Nakiller, işsizlik ve insan hakları?

Eğitimin, içinden geçtiğimiz zor süreç nedeniyle onlarca sorunu vardı. Ona şimdi bir tane daha eklendi.

Öğrenciler mücbir nedenlerle de olsa okul değiştiremiyor!

Bırakın aynı kent içerisindeki nakilleri, bir kentten başka bir kente taşınsanız bile çocuğunuza okul bulamıyorsunuz, bulsanız da kaydını gerçekleştiremiyorsunuz!

MEB, nakillerin ortaya çıkardığı sakıncaları samimi bir şekilde ortaya koymadığı sürece, bu konudaki kamuoyu baskısının önüne geçemez.

“Eğitim zaten uzaktan yapılıyor, ha orada olmuş, ha burada ne fark eder” diyenler mutlaka çıkacaktır ama bu hiç doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

Eğitimde zorlama olmaz! Olmamalı da!..

İşsizlik azalmış!

Kim nereden bakarsa baksın, kim ne derse desin, koronadan sonra en büyük sorunumuz işsizlik.

Ailesinde ya da yakın çevresinde işsiz olmayan yok gibi.

İşsizler sıralamasının en tepesinde de dirsek çürütenler yani üniversite mezunları var.

Sınavlar yüzünden çocukluk ve gençliklerini yaşamadılar, gece gündüz, hafta sonu bayram demeden kurslara gittiler, test çözdüler, ödülü bu oldu.

Pandemi nedeniyle işsizlik oranları daha da artacak derken, Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK) sevindirici haberler geldi.

TÜİK, eylül ayına ilişkin iş gücü istatistiklerini açıkladı.

Buna göre, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı, eylülde geçen yılın aynı dönemine göre 550 bin kişi azalarak 4 milyon 16 bin kişi olarak kayıtlara geçti. Aynı dönemde işsizlik oranı 1.1 puanlık azalışla yüzde 12.7 seviyesinde gerçekleşti.

Tarım dışı işsizlik oranı ise 1.5 puanlık azalışla 14.9 olarak hesaplandı.

Söz konusu ayda 15-24 yaş grubunu içeren genç işsizlik oranı 1.8 puan azalarak yüzde 24.3 oldu. İşsizlik oranı 15-64 yaş grubunda da 1.2 puan düşüşle yüzde 12.9 olarak belirlendi.

Rakamlar devletin resmi rakamları! Aksini iddia eden olsa da durum bu.

Peki, bu minik azalma yeterli mi? Elbette hayır.

Önce koronayı sonra da işsizliği makul rakamlara indirirsek yarınlara çok daha güvenli bakabiliriz!..

İnsan Hakları Günü

Dün, Dünya İnsan Hakları Günü’ydü.

1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1. maddesi “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar” der.

İnsan olmak yüce bir duygu.

Peki, bunu ne kadarımız hayata geçirebiliyor, ne kadarımız hissedebiliyor ve ne kadarımız gerçek anlamda insan olmanın onurunu yaşıyor?..

Doğayı ve yaşamı paylaştığımız tüm canlılara ne kadar saygılıyız?

İnsanları ayrıştırmak için değil, ortak değerler noktasında toplamak için ne kadarımız çaba gösteriyor?..

Şöyle bir tespit var ve katılmamak elde değil:

“Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılıyor. Oysa insanlar sadece ikiye ayrılır:

İyi insanlar, kötü insanlar!”

Dünyanın her yerinde, okullarda öğrencilere, keşke her şeyden önce insan olmayı ve doğaya saygıyı öğretebilsek. Gerisi zaten gelecektir.

“Doğru insan olsun, gerisi önemli değil” cümlesini çok duyarız.

Önemli bir tespit.

Peki, “doğru insan” kavramından ne anlıyoruz?

Bu da kişiden kişiye ya da çıkar hesaplarına göre değişir mi?

İnsan Hakları Beyannamesi, bir anlamda işte bu kavram karışıklığını ortadan kaldırıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlara aynı pencereden bakıyor.

Diğer insanlardan beklentilerimiz neyse, onları önce kendimiz yerine getirelim. Bilmiyorlarsa öğretelim, farkında değillerse hatırlatalım.

Özetin özeti: Doğru olanı bulmak ve hayata geçirmek bu kadar zor olmamalı!..