Geri Dön

‘Entelektüeller beni sevmedi’

"Kızım büyüdü, daha geç kalkıyor artık. Bazı sabahlar mahsus gürültü yapıyorum, belki kızım ben çıkmadan uyanır da oynarız diye"

‘Entelektüeller beni sevmedi’

Fatih Altaylı: "Adım Selamet’e, soyadım Turancılık’a yakın. Ben ikisine de uzağım"
‘Entelektüeller beni sevmedi’

"Kızım büyüdü, daha geç kalkıyor artık. Bazı sabahlar mahsus gürültü yapıyorum, belki kızım ben çıkmadan uyanır da oynarız diye"

Ahmet Tulgar

Bütün burnunun dikine giden, fevri, patavatsız insanlar -ki bu özellikler bizim meslekte meziyettir- ya çok sevilir ya nefret edilir. Bu da gazetecilikte iyidir. İyi gazetecinin seveni de nefret edeni de bol olmalıdır.
Odalarının duvarında (mesela) yarış otomobili ve Che Guevara posterlerini bir araya getirmiş karmaşık kimlikler ne İsa’ya yaranırlar ne Musa’ya. Onların ne yapacağı, nereden yumruk çıkaracakları belli olmaz. Bu karmaşıklık bir gazeteci için iyidir, şıklıktır. Yararlı bir şımarıklık, verimli bir yaramazlık, ele avuca sığmamaktır.
Fatih Altaylı böyle bir şey. Sivri dilli ve provokatif. Cesur. Hatta bence özgür, otosansürsüz. Ve en azından (bunu ona kızanlar da kabul etsin diye söylüyorum): Nev-i şahsına münhasır.

Entelektüeller yazılarınıza burun kıvırıyorlar. Bunun farkında mısınız?
Aynen öyle. Kesin. Çok da gülüyorum buna. Entelektüeller beni kendilerinden saymıyorlar. Benim söylediklerimi, bir ay, beş ay, bir sene sonra başka birileri söylediği zaman bir bakıyorum o mesele sahipleniliyor. Bana karşı bir burun kıvırma, bir beğenmeme, bir istememe hali söz konusu. Çok doğru söylüyorsunuz. Bunu ilk defa benden başka birinin ağzından duyuyorum. Onlardan olmanın koşulu nedir bilemiyorum ama beni "beyaz entelektüeller" sınıfına dahil etmiyorlar. Eğitime baktığınız zaman onlardan daha kötü bir eğitimim yok, özelliklere baktığınız zaman onlardan geri değilim, dünyayla bağ açısından onlardan daha ilerideyim. Herhalde onlarla aynı restoranlara, aynı barlara gitmiyor olmam, düzgün bir aile yaşantımın olması falan...

İnsan takdir edilmek istiyor
Belki de buna ilk başta Güneydoğu sorunu gibi el yakıcı pek çok konunun üzerine giderken zamanla "kurum gazeteci" olmanız, kurumsallaşmanız neden oldu.
Olabilir. Bütün bunların yargısını kendi kendime veremem. Ama bunun beni zaman zaman üzdüğünü söylemem lazım. Sonra da şey diyorum: "Belki de gerçek entelektüellik bu, belki de gerçek entelektüel olmak için dışlanmış olmak gerekiyor." İyi ki bu konuyu açtınız, yüreğimin yağı eridi, çünkü insanız hepimiz ve yaptığınız bazı şeylerin de takdir edilmesini istiyorsunuz. Türk halkıyla bir derdim yok ama bu kendilerine "entelektüel" diyen grubun benimle bir derdi söz konusu. Bazen onların kabul edemeyeceği kadar devlet yanlısı bazen de onların cesaret edemeyeceği kadar devlet karşıtı tavırlar da aldım ama sevmediler beni.

Siz her güne başlarken yeni bir tavır alabiliyorsunuz. Ne yapacağınız pek kestirilemiyor. Çizginiz sık değişiyor. Gazetecilik bunu mu gerektiriyor?
Hiçbir şey statik değil ki. "Ben bir doğru belirlerim, bu doğruda giderim ben" denemez. Şimdi şurada bir World Report dergisi duruyor. Komik. Eylül sayısında "Önümüzdeki aylarda en moda şey Afganistan’da rafting yapmak olacak" diyor. 10 gün sonra Afganistan’a bomba atmaya başlıyor Amerika. Her şey değişiyor. Ben de buna uygun davranıyorum. Bundan ötürü de kompleksim yok.

Masörüm ‘sunta gibisin’ dedi
Yalçın Küçük geçenlerde okuduğum bir röportajında "Fatih Altaylı, Abdullah Öcalan’la söyleşi yaparken gazeteciydi ama Abdullah Öcalan’ı izlemek için İtalya’ya giderken başka bir şeydi" diyor.
Şimdi mesela Star televizyonu sağolsun yayınlıyor benim Abdullah Öcalan’la röportajımı, keşke tamamını yayınlasalar bunun, benim çalıştığım kanal Terörle Mücadele Yasası nedeniyle yayınlayamıyor. Şimdi bu röportajı bizim için ayarlayan Türk vatandaşı Kürt’e, Abdullah Öcalan demiş ki, "Bu adam herhalde deli" demiş. Çünkü ben Öcalan’a akıl almaz sorular sordum. Ama Abdullah Öcalan’la röportaj yaparken herhalde adama "Ulan Abdullah" diyemezsiniz, adama "Abdullah Bey" diyeceksiniz. Ben o zaman da gazeteciydim, İtalya’ya giderken de...

İtalya’ya giderken "Apo’yu almaya gidiyorum" dediniz.
Gırgır geçmek de hayatın bir parçası. Bunu Türkiye’de kimse anlamıyor. Ertuğrul Özkök "Hadi Apo’ya gidiyorsun" dedi. Tam gidiyorum, aşağıdaki yazı işlerindeki çocuklar "Nereye?" dediler. "Apo’yu almaya gidiyorum, yarın gelirim" dedim. Şimdi gırgır bu. Bu laf çok hoşuna gitti çocukların. "Altaylı, İtalya’ya gitti, giderken de ‘Apo’yu almaya gidiyorum’ dedi" diye yazmışlar. Böyle bir şaka yapamaz mı gazeteci? Ben de gırgır geçiyorum, ben de belden aşağı espriler yapıyorum, ben de kakara kikiri yapıyorum, ben de bilgisayarda FIFA 99 oynuyorum, ben de fal bakıyorum. Oktay Ekşi de çok ciddi bir adam ama o da çişini yapıyor, o da eğleniyor.

Dans ediyor musunuz? Sanki etmezmişsiniz gibi geliyor bana...
Dans etmeyi beceremiyorum. Bu vücutta bir endamsızlık söz konusu. Tabii eşimle sallanıyorum. Ama Michael Jackson gibi, John Travolta gibi dans edemem.

Gergin bir adam izlenimi veriyorsunuz. Masaj yaptırır mısınız? Masör "Boynunuz sertleşmiş, gevşeyemiyorsunuz" der mi?
Masaj yaptırıyorum, evet. Sekreterim Gülay bana devamlı "Fatih Bey, size bir masör bulalım" diyor. Son gittiğim masör bana "Abi, sen gelme bana" dedi. "Niye?" dedim. "Ha bir suntaya masaj yapmışım ha sana" dedi. Ama ben çok gergin değilim. Sırt ağrısı çekiyorum ama bunun nedeni benim gergin olmam değil. Yıllarca sörf yaptım, o yüzden boynumda kireçlenme oldu. Bir de jet ski yaparken üç yerden belimi kırdım.

Biz gündem arsızı olmuşuz
Kızınız sizi, ruh halinizi değiştirdi mi?
Ben zaten relaksım. Kayınpederime birisi "Sen o adama kızını nasıl verdin?" demiş. O beni berbat, boktan bir adam görüyor, "Eve gidince karısını pata küte dövüyordur" diye düşünüyor. Kayınpederim de "Tam aksine, benim kızım ona neler yapıyor" demiş.

Sabahları o sert radyo programlarına gitmeden önce kızınızla oynuyor musunuz?
Eskiden oynuyordum ama şimdi büyüdü, biraz daha geç kalkıyor. Bazı günler mahsus gürültü yapıyorum, belki uyanır diye. Onun her gün büyüyüşünü bir gün bile kaçırmak istemiyorum. Uyanır uyanmaz yaptığı ilk şey her şeyi benim üzerime atmak, beni dövmek.

O masumiyeti bırakıp nasıl o gazete haberlerinin arasına, o radyo stüdyosuna giriyorsunuz? Nasıl o üsluba geçiyorsunuz?
O berbat şeyler benim hayatımın bir parçası. Biz biraz gündem arsızı olmuşuz.

Uzanlar’a ilişkin son yayınlar geniş kesimlerde bir medya kavgası olarak nitelendirildi. Bir gazetecinin bu tür bir kavgaya girmesi risk almak mıdır?
Tabii risk almaktır. "Nereden çıktı kardeşim bu kavga? Patronlar emir verdi" falan diyorlar. Biraz geriye bakılırsa, bu kavga nereden başladı? Ben önce Uzan Grubu’nun Galatasaray kulübüne el atmasını eleştiren yazılar yazmaya başladım. "Kardeşim, bunları sokmayın bu kulübe, bunlar girerlerse götürürler bu kulübü" dedim. Çünkü adamların geçmişine baktığında belli. Sonrasında Uzanlar’la Türkiye’de kimse kolay kolay uğraşmadığı için Uzanlar’dan dolayı müşteki olmuş kimi insanlar "Bu adam Uzanlar’la uğraşıyor, bari biz bu adama bilgi aktaralım" dediler. Şerefli bürokratlar hazırladıkları ve kimi siyasi nedenlerle sümen altı edilmiş dosyaları göndermeye başladılar.

O dönemde taciz edildiniz mi?
Evimin önüne kameralar geldi, takip edilmeye başlandım. Başladılar Fatih Altaylı’nın hayatını araştırmaya. Bula bula benim Abdullah Öcalan röportajımı buldular. Bir gazetecilik işini buldular yani. Uzanlar bula bula bunu bulabildilerse demek ki pırlanta gibi adamım. Baktılar ki benim üzerime gitmekle beni susturamıyorlar, "Patronun üzerine gidelim" dediler. Ama Aydın Bey (Doğan) sağolsun bir gün bile açıp bana "Şunu yazma, bunu yazma" demedi. Sadece Ertuğrul Özkök "Fatih, yazdığın her şey belgeli, değil mi?" dedi. "Ertuğrul Bey, hepsi belgeli" dedim ve dosyayı gösterdim. "Çok güzel o zaman, sonuna kadar gidebilirsin" dedi. Ama karşı taraf, Uzanlar, toplumun belli bir kesimine bunu bir medya kavgası gibi göstermeyi başardı maalesef. Ha, Hürriyet gazetesi hata yapmış olabilir. Hürriyet gazetesi bunu manşetlere taşımayabilirdi, köşemde götürebilirdim. Ama olayların büyüklüğüne baktığınız zaman manşetlik işler de söz konusuydu.

Siz aileden çok mu zenginsiniz? Bu bir özgürlük sağlıyor mu?
Ailem hayatlarının sonuna kadar yetecek serveti olan insanlar. Bu yüzden iş dünyasıyla bir ilişkileri yok. Kardeşim Türkiye’de yaşamıyor. Çünkü burada bir iş yapsa, Fatih Altaylı’nın kardeşi diye olur olmaz şeyler söylenecek. Ama "Sen servet sahibisin, yarın kovulursan kendi paranla geçinirsin" derseniz, ben gazetecilikten kazandığım parayla geçiniyorum. Ama bu da öyle milyon dolarlar değil. Çünkü fazla para talep etmiyorum. Normalden fazla para kazanırsanız o paranın esiri olursunuz. Ben şimdi kazandığım parayı nerede olsa kazanırım. Bağımlılığım yok.

Gün içinde uykunuz gelir mi? Berberde uyuyakalır mısınız mesela? Tam bir erkek durumudur bu.
Bazen berberde uykum geliyor. Bazen öğleden sonra uyku bastırıyor. Çok çalıştığım için çok çabuk yaşlanıyorum. Geçenlerde eski bir televizyon programımın bandına baktım. Ne kadar gençmişim.

‘Terim de başkan olabilir ben de. İnşallah ben olmam’
Hiperaktif misiniz siz? Bu kadar iş arasında bir de Galatasaray.
Ben bu Galatasaray’da yöneticilik işini çok zor kabul ettim. Çünkü bana mesleki olarak bir şey katmayacak, tam tersine götürecekti. Her takımdan insan bana saygı duymak, bana inanmak zorunda. Türk futbolunda fanatizm o kadar yaygın ki, bir gazetecinin bir takımın yöneticisi olması riskli. Ama bir, modern spor yöneticiliğinin gereklerini yerine getirmek, iki, çok zor durumdaki kulübüme katkı sağlamak için bu işe girdim.

Fatih Altaylı, ne ihtişamlı bir isim. Bu isim sizi etkilemiştir.
Ada baktığınız zaman hafif böyle Selamet’e yakın, soyadına baktığınız zaman hafif bir Turancılık. Ama ideolojik olarak baktığınızda ikisinden de son derece uzağım.

Galatasaray’ın sırrı ne?
Galatasaray’a hangi Fatih başkan olacak? Siz mi, Terim mi?
Eskiden paralı başkan diye bir şey söz konusuydu. Ama artık akıl lazım, Fatih Terim’de bir futbol aklı olduğu bir gerçek. İşletmeci aklı bulunuyor mu, bulunmuyor mu, bilmiyoruz. Ama Fatih Terim bir şekilde onu da kotaracaktır. Terim de olabilir, ben de olabilirim başkan. Şu anda başkanlık talebim yok. Ancak bana ihtiyaç olursa... Bugün hangi Galatasaraylıya sorarsanız, başkan olmak ister. Ben de çok isterim ama inşallah olamam. İnşallah bir daha Galatasaray’da yöneticilik yapmam gerekmez bundan sonra. Çünkü: Overstress.

Galatasaray’ın sırrı ne? O kadar adamı gitti, yine de çok iyi.
Vallahi, biz de düşünüyoruz sırrın ne olduğunu. Bir türlü çözemiyoruz. Herhalde kurumsallaşmış bir yaklaşım bunun nedeni. Avrupa’yla Türkiye arasında bir fark görmüyoruz biz. Real Madrid’le Denizlispor arasında bir fark yok bizim için. Bunu diğer kulüpler de kafalarına yazarlarsa daha başarılı olurlar. Fenerbahçe, Avrupa’yı çok farklı bir hedef gibi görüyor, fazla önemsiyor.

Futbolda Batı’yı yakaladık da, medya olarak yakaladık mı? Bizler meselelere Batılı gazeteciler kadar özgür bakabiliyor muyuz? Mesela New York Times gibi ele almıyoruz ülkemizdeki ölüm orucu trajedisini. Neden Türk medyası olumsuzu göstermeme eğiliminde?
Olumsuzu göstermeme gibi bir eğilim yok da, galiba kendi seçtiği olumsuzluğu gösterme eğilimi söz konusu. Biraz da galiba ülkeyi tanımakla ilgili bir şey. Şimdi bazı şeyler oluyor ki, siz artık o olayların iyi niyetinden şüphe etmeye başlıyorsunuz. Ölüm oruçları nedeniyle Adalet Bakanı’nın doğrudan bana açtığı dava sayısı galiba 26 veya 27. Çünkü ben ölüm oruçlarından sürekli Adalet Bakanı’nı sorumlu tutuyorum. Ben bu konuda duyarlılık gösteren az sayıda gazeteciden bir tanesiyim. Ama ben de çok fazla yazamıyorum. Bu ölen çocukları kast etmiyorum, onlar çok zor durumda ama bu çocukların üzerinden rant sağlayan kurumlar, kimlikler, uluslarası güç odaklarının emrine girmiş terör grupları söz konusu.

Peki, neden Afganistan’da ölen çocukların fotoğraflarını İslamcı basının birinci sayfalarına bıraktık?
Ne yazık ki bu böyle. Ama bütün büyük ajanslar Amerikan menşeili. Bilgi bombardımanı oradan geliyor. Tek karşı kaynak El Cezire. Ama İslamcı Türk basınına baktığınız zaman onlar da tek boyutlu veriyor. Türkiye’nin dramı bu. Herkes kendi açısından bir doğrunun peşinde. Ama "bizim gazeteler" dediğiniz daha tarafsız, daha orta yol gazetelerin köşe yazılarına baktığınız zaman Amerikan karşıtı yazılara, Amerika’nın dezenformasyonundan kopmaya çalışan yazılara rastlıyorsunuz. Diğer taraf sanki Usame Bin Ladin bin yıl önce yaşasa peygamber olurmuş, geç doğmuş, peygamberliği kaçırmış gibi davranıyor neredeyse. Ama bizim de dikkatli olmamız lazım.




PAZAR




























İlginizi Çekebilecek Diğer Haberler

Sıradaki Haber