Geri Dön
Kültür SanatEdebiyatımızın kalbi kırık kahramanları

Edebiyatımızın kalbi kırık kahramanları

Türk edebiyatının başat temlerinden biridir aşk. Yazın tarihimiz boyunca pek çok çerçevede işlenmiş; bazen umutsuz, bazen platonik bazen de yasak biçimleriyle kahramanların omzuna yüklenmiştir. Hepsi farklı şekillerde yüzleşmiştir aşk acısıyla fakat ortak hisleri, yalnızlık, pişmanlık ve kırık hayallerdir. Bir de okurların hafızalarına kazınmaları ve yıllar geçse de unutulmamaları…

Edebiyatımızın kalbi kırık kahramanları

Sinem Çelebioğlu - Dünden bugüne baktığımızda yazarların inşa ettiği kahramanlar arasında öyle gerçek işlenmiş olanlar vardır ki onlarla birlikte üzülmüş, belki gözyaşı dökmüş ve hayaller kurmuşuzdur. Kiminin kulağına “Hadi artık vazgeç!” demek gelmiştir içimizden, kiminin karşısına çıkıp “Son pişmanlık ne fayda!” diye bağırmak.

Duygusu, seçimleri ve hareketleriyle metinlere damga vuran kahraman sayısı fazladır. Kalbi kırık kahramansa daha fazla. Her birimizin hatırladıkları farklı olsa da adını duyduğumuzda içimizin cız ettiği kahramanlardan işte sadece birkaçı…

Recaizade Mahmut Ekrem / “Araba Sevdası

Türk edebiyatının en saf ve traji-komik kahramanlarından biridir Bihruz Bey. Tanzimat döneminin alışagelen babasız ve yanlış batılılaşan erkek karakterlerden biri olmakla birlikte, herkes tarafından kandırılmasıyla da bedbaht bir portre çizer. “Araba Sevdası”, servetini kontrol edemeyen, batılı âdetlere tutkun ve Periveş Hanım’a duyduğu platonik hisleri bile alaya alınan Bihruz Bey’in çaresiz cümlelerini yansıtır. İç monoloğun kullanılmasıyla karakterin duygularına hâkim olduğumuz eserin sonunda, Jale Parla’nın ifade ettiği gibi iki kelime öne çıkar: “Arabanın satılmasına yazık diye hayıflanan Periveş Hanım’a Bihruz Bey’in pardondan başka diyecek bir sözü kalmamıştır.”

Halid Ziya Uşaklıgil/ “Aşk-ı Memnu

Modern romanın en önemli eserlerinden olan “Aşk-ı Memnu”, batıyla tanışan toplumu, bir aile dramı üzerinden tanıtırken karakter psikolojisi, soyaçekim, determinizm gibi pek çok öğenin de başarıyla işlendiği bir metin sunar bizlere. Bir fanusun içinde yaşamı örneklercesine tüm bireyleri Adnan Bey’in yalısında toplayan yazar, her birinin bir diğerine duyduğu yasak/ karşılıksız aşkı derinlemesine işler. Karşılıksız ve belki de gerçekten seven tek karakter olan Beşir’in Nihal’e olan güçlü bağı da metin boyunca okurun yakasını bırakmaz. Saf hislerinin yanı sıra adalet duygusu da ağır basan Beşir’in sadece aşkı değil, attığı adımlar da diğer karakterlerin dünyasını değiştirir.

Reşat Nuri Güntekin / “Dudaktan Kalbe

Yazarın kalbe en dokunur hikâyelerinden biridir “Dudaktan Kalbe”. Ne var ki müzisyen Hüseyin Kenan’a duyduğu aşka yürekten inandığımız Lamia’nın büyüme serüvenini okurken üzüntüden çok cesaret hissi kaplar içimizi. Kendine bile attığı yalanlarla mutsuzluğa sürüklenen Hüseyin Kenan’a ise samimiyetle üzülürüz. “Aşkı size kalpte doğup ölen bir şey diye öğretiyorlar Kınalı Yapıncak... Ne fena, ne yanlış bir fikir... Aşkın kalple hiçbir alakası yok... Aşk yalnız dudaklarda doğup yaşadıkça saadet olur... Onun dudaktan kalbe zehir gibi işlemesine meydan vermemeli...” Hüseyin Kenan’ın Lamia’ya söylediği bu sözler, karakterin aşka dair düşüncelerini özetler. Oysa bu cümlelerin kalpten değil, sadece dudaktan döküldüğünü çok sonra anlayacak ve anladığı gün geldiğinde Lamia’yı kaybetmiş olacaktır. Yıllar sonra Lamia, aynı cümlelerle Kenan’ın sonunu hazırlar: “Biz birbirimizi sevmiyorduk ki Kenan Bey. O bir geçici yaz rüyası, biraz ince gönül eğlencesinden başka bir şey miydi? Onun kalple ne alakası vardı!”

Sabahattin Ali / “Kürk Mantolu Madonna

“Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. Bunu sonuna kadar götüremediysen kabahat senin değil… Bana hakikaten yaşamak imkânını verdiğin birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir?...” sözleri mıh gibi çakılır yüreğimize Raif Efendi’nin. Bir ruhun nasıl sevebileceğini, ne denli nahif olabileceğini ve yaşadığı dramı gözler önüne serer bu kısacık paragraf. Sabahattin Ali, içine kapanık Raif Efendi üzerinden ciddi bir psikolojik çözümleme ve sorgulama şansı tanır bizlere. Bir taşra memurunun büyük bir tutkuyla bağlandığı Maria Puder ile yaşadığı/hayal ettiği/yaşayamadığı ilişkisini, sade ama derin, dingin ama çarpıcı ayrıntılarla dolu bir metinde işler. Aşkın yanı sıra yozlaşma, yalnızlık, savaş ve sanat gibi temaların da satır aralarına yayıldığı eser, bir defa hayatına ortak olduğumuzda ömür boyu unutamayacağımız bir karakterle tanıştırır bizi.

Orhan Pamuk / “Masumiyet Müzesi

“Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum.” cümlesiyle başlayan ve “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.” cümlesiyle biten dört yüz altmış beş sayfalık roman, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un belirttiği gibi aşkı abartmak için değil, insanların hikâyeleri üzerinden aşkı anlamak amacıyla yazılmış. 1950’lerden 2000’li yıllara uzanan metin boyunca Kemal’in Füsun’a olan aşkını, tutkusunu ve bir müze kadar geniş duygu selini okuyoruz. Sevgilisini görmeden yaşayamadığı için onun dokunduğu eşyayı biriktirerek bir koleksiyon oluşturan Kemal’in öyküsü, evlilik, mutluluk, yaşam ve aile gibi kavramları da sorgulatıyor. 2012’de açılan ve sanat tarihçisi Simon Schama’nın sözleriyle “Dünyadaki en güçlü, en güzel, en insanî ve en etkileyici çağdaş sanat eseri” olan müze ise, Kemal’in dünyasını yakından tanımamızı sağlıyor.

bu haberleri kaçırma

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler