Bir okurumuz çarpıcı bir değerlendirme göndermiş. Katılırsınız, katılmazsınız ya da farklı bir bakış açısı getirebilirsiniz ama onunki de yabana atılır cinsten değil:
“Okul, toplumun laboratuvarıdır; okulda bozulan bir formül, sokağın kimyasını da değiştirir. Toplumsal çürüme dediğimiz olumsuzluklar eğitim kurumlarında başlar…”
Yumurta-tavuk bağlamında olduğu gibi tam tersini savunanlar da çıkabilir. “Sokaktaki bozulma okulu da etkiliyor” diyebilirler…
Aslına bakarsanız yaşam ve ilişkiler bileşik kaplar gibidir. Biri dibe vurduğunda diğerlerini de aşağı çeker; doğru olanı yaptığınızda da en zayıf halkaları güçlendirerek en diptekileri bile yukarı çıkartır. Sosyolojik olayları fazla ciddiye almıyoruz ama çok önemliler. Dünya genelinde yaşanan en önemli sorunların kökeninde güncel değişimlerin yarattığı sancılar var.
Örneğin iç ve dış göçler, bozulan ekonomik dengeler, dijital yaşam, uzayan yargı süreçleri, ekran bağımlılığı, değişen güç dengeleri, okumuşların çaresizliği ve daha pek
Eğitim söz konusu olduğunda dikkatli hem de çok dikkatli olmamız gerekiyor.
Örneğin üniversiteleri ele alalım:
Ülkemizin dört bir yanını üniversitelerle donattık. Üniversite olmayan kent, fakültesi, yüksekokulu olmayan ilçemiz kalmadı.
İsteyip de üniversiteye giremeyen yok gibi.
Puan barajları kaldırıldı, 180 soruda yarım neti olanlara bile üniversite kapısı aralandı ama kontenjanlar yine de dolmadı.
İlkokula başlayan her öğrenciyi 12 yıllık zorunlu temel eğitim kapsamında üniversite önüne yığdık, bununla da yetinmeyip üniversite mezunu olma imkânı sağladık. Hatta pek çoğu mastır ve doktora da yaptı. Sonuç?
Diplomalı işsizler kervanımız her geçen yıl daha da uzadı. Öğrenim gördüğü alanda iş bulamayıp “ne iş olsa yaparım abi” noktasına gelen milyonlarca gencimiz mutsuz hem de çok mutsuz. Oysa üniversiteyi kazandıklarında sadece kendileri değil aileleri de ne büyük mutluluklar yaşamışlardı…
Üniversiteler konusunda çok büyük bir özlem vardı siyasetçiler de bunu yerine getirdi. Ge
Ömrümüz sınavlarla geçiyor. Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Peki, her şey daha mı iyiye gidiyor yoksa içinden çıkılmaz bir hâl mi alıyor? Öncelik liyakat mı yoksa sınav köleleri yetiştirmek ve çocuklarımızı değersizleştirmek mi?
Adil mi, güvenilir mi, seçici mi?
Harcanan emeğe, zamana, paraya, hayallere değiyor mu? Sadece ÖSYM’nin 2026 sınav takvimine göz attım içim daraldı.
Adaylara ve ailelerine sabır diliyorum!..
2026 ÖSYM Sınav Takvimi
e-YDS Elektronik Yabancı Dil Sınavı (İngilizce) ☐ e-TEP Elektronik İngilizce Yeterlik Sınavı/Electronic-Test of English Proficiency e-YDS Elektronik Yabancı Dil Sınavı (İngilizce) ☐ MSÜ Millî Savunma Üniversitesi Askerî Öğrenci Aday Belirleme Sınavı ☐ GUY Gelir İdaresi Başkanlığı Gelir Uzman Yardımcılığı Giriş Sınavı ☐ YÖKDİL Yükseköğretim Kurumları Yabancı Dil Sınavı ☐ MEB-EKYS Millî Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumlarına Yönetici Seçme Sınavı ☐ TUS Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı ☐ STS Tıp Tıp Doktorluğu Alanında Yurt Dışı Yükseköğretim Diploma Denkliği İçin Seviye
Fazla değil, yakın bir döneme kadar eğitim, bilim, bilgi, okumuşlar başımızın tacıydı. Üniversiteye gitmek; çocukları üniversitede okuyan, mezun olan bir ebeveyn olmak en büyük hayallerimizden biriydi.
Peki ya şimdi?..
“Eğitim Çin’de de olsa git öğren”, “Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum”, “Benim söylediklerim bilimle çelişirse bilimi esas alın” diyen bir kültürden geliyoruz.
Devlet ve millet nezdinde bir değişiklik yok gibi. Hem devlet hem de aile bütçesinden en büyük pay hâlâ eğitime ayrılıyor. Çocuklarımızın geleceği, ülkemizin geleceği bakış açımızda da bir sapma yok.
Peki o zaman son 50, 60, 70 yıldır yaşadığımız erozyonun nedeni ne?
Sayısal anlamda büyük yol katettik ama öğretim kurumları sıradanlaştırıldı, okumuşlar değersizleştirildi, diplomalar işlevsizleştirildi, öğretmenler baştacı olmaktan azat edilip hedef haline getirildi; çocuklarımızı araştıran, soran, sorgulayan, üreten, kıvılcım olarak yola çıkıp alev topu olarak dönen konumdan çıkartıp
Ömür uzuyor, doğurganlık azalıyor.
Çalışma süreleri artıyor, maaşlar azalıyor.
Öğrenim süreleri uzuyor, getirisi azalıyor.
Zenginlik artıyor, orta direk yok oluyor.
Diplomalı sayısı artıyor, ara insan gücü azalıyor.
Maaşlar artıyor, alım gücü azalıyor.
Felaketler artıyor, önlemler yerinde sayıyor.
İlle de barış istiyoruz, savaşların ardı arkası gelmiyor!.. Dünya genelinde tam anlamıyla bir çelişkiler döneminden geçiyoruz.
Okuma, yazma, dinleme, konuşma deyip geçmeyin. Her biri birbirinden önemli.
Okuyarak ya da dinleyerek küpü doldurur, ondan sonra konuşur ya da yazarsanız bir etkisi olur. Yoksa konuştuğunuzla kalırsınız.
Çok iyi bir dinleyici, çok iyi bir okur ve çok güçlü bir kaleminiz de olsa bile yeri geldiğinde etkileyici bir konuşma yapamadığınızda derin hayal kırıklıkları yaşanabiliyor.
Konuşma bir anlamda kişilerin vitrini gibidir. Ağzınızı açtığınız anda kronometre çalışmaya başlar, her kelime ile şekillenir, tonlama ile vurucu hale gelir ya da tam tersi olur. Eskiden dakikalar içerisinde devamını dinlemeye ya da dinlememeye karar verilirdi. Şimdi saniyeler içerisinde karar çoktan verilmiş oluyor…
Belagat da bir şekilde konuşma sanatı ve sadece konuşarak şirket, ülke ya da dünyayı yönetenler var. Kişiler neden bu kadar çok seviliyor ya da nefret ediliyor sorusunun cevabı çoğu zaman “çok iyi konuşuyor” ya da “çok kötü bir konuşmacı” oluyor.
Konuşma yeteneği doğuştan geldiği gibi sonradan da kazanılabiliyor,
Dijital Çağ, kendinden önceki tüm çağları gölgede bıraktı. Binlerce yıllık yaşam alışkanlıklarını altüst etti. Yapay zekâyla gelinen son nokta ise herkesi rahatsız etmeye başladı ama en çok da yapay zekâyı, onu üretenleri ve kullananları rahatsız edecek gibi görünüyor!
Sosyal medyada birkaç saat içerisinde milyonlarca kez tıklanan pek çok görüntünün hemen altına, gerçekle ilgisi olmadığı ve yapay zekâ ile üretildiği yönünde uyarıcı notlar düşülmeye başlandı.
Söz konusu görüntüler hoş olduğu sürece gülüp geçersiniz ama sosyal facialara, ülkeler arası krizlere neden olacak noktaya gelirse ne olacak?
Dünya liderlerine yönelik öylesine çarpıcı görüntüler var ki bunlardan hangisinin doğru, hangisinin yapay zekâ ürünü olduğu belli değil!
Daha fazla kontrolden çıkmadan, özgürlükleri ve yaratıcılığı kısıtlamadan umarız yasal ve etik bir çerçeveye oturtulur…
Bu arada dijital okuryazarlık, dijital
Canımız öylesine yandı ki eğitimi unuttuk, güvenliği konuşuyoruz!
Peki okllarda huzur sağlandı mı?
Gerekli tüm önlemlerin alındığı söyleniyor.
Sadece güvenlik önlemlerinin alınması yeterli mi? Daha neler yapılabilir?
En önemlisi de gelinen noktanın pedagojik, sosyolojik, psikolojik, teknolojik ve bilimsel bir analizi yapıldı mı?
Yaşananlar sadece adli bir vaka mı yoksa çok yönlü bir sorunlar yumağı mı?
Depremi ve diğer felaketleri bir sonraki depreme ve felaketlere kadar unuttuğumuz gibi ne olur okullarda yaşananları da unutmayalım! Olaya sadece güvenlik çerçevesinde bakmakla yetinmeyelim; en önemlisi de bu noktaya nasıl geldiğimizin satır aralarını doğru okuyalım…
Kabahatli arayarak bir yere varamayız. Bir günde, bir ayda, bir yılda bu noktaya gelmediğimiz de aşikâr. Önemli olan eğitimi, çocuklarımızı, içerisinde bulundukları koşulları, beklentilerini ve dünyadaki gelişmeleri bir bütün olarak titizlikle ele alıp bilimsel bir çerçeveye oturtmak ve sürdürülebilir hâle getirmektir.