Sana verilen sinyalleri alıyor musun?

8 Mayıs 2020

Herkese merhabalar,

Bu yazıya şöyle başlayalım: Hayatta her zaman sinyaller vardır…
Bize verilen sinyalleri göremediğimiz sürece sorunlar yaşarız, kimi zaman ise açıkça görürüz ancak görmezden geliriz, işte en kötüsü de budur. Hayatınıza giren bir insanın size mutluluk mu yoksa kötülük mü getireceğini aslında en başından anlayabilirsiniz çünkü size kendi enerjisiyle ve niyetiyle gelir; hayatınıza girerken eğer varsa kötü niyetini kapının dışında bırakamaz. Bu durumda sinyalleri nasıl takip edebileceğinizi gerçek hayatta yaşanan birkaç örnekle size aktarmak istiyorum; zira bu veya benzeri sinyalleri sizin de aldığınızdan eminim.

Evlilik öncesi süreçleri düşünelim, aslında birçok insan partnerini ve onun aile yapısını tam da bu süreçlerde tanımaktadır. İlişki aşaması ile evliliğe giden yol birbirinden çok farklıdır; bir insan sizinle ilişki içerisindeyken gerçek yüzünü saklayabilir ve bir süre kendisini çok cömert, iyi niyetli veya dostane gösterebilir ancak ne zaman ki evlilik hazırlıkları başlar o zaman sizden saklamakta olduğu bazı enteresan özelliklerini görmeye başlarsınız, örneğin o zamana kadar hiç belli etmemiş olsa bile son derece dominant bir insan gibi davranmaya başlar. Her karara, attığınız her adıma karışmaya başlar; örneğin şuna benzer cümleler duyarsınız “Artık evlilik yoluna giriyoruz bundan sonra bana sormadan hiçbir adım atamazsın…”
Bu ne anlama geliyor? Ben her şeye karışırım ve bundan sonra sana daha önce göstermediğim bazı yönlerimi göreceksin demek istiyor, bunu açıkça söylüyor ama belki de siz işin ciddiyetini görmek istemiyorsunuz. Bu arada, bazı kadınlar erkeğin her şeye karışmasından hoşlanırlar ve bunu bir çeşit sahiplenme olarak görürler, bu durumda hiçbir problem yok. Asıl problem, bundan hoşlanmayan kadınlar açısından başlayacaktır çünkü onlar erkeğin söylemlerinde vermeye çalıştığı sinyalleri almak istemez veya “konduramazlar.” Bu son derece tehlikeli bir durumdur çünkü sahipleniyor diye düşünerek evlendiğiniz adam son derece kıskanç ve müdahaleci bir insan olarak karşınıza çıkabilir.

Yazının devamı...

Erkekler ne ister?

2 Mayıs 2020

Herkese merhabalar,

Sizlerden gelen yorumlar ve güzel mesajlarınız için çok teşekkür ederim, sizler cansınız…

Milliyet PembeNar’ın güzel atmosferinden sizlere ulaşmak beni mutlu ediyor.

Erkek dünyasının en detay bilgilerini siz papatyalara aktarırken, “Bu erkekler gerçekten ne istiyorlar?” sorusuna yanıt vermenin zamanı geldi. Bu yazıda sizlere erkeklerin bir kadında aradıkları dört temel özelliği aktarmak istiyorum.

Erkek dünyasını kadınlara aktarırken erkekler arasındaki sosyal ilişkilerin dengesini belirleyen en temel bilgiyle başlamak gerekir: “Rekabet.”

Erkek dünyası tamamen rekabete dayalıdır ve küçük yaşlardan itibaren bu rekabeti ateşleyen de kızlarla olan ilişkilerinde aldıkları galibiyetler veya yenilgilerdir. Bunun sebebi, çocukluğundan itibaren bir erkeğin tüm başarılarını, tüm heyecanlarını ve özgüvenini kızlarla ilişkilerine ve kızlardan aldığı tepkilere yüklemesidir.

Peki hangi kız için rekabet edilir?

İşte bu sorunun yanıtı, erkek zihnini algılamak açısından son derece önemlidir. Bazı kadınlar, fiziksel özellikleri ve aslında daha önemlisi davranış biçimleriyle erkekler arasında muazzam bir rekabet ortamı yaratabilirler. Bu noktada, davranış biçiminin fiziksel güzelliğinden daha önemli olduğunu özellikle belirtmekte fayda var; çünkü herkesin kabulü olduğu üzere, bazı kadınlar güzellik yarışmasından dereceyle çıkacak kadar güzel ve aynı derecede yalnızken, bazıları ise diğerlerine göre daha “sıradan bir güzelliğe” sahipler ama tüm erkekleri peşlerinden koşturacak kadar erkek dilinden anlıyorlar!

Yazının devamı...

Sırtlanı perişan eden 'cool' kadının hikayesi

17 Nisan 2020

Herkese merhabalar,

Yakın bir arkadaşım bana mesaj attı: “Abi beni biliyorsun kolaylıkla bir şeyler hissedebilen bir adam değilim. Tam doğru kadını buldum derken dünyada bu salgın patladı ve yine bir şeyler aramıza girdi.”

Mesajını yanıtladım: “Neden yine?”

“Abi çünkü ne zaman bir kadına ciddi bir şeyler hissetsem araya bir takım olaylar giriyor bir türlü şu mutluluk denen trene binemedik.”

“Mutluluk denen tren?”

“Evet abi her zaman sen mi metafor yapacaksın, bak biz de bir şeyler hissedebiliyoruz yazar çizer olmasak da!”

“Boş ver şimdi sen bunları” diye yanıtladım ve ona aklımdaki soruyu yönelttim, “Senin gibi bir sırtlan nasıl olur da bir şeyler hissedebilir? Yine dalga geçiyorsun bence ve sen bu kızın da kıymetini bilmezsin; mesela bu salgın olmasaydı sen kendi başına her şeyi berbat edecek bir şeyler yapardın. Haksız mıyım?”

Baktım whatsapp da bir şeyleri yazıp yazıp siliyor. Muhtemelen aramızdaki on beş yıllık dostluğun verdiği rahatlıkla bana aklından geçenleri saydıracaktı ancak sonra vazgeçti ve şöyle yazdı: “Abi her insan değişir az veya çok. Ben de elbette değişiyorum. Doğrudur; kadınlara yanlış davranışlarım oldu ve mutluluk trenini ben kendim kaçırdım, ya da binmek istemedim, erteledim vesaire… Ancak gelmişim otuz beş yaşına ve artık doğru adımlar atmak istiyorum, hayatımda bir şeyler değişsin istiyorum, bunun için mücadele ediyorum. Bak bu kızla tanıştık, beni muazzam derecede etkiledi…” dediğinde araya girdim;

Yazının devamı...

İnsan ruhunda hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

9 Nisan 2020

Garip bir rüya gördüm ve bu rüyayı sizlerle paylaşıp paylaşmamak konusunda uzun süre düşündüm. Hani bazı rüyalar vardır, sabah o rüyanın etkisinde yataktan kalkarsınız; etkisi bütün gün sürer. Nedense gün boyunca kendinize gelemez ve bir türlü hayatın ritmini yakalayamazsınız, işte böyle bir rüyaydı. Ben bunu bir çeşit “kabus” olarak adlandıramıyorum çünkü kabus diye adlandırdığımız olguda bir çeşit kan,gözyaşı,katliam,korku veya ölüm hissi vardır. Oysa bu bir kabus değildi çünkü bunların hiçbirisi yoktu, yine de, evet yine de beni gün boyu sarstı ve yordu, ruhumu karamsarlığa yöneltti.

Bir süre düşündüm ve sizlerle paylaşmaya karar verdim, çünkü bizler, evet bu yazıyı okuyan sen değerli dost ve ben, ve aslında hepimiz, bir görünmez zincirle birbirimize bağlıyız. Bu olaylar da gösteriyor ki, hayatta herkes aynı içgüdüyle, “hayatta kalma içgüdüsüyle” birbirine bağlı ve işte bu çaresiz duyguda birleşiyoruz. Bizi insan yapan ve hayatta tutan duygular, aslında birbirimizden hiçbir farkımız olmadığını gösteriyor.

Garip bir endişe var insanların gözlerinde, bir çeşit çaresizlik hissi. Belki de böyle hissetmemiz gerekiyor, çünkü bizler milenyum gençleri olarak (ben de hala gencim!) teknolojinin ve sosyal medyanın hayatımıza aniden girmesi neticesinde bir çeşit dikkat dağılması yaşadık; sevdiklerimizden uzaklaştık, ben başkasını hemen bulurum dedik, “duygunun değerini” unuttuk. Evet, duyumsamaktan, bir duyguyu yaşamaktan bahsediyorum, çünkü insan sadece hissetmek ister. Başarı hissi, aşk hissi ya da zenginlik hissi, hepsi bir anlık duyumsamadan ibarettir, devamı yoktur, sonrası yoktur, arkası yoktur, bir an sadece bir kısa an boyunca başardığını ya da aşık olduğunu hissedersin, o kadar kısa sürer ki o anı içinde tutup bir daha dışarıya bırakmaz istemezsin.

Doyumsuz varlıklarız ve neticelerini yaşıyoruz…

Yaklaşık bir hafta kadar önce rüyamda gördüklerimi sizlerle paylaşıyorum. Benzer duygular içerisinde olabilirsiniz; karamsarlığa ve çaresizlik hissine kapılmış olabilirsiniz ama size ufak bir bilgi verip ardından rüyama geçeceğim.

Leonardo Da Vinci’nin yaşadığı dönemde Avrupa genelinde dehşet bir veba salgını vardı, elbette bu salgın İtalya’ya da Venedik Limanı üzerinden sıçramıştı. İtalya’da tarih boyunca yaşanmış hemen her salgın Venedik Limanı üzerinden gelmiştir. O dönemde bu salgın zamanla Da Vinci’nin memleketi Floransa’ya da ulaştı ve oraları kasıp kavurmaya başladı. İnsanlar, ne teknolojinin ne de gelişimin olmadığı Orta Çağ karanlığında bir de bu öldürücü illetle uğraşmak zorunda kaldılar.

Da Vinci ne yaptı?

Üretmeye devam etti ve tarih boyunca yeri doldurulamayacak, eşi benzeri olmayan sanat eserlerini dünyanın ruhuna sundu. Hizmetine sundu demiyorum çünkü sanat insana hizmet etmez; insan ruhunu besler. Sanatçı, insanlığa ışık tutan en büyük ruha sahiptir.

Yazının devamı...

Corona günlerinde aşk

31 Mart 2020

Herkese merhabalar,

Yaşadığımız dünyanın geçirdiği bu karmaşık dönemde şunu bir kez daha görüyoruz: kültürler ve inançlar farklı olsa da insan özünde aynı varlık, dünyanın her köşesinde aynı acıları ya da aynı mutlulukları yaşıyoruz, nedense bu sadece insanlığın yaşadığı zor zamanlarda ortaya çıkıyor. Göz yaşlarının rengi farklı olabilir mi? Hepimiz bütünsel bir sistemle birbirimize bağlıyız ve aslında aramızda hiçbir fark yok, olduğunu düşünüyoruz sadece. Hayatta kalma içgüdüsü en temel ihtiyaç olarak kendini gösteriyor ve insanlar hayata tutunabilmek ve içlerindeki yaşam sevincini koruyabilmek için her şeyi yapıyorlar. Bu kadar zor bir dönemden geçmesine rağmen İtalya’da insanlar balkonlardan şarkılar söylüyor ve mağdur edebiyatından uzak duruyorlar; neşelerini korumaya çalışıyorlar.

İlk ve en temel ilişki insanın kendiyle olan ilişkisidir. Bu ilişkide eksik noktalar olduğunda insanın başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmesi imkansızdır. Ne kadar gariptir ki mecburi koşullar altında eve kapanan insanlar ister istemez kendi içlerine dönmek zorunda kaldılar. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım bana şöyle diyordu: “Kitap okumayı özlemişim, aslında biliyor musun bu günlerde kendimle ilgili çok fazla şeyi fark ettim, mesela kendimden uzaklaşmışım, kitap satın alıyordum ancak okumuyordum, satın aldığım bazı kitapları gördüğümde ben de şaşırdım hepsini bir kenara koyup unutmuşum. Kendimle baş başa kalmayı da özlemişim, nedense son yıllarda hep birileriyle olmak, yalnız vakit geçirmekten kaçınmak gibi bir alışkanlık edinmişim. Nedense? Sonra evde geçirdiğim günlerde bunun sebebini anlamaya başladım; meğer beni rahatsız eden bazı olaylar yalnız kaldığımda üstüme gelmesin diye kaçıyormuşum, hepsiyle yüzleştim, evde yalnızken buna mecbur kaldım ve iyice düşündüm. Sonra kendime dedim ki yapacak bir şey yok hepsi birer deneyim yaşandı ve geride kaldı. Rahatladım, korkacak bir şey yokmuş tek yapmam gereken biraz yalnızlık ve yüzleşmeymiş. Bunu anlamak da güzeldi.”

İnsan, eninde sonunda, tüm bu marka ve gösteriş merakından kendine dönmek zorunda olan bir varlık; kendi özüne, ruhunun derinliklerine dönüp yüzleşme yaşamak zorunda. Bunu ertelediği sürece, yaşantısında gerçek bir tatmin duygusuna ulaşamaz. Şöyle düşünün, ruhunda büyük bir delik olan insan, dış faktörlerin getirdiği tatminden ne kadar beslenirse beslensin kendini tamamlanmış hissedemez. Önce kendine ulaşmak ve ruhuyla barışmak zorundadır. Bundan kaçış yok. İşte bu günlerin böyle getirileri de var. Sizlere farklı bir pencere açıyorum.

Öte yandan, insanın başkalarıyla ilişkileri de son derece ciddi bir testten geçiyor. Örneğin iki ay önce tanıştığı bir erkeğin ilk birkaç haftada gösterdiği insanlık dışı ilgiden etkilenen (günde yedi bin mesaj ve altı yüz arama vs) bir genç kız, son bir aylık süreçte flörtünün ortadan kaybolmasına şaşırıyor. Bunda şaşılacak bir durum yok; her zaman söylüyorum bir insanın size ilişkinin başındaki birkaç haftalık süreçte gösterdiği ilginin fazla bir önemi yoktur, normalde günde birkaç defa aramak ve mesaj atmak bir ilişkiyi ayakta tutar ancak bunun çok ötesinde arama ve sormalar sırtlanların özelliğidir ve onlar cinselliğe giden yolu kısaltmak için aşırı ilgi gösterirler, hepsi bu. Eğer cinsellik konusunu hiç açmadan ve yakınlaşmadan ilgi gösteriyorsa o zaman sana aşık olmuş olabilir. Bunu da ilk üç ayda anlarsın. Sabırla onu gözlemleyip ilgisinin ne kadar sürdüğüne bakmalısın. Eğer böyle bir süreçte ortadan kayboluyorsa demek ki senin nasıl olduğuna önem vermiyor. Sadece cinsellik yaşamak istedi ve bu sürecin getirdiği koşullar nedeniyle artık mümkün olmadığını anladığı için daha fazla ilgi göstermeye gerek duymadı. Hepsi bu. Yani, özetle: sana ilgi göstermiyordu, seninle cinsellik yaşama ihtimaline ilgi gösteriyordu. Acı ama gerçek. Sırtlanlar, kadınların ilgiye bayıldığını çok iyi bilirler.

Etrafında dolaştığım konuya gelmek üzereyim sevgili okurum; sırtlanları bir kenara bırakalım. Bir alfayla birlikteyseniz ve eğer ilişkiniz iyi giderken bu sürece yakalanıp kalbinizi çalan insandan uzak kaldıysanız, o zaman neler yapmalısınız?

Her zaman olduğu gibi beş maddede sizlere açıklıyorum:

1. Tartışmanın zamanı değil; mecburi koşullar nedeniyle ayrı kaldığınız bu süreçte tartışmalardan uzak durun. Sizden uzak kalmak ve hayatında olan biten birçok şey onu sinirlendiriyor olabilir, siz alttan alın ve “Ben seninle tartışmak istemiyorum, sana ihtiyacım var” diyerek konuyu kapatın. Tartışmalarda kimin haklı kimin haksız olduğu bu dönemde pek de önemli değil (aslında hiçbir zaman önemli değildir, önemli olan ilişkinin tartışmalardan kazançlı çıkmasıdır) dolayısıyla konuyu uzatmadan kapatın ve birbirinizi geren veya kısıtlayan tavırlardan uzak durun. Küsmek, şu dönemde ilişkileri en çok yıpratan davranış çünkü kendini iletişime kapatan insanlar, araya mesafelerin girdiği böyle bir dönemde, duygusal paylaşıma ne kadar zarar verdiklerini bilmezler.

Yazının devamı...