“Gül”ün kokusu soldu mu?

Paris’e gül motifli vitray pencereleri vasıtasıyla gül kokusu yayan katedral gotik üslubun hiç tartışmasız en görkemli eseriydi.

Dünya kültür mirasının en önde gelen dini mirari örneklerinden biri olan Notre Dame Katedrali’nin yangında büyük ölçüde zarar görmesine duyarsız kalamayacağımızdan bu hafta ilk kez Anadolu’dan dışarıya çıkacağız. İsmini Troya şehrimizin prensinden alan Paris şehri, tarihinin en önemli eserini neredeyse kaybetti; şehre “gül” motifli vitray pencereleri vasıtasıyla “gül” kokusu yayan katedral gotik üslubun hiç tartışmasız en görkemli eseriydi.

1163 yılında küçük Paris şehrinin piskoposu olan Sully’nin hayaline Papa 3. Alexander destek verir ve yaklaşık 170 yıl sürecek inşaat başlar. Piskoposun düşünce dünyasının özgürlüğüne cevap veren mimarlar vasıtasıyla yeni bir sanat Notre Dame Katedrali’nin inşasıyla doğar.

Manastır ve kilise mimarisi başlangıçta şehirlerin dışında inşa edilmişlerdir. Bunun temel nedeni korkulan bir Tanrı kavramına dayalı inançtır. Kalın duvarlar, basık tavanlar, yatay gelişen bir mimari yapı olarak karşımıza çıkar.

“Gül”ün kokusu soldu mu

Birçok tarihsel olaya şahitlik eder

Tanrı’yla birlikte olmaktan ziyade Tanrı’ya olan korku ve duyulan endişe onları adeta bu yapılar içerisinde sığınmaya, bedeni terk etmeye yönlendirmiştir. Erken Hristiyanlıktan ortaçağın başlarına kadar bu durum devam eder. Keza insanoğlu neye inanırsa onu yaratır neyi yaratırsa da ona göre esere şekil ve biçim verir.

Gotik sanat ilkin mimariyle ortaya çıktı ardından resim ve heykel bu yeni sanatı ve süslü üslubu benimsedi. Gotik mimari ile kilise şehir dışından şehirlerin içerisine girmiştir ve şehrin içerisine tanrısal kavram taşınmıştır. Korkulan Tanrı’nın yerini yüce Tanrı anlayışı alır ki Notre Dame Paris Katedrali yüce Tanrı algısının en görkemli eseri olmakla birlikte manastırdaki korkulan Tanrı ile akabinde barok sanat ile gelecek olan evrensel Tanrı arasındaki bağı da muhteşem kaburga köprü payandalar vasıtasıyla kurmuştur.

Notre Dame ile artık Tanrı şehrin içerisindedir. Pencerelerindeki açıklıklar o denli geniştir ki nerdeyse gotik kiliselerde ve özellikle Notre Dame Katedrali’nde duvar yoktur. Manastırların kalın duvarları ve küçük pencereleri yok edilmiştir; eş deyişle Tanrı korkutucu olmaktan çıkartılıp yüceltilmiştir.

1010 yılında Anadolulu mimar Tirdat Ani şehrinde Meryem Ana Katedrali’ni inşa eder. Gotik mimarinin ilk örneği Ani şehrindeki Meryem Ana Katedrali olmakla birlikte 150 yıl sonra bu sanatın en görkemli eseri Paris’te yapılmıştır. Bir anlamda gotiğin doğduğu yer Anadolu’dur; gotiğin en mükemmel eserinin ortaya koyulduğu yer ise ismini Anadolu’dan alan Paris şehridir.

Notre Dame Katedrali birçok tarihsel olaya da şahitlik eder; Jeanne D’arc burada yargılanır, Napolyon burada taç giyer ve De Gaulle’ün cenaze töreni burada düzenlenir. Son derece talihsiz bir şekilde yanan katedralin belki de en önemli bölgesi batı cephesinde bulunan gül penceresiydi. Ve bu olağanüstü vitraylarla süslü pencereyi Meryem Ana tüm naifliği ile dolduruyordu. Ayasofya “gül”ün adıdır, Notre Dame ise “gül”ün kokusuydu...