Thomas More ve vicdan özgürlüğü

31 Temmuz 2021

Thomas More, 1478’de Londra’da doğar. Sekiz yaşında St. Anthony Koleji’nde eğitime başlar. Dört yıl okuduktan sonra, dönemin geleneğine uygun olarak, babası onu bilgisini ve görgüsünü arttırması için Kardinal Morton’un evine yerleştirir. Bu evde birkaç yılını geçiren More, bu vesileyle çağının önde gelen kişilerini tanımak ve değişik konularda geniş bilgi edinmek imkânını bulur.

On dört yaşına gelince öğrenimine devam etmek için Oxford’a gider, döneminin en ünlü hümanistlerinin öğrencisi olarak Latince ve Grekçesi’ni ilerletir. More’un yaşadığı yıllarda Latince, Katolik Kilisesi’nin dili olduğu için, eğitimde büyük bir yer edinmiş olup, özellikle kamuda görev alacak kişilerin mutlaka bilmesi gereken bir lisandır. İki yıllık Oxford eğitiminden sonra, hukuk eğitimi veren New Inn ve Lincoln’s Inn’de öğrenimine devam eder ve 1501 yılında Londra Barosu’na kabul edilir.

Keşişlik ve evlilik

Zaman zaman Grekçe’den yaptığı çevirilerde, birlikte çalıştığı, dönemin ünlü hümanisti Erasmus’un bir mektubundan anlaşıldığına göre, More Oxford’da kalıp, Grekçe ve felsefe ile ilgili çalışmalarına devam etmek isterse de yargıç olan babası onu kendisi gibi bir hukuk adamı olarak yetiştirmek ister. 1501-1505 yılları arasında rahip olmayı arzular, Charterhouse Manastırı’na kapanır ve dört yıl keşiş olarak yaşar.

1505 yılında Jane Colt ile evlenir, bu birliktelik sonucu üç kızı ve bir oğlu olur. Son çocuğunun doğumundan kısa bir süre sonra Jane Colt vefat eder. Birkaç ay sonra çocuklarına bakması için Alice Middleton ile evlenir. Alice ne gençtir ne de güzel. Üstelik huysuz olmasına rağmen More onunla iyi geçinir.

Uzun bir süre More’un evinde misafir kalan Erasmus, bu beraberliği şöyle anlatır; “ ... Şakalarla, okşamalarla, karısını avucunun içine aldı. Oysa çoğu kocalar, hoyrat ve sert davranarak, karılarını yola getiremezler. Bu kadının ters ters konuşmalarına aldırmadan ona harp ve gitara çalmasını öğretti...

More çağlar ötesinde kalan düşünce ve eylemlerinin yanı sıra iyi de bir babadır. Doğurmak üzere olan büyük kızı Margaret’e yazdığı bir mektupta, onun gibi kadınlara hayran olduğunu, üç erkek doğuracağına kendine benzer tek bir kız çocuğu doğurmasını yeğlediğini söyler; “ ... Bil ki, çocuklarım cahil ve tembel olmasınlar diye her şeyi gözden çıkarırım; onların gelişmesine yardım etmek için işimi gücümü bırakırım gerekirse...”

Kadınlar ve erkekler

Yazının devamı...

Damdaki deve sürüsü

25 Temmuz 2021

... İbrahim Ethem, Belh Sultanlığından çekilmeden önce, hevesle mallarını bağışlıyor, bedenini ibadetlerle yoruyordu. ‘Ne yapayım?’ diyordu, ‘Ne yapmak gerek ki kendimde bir gönül açıklığı bulayım.’ Bir gece taht üzerinde uyumuştu. Fakat içi uyanık gözleri uykudaydı.

Ansızın köşkün tavanından sert ayak sesleri, gürültüler işitti. Sanki damda büyük bir kalabalık yürüyordu. Gürültü köşkün her tarafında yankılanıyordu. Sultan kendi kendine, ‘Bu bekçilere ne oldu? Nerede kaldılar?’ diye düşündü. Bu ayak sesleri ve çıkan gürültü onu şaşkına çevirdi, sanki kendinden geçmiş düşündüğü şeyleri unutmuştu. Bağıramıyor, nöbetçileri çağırmaya gücü yetmiyordu. Tam o sırada köşkün damından biri aşağı sarkarak, ‘Ey taht üzerinde oturan zat sen kimsin?’ dedi. İbrahim Ethem, ‘Ben sultanım, ya dam üzerinde gezen sizler kimsiniz?” diye sordu. bir iki sürü deve kaybettik onları arıyoruz.’ İbrahim Ethem, ‘Be adam siz divane misiniz? Damda deve sürüsü aranır mı? diye sordu’. Adam ‘Ya İbrahim Ethem, divane sensin, sen Tanrıyı tahtta mı kaybettin de tahtta arıyorsun... Sultan tahtında Tanrı aranır mı?’ İşte o saatten sonra İbrahim Ethem’i kimse göremedi. O gitti,  canlar da onun arkasından gitti...

Şems-i Tebrizî bu hikâyeyi “Makâlât” isimli eserinde anlatır. İbrahim Ethem, Horasan’ın Belh şehrinde doğmuş olsa da Belh sultanı değildir. Zengin ve itibarlı bir ailenin çocuğu olduğuna dair kayıtlar, bir hükümdarın oğlu olduğuna dair rivayetlere nazaran daha gerçekçidir. Burada söz edilen hikâyede anlatılmak istenen; züht yoluna girmek isteyen kişi veya kişiler dünyevi beklentilerden uzak durmalı, dünya işleriyle ilgilerini en az düzeye indirmelidirler. Gerek İbrahim Ethem’in gerekse Şems-i Tebrizî’nin  yaşadığı dönemde insanın dünyevi işlerden uzak kalması günümüze göre daha kolaydır. Günümüzde kişilerin beklentileri nerede ise akıl almayacak kadar büyümüş ve çoğu insan göründüğünden farklı bir hayat yaşama isteği ile yanıp tutuşmaktadır.

Hocanın yaptığını yapma

Sanırım mesele de buradadır, dilimizde bir deyim var. “Hocanın söylediğini yap, yaptığını yapma.” Önemli olan söylenen değil, yapılandır. Zaman zaman bazı televizyon programları başlarken ekrana bir not düşüyor; “Olumsuz örnek olabilecek davranışlar.” Anlaşılan odur ki, özellikle çocuklar için olumsuz örnek teşkil eden davranışlardan uzak durmak gerekiyor. Çünkü, kişinin davranışı çoğu zaman söylediklerinin önüne geçer, dikkati çeken sözleri değil davranışlarıdır.

Bir dönem televizyonlarda politikacıların fotoğrafları üzerine yapılan yorumları, konuşmaları izlediğimizi hatırlıyorum. Yaşamakta olduğumuz çoğu olayı siyasilerin sözlerinden çok davranışlarına göre değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hemen her siyasetçi veya toplumun önde gelen kişisi, isteyelim veya istemeyelim her akşam evimize misafir oluyor. Artık onları kanıksadığımız için sözlerinden çok davranışlarıyla ilgileniyoruz. Bazı kişiler siyasiler ekranda görülünce, televizyonun sesini kısıyorlar, hal böyle olunca da yalnız hareket ve davranışlarına göre değerlendirdiğimiz bir grup insanla karşı karşıya kalıyoruz. Sözlerden çok davranışların dikkat çektiği, insanın davranışlarına göre değerlendirildiği bir dönem yaşıyoruz.

Davranışlarımıza dikkat etmeliyiz

Yalnızca siyasetçiler değil, fikir üreten, düşüncelerini toplumla paylaşan herkes sözleri kadar davranışlarına da dikkat etmek mecburiyetindedir. Büyük sözler söyleyen ama davranışları bu sözlerle uyumsuz bir izlenim veren kişinin inanılırlığını büyük ölçüde kaybettiğini görünce, hemen aklıma yukarıdaki hikâye geliyor. Konuşmaları ile prestij kazanacağını düşünen kişiler, büyük oranda inanılırlıklarını kaybediyorlar.

Yazının devamı...

HİTOPADEŞA

24 Temmuz 2021

Her ne kadar pek farkında olmasak da masal denince ilk akla gelen Hindistan’dır. Büyük bir coğrafya, yüzlerce dil ve farklı inanç, çok çeşitli insan grupları, binlerce yıldır bir arada yaşamanın geliştirdiği kültür, zengin bir masal dünyası yaratmıştır. Hindistan’ın bilge insanları özelikle hayvanlar arasında geçen konuşmaları bir masal olarak sunan ve çoğunlukla eğitim amacıyla kullanılan “fabl” türünü edebiyat dünyasına armağan ederler.

Hintli bilgeler, hayvanları konuşturarak, insanların söylemekten çekineceği sözleri onlara söyletmiş. Böylelikle siyasal kızgınlıklara ve hükümdarların gadrine hedef olmadan toplumun dikkatini çekmiş, eğitime katkı sağlamış, öğütte bulunmuşlardır. Fabl türü yazımların en erken örneklerinden biri olan “Pancatantra/ Kelile ve Dimne” kitabını daha önceki bir yazımda sizlere tanıtmaya çalışmıştım. Bu kere MS. 14. yüzyılda, daha önceleri oluşturulmuş fabl türü öğüt veren kitapları da dikkate alan Narayana’nın devlet yönetme, politika ve askerlik sanatı konusunda bilgi ve deneyim aktaran bir Hint klasiğinden bahsetmek istedim.

Yöneticinin el kitabı

“Hitopadeşa” birbiri içine geçmiş masallar şeklinde dört bölümden oluşmaktadır; Dost Kazanma, Dostların Ayrılması, Savaş ve son olarak Barış. Kitabın ilk yazımında; kazanılmış şeylerin kaybı ve düşüncesiz hareketin sonu, adı altında iki bölüm daha bulunduğu ancak “Narayana”nın daha sonra bu bölümleri yok ettiği bilinmektedir.

Bu kitabın esas amacı yöneticinin el kitabı olmasıdır. Genç hükümdar adaylarına eğlenceli ve dikkatlerini verecek şekilde kaleme alınması, onlara devleti yönetmelerini sağlayacak eğitim verme amacıyladır. Öğretiler büyük çoğunlukla yaşama ilişkin, deneyime dayanan, bilimsel temelli içerik taşımaktadır.

“Kimse kimsenin durduk yerde dostu veya düşmanı değildir, dostluğu ve düşmanı belirleyen davranıştır.”

“İşler ters gittiğinde kişi kaderini suçlar, ancak bunun kendi davranışlarından olduğunu bilmemek budalalıktır”.

Yazının devamı...

Mülklerini satmak zorunda kaldılar

22 Temmuz 2021

Boğaziçi’nde çoğu kişi malik oldukları mülkleri yok pahasına elden çıkarmak zorunda kaldı. Bir süre sonra da kendilerinin onaramadığı veya yeniden yapamadığı mülklerinin eskisinden daha büyük şekilde yapılabildiğini gördüler!

Boğaziçi Bölgesi’nde düzenli yapısı bulunanlar 2019’da bir kere daha devletin hışmına uğradılar. Yüz yıllar boyunca hep birlikte yarattıkları kültürel ortam ve kısmen de olsa düzenli yerleşim, birilerinin dikkatini çekti ve kamu mülklerini işgal eden çoğunluğun beklentilerine cevap verecek düzenlemeleri yapmak için bir gelir kapısı olarak görülüp, değerli konut vergisine tabii tutuldular. Bir grup aklı evvel, hasbelkader yöneticilik vasfını silah gücüyle elde edenlerin araştırıp incelemeden popülist söylemlerle oluşturduğu bir kanun, Boğaziçi’nde yaşayan insanların kaderi haline geldi.

Problemle büyüdüler

Kanunun yürürlüğe girdiği gün doğan çocuklar bugün otuz sekiz yaşına bastılar. Yıllardır bu problem ile büyüdüler, ailelerinin malik olduğu mülkler üzerinde neredeyse hiçbir tasarruf hakları olmadı, yapmak istedikleri düzenlemeler için kanun dışı yollara sapmaya mecbur kaldılar. Bu gözü karalığı gösteremeyen çoğu kişi malik oldukları mülkleri yok pahasına elden çıkarmak zorunda kaldı. Bir süre sonra kendilerinin onaramadığı veya yeniden yapamadıkları mülklerinin eskisinden daha büyük ve değerli olacak şekilde yeniden yapılabildiğini gördüklerinde, mensubu oldukları devlete güven duyguları erozyona uğradı.

Güven zedelendi

Üstelik son günlerde özellikle Üsküdar Geri Görünüm Bölgesi’nde yapılan düzenlemeler, Üsküdar Belediyesi’nin öncülüğünde yapılan kentsel dönüşüm çalışmaları, insanların devlete güven duygusunu giderek daha da zedelemekte. Sokağın bir yanında neredeyse dört kata varan yeni bina yapmak imkânı varken, sokağın diğer yanındaki insanlar kaderlerine terk edilmiş durumdalar. Halbuki akılcı bir yönetim bunca yıldır görmezden gelinen bu durumu çözebilir. Bunun için yapılacak tek şey, popülist söylemleri görmezden gelmek ve doğru kararlarla oluşturulmuş bir planı yürürlüğe koymaktır. Bir dönem bazı insanların “ben yaptım oldu” düşüncesiyle yaptıkları bir kanun oy kaygısına düşen, konunun gerçeklerinden uzak, medyanın baskısından çekinen politikacılar tarafından tabu haline getirilerek probleme dönüştü.

İmar spekülasyonu

Yazının devamı...

‘Bizi koruyucudan kim koruyacak?’

21 Temmuz 2021

Boğaziçi Kanunu’nun en sakıncalı ve hukuka aykırı yönü, bazı kişiler yüz yıllardır malik oldukları mülklerine yapı yapamazken, tapulu arsalarının bir dönem kamu mülklerini işgal edenlere kanun gücüyle gezi alanı olarak tahsis edilmesidir!

İsmail Paşa Yalısı Emirgan

Gel de Tacitus’a hak verme; “Bizi koruyuculardan kim koruyacak?”. Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nda yapılan bir görüşme sırasında kanun konusunda görevli bir amiral ile bir generalin; “ ... bu alandaki yapı yasağı uygulaması sonucu, buradaki mülklerin sahipleri zaman içinde binalarını kullanmadıkları için kullanamadıkları mülklerinin emlak vergilerini ödemeyecek, veraset suretiyle elde edilecek mülklerin veraset vergilerini yatırmayacak, devlete olan borçları nedeniyle bir süre sonra bu alanlar otomatikman devletin mülkiyetine geçecektir...” sözlerini, aklı başında ve hukukun üstünlüğüne inanan kişilerin değil, bir şekilde yönetim gücünü eline geçirmiş kişilerin nefret ve hasedini yansıtan beyanlar olarak değerlendirmek gerektiğini düşünmüştüm.

Anlamadılar

Hâlbuki onlara önerildiği şekilde özellikle köy içlerinde bulunan alanlarda, oluşmuş çevrenin geleneksel dokusuna uygun iki veya üç katı geçmeyen yapı izinleri ve bu izinler karşılığı toplanacak meblağla yapılacak kamulaştırmalar, günümüzde Boğaziçi’nin büyük bir bölümünün kamu mülkiyetine geçmesi ve bu problemin kökten hallolmasına imkân verecekti. Ama o günkü mantık “Emir demiri keserdi”.  Ancak kendilerine anlatılmaya çalışılan sosyal hayatta emirin demiri kesemeyeceği, tam tersi bu tür düzenlemelerin karmaşa yaratıp, daha  kötü sonuçlara yol açacağıydı, anlamadılar veya anlamak istemediler.

Bilgileri yoktu

Emir almışlardı ve kendilerince emir emirdi, üzerinde düşünüp farklı öneriler gerçekleştirecek bilgi ve anlayış seviyesinde değildiler. Bu nedenle hazırladıkları kanuna Geçici 4. Madde’yi eklediler: Geçici Madde 4 ile Boğaziçi kıyı, sahil şeridi ve öngörünüm bölgeleri 22/7/1983 tasdik tarihli 1/5000 ölçekli nazım ve 1/1000 ölçekli imar uygulama planlarıyla konut kullanımına ayrılır, ancak yapı yapılmamış olan yerlerde yeşil alan statüsü uygulanır. Sözde yürürlükte olan bir plan vardır ama yapı yapmak da yasaktır. Kanunların geçici maddeleri belirli bir süre, genellikle de geçiş sürecindeki bazı düzenlemeleri içerir. Bu ne biçim geçici maddedir ki, otuz sekiz senedir mevcudiyeti korumaktadır.

Yazının devamı...

Mantığı bittiyse kanun da biter!

20 Temmuz 2021

18 Kasım 1983 tarih ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu yasal ama ahlâki olmayan düzenleme olarak hukuk tarihimizde yer alan bir metindir. Korumanın, güzelleştirmenin yasaklamayla olamayacağını düşünmekten uzak bir zihniyetin mantıkla alakası bulunmamaktadır.

Ağaçsız Bebek Vadisi

Bin yıllar öncesinden günümüze ulaşan “Cessante ratione legis cessat ipsalex / Kanunun mantığı bittiyse kanun bitti” şeklindeki bir Latince deyiş, uzun süredir üzerinde düşünmekte olduğum Boğaziçi konusundaki bazı soruların aydınlığa kavuşmasına neden oldu. 18 Kasım 1983 tarih ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu yasal ama ahlâki olmayan bir düzenleme olarak hukuk tarihimizde yer alan bir metindir. 6 Kasım 1983 günü ülke sathında genel seçimler yapılır ve Anavatan Partisi 400 üyeli Büyük Millet Meclisi’nde çoğunluğu elde ederek iktidar olur. Seçimler sırasında Anavatan Partisi, Bingöl’de üç milletvekilliğini de kazanmasına rağmen bir adayı veto edildiği için milletvekili sayısı 211 olarak belirlenir. Böylece
400 kişilik meclis 399 kişi ile toplanır.

Cunta sonucu beğenmez

Turgut Özal yönetimindeki Anavatan Partisi kesin seçim sonuçlarına rağmen bir süre hükümeti kurma ile görevlendirilmez. İktidarını sürdürmekte olan cunta seçim sonuçlarını beğenmemiştir ve hâlâ yapmak istediği düzenlemeler vardır. Bu arada hazırlanan ve yürürlüğe konulan kanunlardan biri de 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’dur. Turgut Özal yönetiminde kurulan 45. Hükümet ise bir dizi kanunun yürürlüğe konulmasına müteakip seçimlerden ancak otuz altı gün sonra yönetimi üstlenebilir.

Hâlâ varlığını sürdürüyor

Yazının devamı...

Kifayetsiz muhterisler

18 Temmuz 2021

Zaman zaman katıldığınız toplantılarda veya televizyon seyrederken birilerine bakıp da “Bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş” diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Benzer bir soruyu on yıla yakın bir süre önce sormuş ve kendimce cevap vermeye çalışmıştım. Aradan geçen zaman içinde sığ insan sayısı büyük bir süratle arttı, ben mi yanılıyorum, yoksa toplum olarak daha mı sığlaşıyoruz? Son zamanlarda okuduğum bazı yazı ve romanlarda da aynı sıkıntıyı yaşıyorum, çoğu bana çok sığ geliyor. Acaba “yaşlandım da çoğu şey bana sığ mı geliyor?” diye düşünüyor, sonra çevremde bulunanlarla konuşuyor aynı duyguları paylaştığımızı görüyorum.

İnsanların sığlığı

Genç arkadaşlar; üst pozisyonlarında yer alan çoğu yöneticinin sığlığından, kültürel alt yapısının yavanlığından, çalışma temposunun ağırlığından ve karar verme gücü olmamasından şikayetçiler. Çoğu yönetici karar verme yerine, olayı zamana yaymak, ertelemek arzusunda. Çünkü, çoğunun bulunduğu pozisyon gereği alması gereken kararları alacak bilgi birikimi yok. Bilgi olmayınca da karar verme güçleşiyor. Birileri çıkıp da “niçin bu kararı verdin?” diye sorduğu zaman, bilgisi verdiği kararın gerekçesini açıklayacak seviyede değil. Buna karşın, bırakın bulunduğu pozisyonu muhafaza etmek için çaba sarfetmeyi, yetersizliğine rağmen çok daha üst pozisyonlardaki görevlere de talip.

“Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez” diye düşünürken, birden farkına varıyorsunuz ki, talip olduğu görevlerdeki çoğu kişi ondan da sığ ve cahil.

Amerikalı araştırmacılar, psikiyatri uzmanı Justin Kruger ve David Dunning bu hissi çokça yaşamış olacaklar ki, bir teori geliştirmişler; “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.” Kruger ve Dunning fiziksel ve zihinsel alanda yaptıkları çeşitli araştırmalar sonucu farkına varırlar ki; niteliksiz insanlar gerçekte ne ölçüde niteliksiz olduklarının farkında değildirler. Üstelik niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedirler. Aynı zamanda gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp, anlamaktan da acizdirler. Eğer bu insanların nitelikleri belirli bir eğitim sonucu artırılırsa, eksikliklerinin farkına varmaya başlamaktadırlar.

Dunning-Kruger Sendromu

Bu araştırma sırasında Cornell Üniversitesi öğrencileri arasında bir test yaparlar, imtihan sonrası olağan “nasıl geçti?” sorusuna cevap istenir. Soruların yüzde 10’una bile cevap veremeyenlerin kendilerine güveni müthiştir. Soruların en az yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerini düşünmekte, hatta iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya ulaşabileceklerine inanmaktadırlar. Soruların yüzde 90’ından fazlasına doğru cevap verenler ise en alçak gönüllüler olup, yüzde 70 oranında doğru cevap verdiklerini düşünmektedirler. Tüm sonuçların değerlendirilmesi sonrası Dunning-Kruger Sendromu kaleme alınır.

İşinde çok iyi olduğuna inanan yetersiz kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve asla yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymamakta, aksine her şeyi hak ettiğini düşünmektedir. Ancak bu cahillik ve haddini bilmezlik karışımı, mesleki açıdan müthiş bir itici güç haline gelmekte ve yetersiz insanlar hızla üst pozisyonlara erişme imkânına sahip olmaktadırlar.

Yazının devamı...

DEVLETLERİN GENEL POLİTİKASI

17 Temmuz 2021

28 Ekim 1807 günü İstanbul’da doğan Mehmed  Sadık Rıfat Paşa, aldığı temel eğitim sonrası, 1821’de girdiği Enderun’da bir yıl kadar eğitim görür. Kısa süren bu eğitim sonrası on beş yaşında Sadaret Mektubî Kalemi’ne çırak atanır. Buradaki takdir toplayan çalışmaları sonrası 1828 yılında Amedi Kalemi Yardımcılığı’na atanır. 1838’de önce orta elçi, bir ay sonra da büyükelçi unvanıyla Viyana’ya tayin edilir. Viyana’da bulunduğu sıralarda ünlü Avusturyalı devlet adamı Prens Metternich ile diyalog kurar ve sonraki yaşamında onun etkisi altında kalır.

Sadık Rıfat Paşa gerek Viyana’da bulunduğu zaman gerekse görevde bulunmadığı dönemlerde görüş ve düşüncelerini tasarı şeklinde yazmıştır. 11 Şubat 1857’de ölmesinden sonra oğlu Mehmed Rauf Paşa tarafından bu yazılardan yapılan seçmeler “Müntehabât-ı Âsâr” adı altında bir kitap olarak yayınlanır.

Devletin temeli adalettir

Her devletin gücünün devamlılığının temeli adalettir. Gerilemesinin ve yıkılmasının sebebi ise zulüm ve haksızlıktır. Adalet devletin temelidir. Bu temel üzerine kurulmayan hukuk, akıl, insaf ve hakka uymayan hükümetin oturması ve devamlılığı mümkün olmaz. Adalet ve hukuk üzerine kurulmuş olan devletin binası sağlam ve dayanıklı olur.” (s. 103).

Günümüzde ülkemizin her duruşma salonunun üst bölümünde “Adalet Mülkün Temelidir” yazısı yer almaktadır. Ancak, toplumun hemen her kesiminde giderek adalete olan güven azalmakta. Sanırım çoğu kişi bu yazıda yer alan “mülk” kelimesi ile devletin belirtildiğinin farkında değil. Adaletin devletin değil, şahsi mülkünün temeli olduğunu  düşünüyor. Bu görüş de doğrudur, eğer bir mülk sahibi iseniz, o mülkün korunması ancak devletin adaleti sayesinde olacaktır. Yoksa biri çıkar ve sizin mülkünüze el koyabilir. Devlet böylesi bir olayda devreye girer ve mülkün sahibinin haklarını korur.

Sanırım son zamanlarda giderek fazla bireyci olduk, devletin adalet düzeni ve adaleti uygulaması bizi ilgilendirmiyor. Eğer şahsi mülkümüz koruma altında, kişisel olarak herhangi bir sıkıntı yaşamıyorsak adaletin varlığı bizi ilgilendirmiyor. Hâlbuki bir arada yaşamanın vazgeçilmez kuralı eşit adalet anlayışıdır.

Hükümetler halk içindir

Yazının devamı...