Geri Dön

Tek dünyaya doğru

Tek dünyaya doğru
M. Sinan Genim

'Yüzyıllar boyunca halkları bölen eski fay hatlarının bazıları... pek de ortadan kalkmış sayılmaz. Bunlardan biri eskiden Avrupa ve Asya diye bilinenler arasındaki bölünme ve zıtlıktır... art arda gelen her dalgadan biri durulur durulmaz, diğeri sürekli değişen Batı ve aynı ölçüde amorf Doğu arasındaki ezeli mücadeleyi kaldığı yerden devam ettirmiştir. Troya’da tutuşturulan ateş, Troyalıları Persler, Persleri Fenikeliler, Fenikelileri Partlar, Partları Sasaniler, Sasanileri Araplar, Arapları Osmanlı Türkleri izledikçe durmadan yanmıştır.’ (s. 22)

Warwick Ball’un dört kitaptan oluşan “Asia in Europe and the Making of the West” isimli dizisinin ikinci kitabı olan Tek Dünyaya Doğru* Antik İran ve Batı’ya Anthony Pagden’den alıntı yaptığı bu sözlerle başlamakta.

Batı ile Doğu arasında çok eski zamanlardan beri yapılan mücadelelerde hamasi bir dil kullanılarak; “Batılı Değerlere” karşı “Doğu Despotizmi” gündeme getirilir. Serbestlik ve özgürlük ifade eden “Batılı Değerler” terimi hemen her şeyi açıklayan, her davranışı haklı gören bir düşüncenin ürünüdür.

Anadolu kökenli

Erken dönemlerden bu yana örneğin Büyük İskender’in İran’ı istilası “Batılı Değerlerin Zaferi”, Kserkes’in Yunanistan seferi ise “Avrupa’yı Köleleştirme Girişimi” olarak değerlendirilir. Haçlı Seferleri’nin yarattığı yıkım “Mukaddes Topraklara Erişim” Türklerin Avrupa’ya yaptığı seferler “Vahşetin Çağrısı” olarak nitelenir. Avrupa içindeki yüz yıllar boyu süren savaşlar “Batılı Değerler” üzerinden ele alınmazken, Avrupa sınırları dışındaki savaşlar despotizmin tasfiyesi olarak nitelenir.

1990 sonrası Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’nin yıkımı, sözde “Batılı Değerlerin” getirilmesi, bu ülkelerin demokratikleşmesine yardımcı olan müdahaleler olarak görülmektedir.

Heredot bu çatışmanın başlangıcını Truva Savaş’larına bağlar. Truva Savaşları antik dünyanın en güçlü ve kalıcı simgelerinden biridir. Binlerce yıldır Doğu’ya karşı Batı’yı, Asya’ya karşı Avrupa’yı simgeler olarak yorumlanmıştır. Yaygın olarak Avrupa edebiyatının Heredot ile başladığı kabul edilir. Ancak hiç düşünülmemektedir ki Heredot, Bodrum (Halikarnassos) doğumlu bir İyonyalı yani Anadolu kökenlidir. Bu durumda tıpkı Roma’nın efsanevi kurucusu Truvalı Aeneas gibi, Avrupa edebiyatının başlangıcı olan insanda Anadolu kökenlidir. Bu durumda hangi çarpık mantığın Anadolu’yu Avrupa dışında bir alan olarak kabul ettiğini anlamak zordur.

Uygarlığın temeli

“Rab (kutsal yağla) mesh ettiği, sağ kolu yaptığı, kavimlerin önünde diz çöktürdüğü, kralları güçlerinden mahkûm ettiği Kyros’a seslendi; ona kapılar açılacak ve hiçbir geçit onun önünü kesmeyecekti.” (s. 38)

Eski Ahit’in İşaya (Yeşaya Kitabı) 45:1 bölümünden alınan ve bir Asyalı olan Büyük Pers İmparatoru Kyros’a yapılan bu övgünün Hıristiyan inanışındaki karşılığı bu günkü anlayış mı olmalıdır? Dünyanın ilk çok uluslu imparatorluğu olan Pers İmparatorluğu’nun, kendi kültürel sınırlarını aşan yeni bir uluslararası düzen inşa ettiğini, günümüz uygarlığının temelini oluşturan bazı atılımlarının onun döneminde başladığını unutmak mümkün müdür?

“Pers İmparatorluğu bazı davranışları nedeniyle Şark Despotizmi olarak suçlanmaktadır. Tabii ki çağının gereği bir anlamda despotikti. Ancak, Perselerin despotizmi ile Şarlman’ın ve VIII. Henry’in despotizminden daha “Doğu’ya özgü’ değildir. Ayrıca despotizmin Doğulusu Batılısı olmaz.” (s. 47)

Machiavelli, yaklaşık iki bin yıl sonra Kyros’u ‘Musa, Theseus ve Romulus ile birlikte antik dünyanın dört ideal hükümdarı arasında sayar... O Perslerin şehinşahı, Babillilerin hamisi, Musevilerin peygamberi, Yunanlıların kahramanıydı: Tarihte hiçbir hükümdara buyruğu altındaki halklar tarafından bu kadar saygı gösterilmemişti.” (s. 52)

“Roma’nın Helenlerden edindiği onca mirasa rağmen ve Konstantinopolis’e taşındıktan sonra imparatorluğa bizzat Yunanlılar hükmedinceye kadar, tek bir Yunan imparatorun bulunmaması dikkat çekicidir; nitekim Roma’da tahta çıkan Arap imparator sayısı Yunan İmparatorlardan fazladır. On sekizinci yüzyıla kadar ‘Bizans’ kelimesinin akla getirdiği olumsuz çağrışımlardan anlaşılacağı üzere, Batı Avrupa Yunanları bayağı, ikiyüzlü ve ahlak düzeyi düşük insanlar yerine koyardı. Nitekim Latin Kilisesi sapkın sayılan Ortodoks Yunanlara açıktan açığa zulmetmişti ‘korkunç Türk’ bile genellikle daha üstün görülmüştü... Yunanlar Orta Çağ boyunca neredeyse en az Müslümanlar kadar Haçlı hareketinin hedefi addedilmişlerdi.” (s. 54)

Mutlaka okunmalı

Konstantinopolis’teki Roma İmparatorluğu, 1922’de Padişahlığın kaldırılmasına kadar devam eder. Çoğu kere belirtiğim gibi kuruluşu sırasında ve onu takiben uzun yıllar boyunca Pagan inancına sahip olan Roma, başkentinin İstanbul’a taşınması sonrası Hıristiyan inancını kabul eder. 1453 sonrası Roma İmparatorluğu’nda çokça yaşanan hanedan değişikliği sonrası Müslüman inancını benimser. “Bizans” tabiri imparatorluğun Müslüman inancını kabul etmesinden çok sonra Alman asıllı tarihçi Hieronymus Wolf tarafından 1557 tarihinde yazılan “Corpus Historiae Byzantinae” isimli kitapta kullanılır ve Avrupa’nın Doğu korkusunu pekiştirmek ve ötekileştirmek amacıyla kullanılır. Roma imparatorluğu’nun yönetiminin Osmanlı hanedanlığı tarafından üstlenişinden yüz dört yıl sonra ortaya atılan bu yeni tabir giderek Doğu’da oluşan Roma İmparatorluk mirasının reddi anlamını taşımaktadır.

Warwick Ball’ın ikinci kitabı da yaşadığımız coğrafyanın kökenlerini anlamak ve yaşamakta olduğumuz kendimizi ifade edememe sıkıntılarını aşmak için mutlaka okunması gereken bir kitap. Avustralya gibi uzak bir coğrafyadan gelen bir kişinin Ortadoğu’yu bu kadar detaylı bir şekilde ve bitaraf olarak değerlendirmesini takdir etmek gerekir.

---

* Warwick Ball, Tek Dünyaya Doğru, çeviren Aybars Çağlayan, İstanbul, 2015.

İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber