulu ve Pythagoras” başlıklı yazımda, Pythagoras’ın bir dönem, Sidon’a giderek Moskhos (Magos) soyundan gelen Fenikeli filozoflardan eğitim aldığından bahsetmiştim. Apollonios da aynı yolu takip ederek, on dört yaşında Tarsus’a gidip Fenikeli Euthydemos’un okulunda felsefe, mantık, dil, edebiyat ve hitabet sanatı öğrenimi görür. Pythagoras’ın Sidon’da Magos soyundan gelenlerden eğitim almasından beş yüz yılı aşkın süre sonra Fenikeli bir filozofun, Tarsus’ta okul açıp eğitim vermesi dikkat edilmesi gereken bir husustur. Strabon’un bize aktardığına göre bu dönem Tarsuslular kendilerini yalnızca felsefeye değil, genel olarak eğitime öylesine adamışlardır ki, Atina’yı, İskenderiye’yi, okulu olan ve filozofların ders verdiği her yeri geride bırakmışlardır. Tarsus’taki eğitim sonrası Aigeai’deki (Yumurtalık) Asklepios Tapınağı’nda öğretimine devam eden Apollonios babası ölünce Tyana’ya döner, bu sırada yirmi yaşındadır. Kendisine kalan mirası erkek kardeşiyle paylaşır, geriye kalanı fakir akrabalarına dağıtır ve Pythagoras’çı sessizlik disiplinine uyarak beş sene boyunca hiç konuşmaz.

Yapılanı değil öğretileni yapmak

Tarsus’taki eğitimi sırasında Pythagoras’ın felsefesi üzerine eğitim veren hocası Euksenos, hayatını Pythagoras felsefesine göre değil, Epikuros’un öğretileri doğrultusunda yaşamaktadır. Bir söyleşi sırasında ona; “Sen kendin gibi yaşıyorsun, ben de Pythagoras’ın uygun gördüğü gibi yaşayacağım” der. Euksenos, “İlk ne yapacaksın?” diye sorunca şöyle bir cevap verdiği söylenir; “Doktorun önce hastanın midesini temizlemesi gibi, ben de zihnimi sersemleten o kirli etleri yemeyi bırakıp sadece meyve ve sebze yiyeceğim, toprağın yardıma gerek duymadan ürettiği her şey temizdir.”

Muhtemelen on beş yaşlarında bir öğrenci, hocasının öğrettikleri ile yaşamı arasındaki farkı görüp,

Yazının devamı...